Uzun zamandır yazmak isteyip gerekli araştırmaları yapamadığım için ertelediğim bir mesele var. Araştırmam gereken husus aklımdakilerin sanat ve estetikle ilişkisi olduğundan ve aslında tam olarak bunu yazmak istediğimden meselenin diğer boyutlarıyla ilgili yazmak da istemiyordum. Lakin dün gece Şeyh Galip'ten açıldı konu, gelip dayandı şu meşhur beyte:
Hoşça bak zatına ki zübde-i âlemsin sen.
Merdüm-i dîde-i ekvan olan âdemsin sen.
Kainatın gözünün bebeği olan Âdem olmak'lık beni yine meselenin ortasına attı. Madem öyle, dedim, meselemi, yani şeş-ciheti, eşya ile hukuk üzerinden biraz anlatayım.
Şeş-cihet geniş konu, uzun ve anlamlı. Lakin özetle İslam düşüncesini Batı düşüncesinden, İslam sanatını Batı sanatından ayıran temel taşlardan biri. Batı düşüncesi, özellikle Kant'tan sonra kendini eşyanın tamamen dışında bırakıp karşısındaki "obje"yi, "objektif"lik adına en-boy-yükseklik şeklinde bir boyut algısıyla ele alıyor. Buna karşın İslam düşüncesinde boyutlar altı tane: üst, alt, ön, arka, sağ, sol... Şeş-cihet derler bu boyut algısı kadîm dünya görüşümüzün temellerinden birini oluşturuyor.
Kant'tan evvel Aristo mantığının hakim olduğu Batı düşüncesinde "kategoriler" nesnelere ait idi. Yani bir şeyin eni, boyu, yüksekliği, bulunduğu mekan vs. nesnenin kendisinin bir gerçekliği idi. Kant bu kategorilerin nesneye değil, insan zihnine ait olduğunu iddia etti. Bu, nesnenin insan zihninin tasavvurlarına göre değiştirilebileceği, yani nesneye hükmedilebileceği anlamına geliyordu. O gün bugündür bu düşüncenin sonuçlarını yaşıyoruz.
Batı düşüncesi, insanı merkeze aldığını; nesneyi "olduğu gibi" gördüğü, idrak ettiği ve mesela sanata öyle yansıttığını (perspektif) iddia ettiği bir çeşit Tanrıcılık oynayadursun, şeş-cihet algısının hakim olduğu diyarlarda insan, kainatın gören gözü olarak kendini onun bir parçası olarak kabul etmekte; idrak ederken, anlamaya çalışırken ve eyleme geçtiğinde bu temel üzerinden diğer varolanlar ile arasında bir hukuk oluşturmakta idi. Bir başka ifade ile şeş-cihet algısıyla dünyayla baktığımda eşya (insan dışındaki diğer bütün varolanlar); benim dışımda eni, boyu ve yüksekliği olarak orada öylece duran ve benim isti'mal, istismar, istihdam gibi her türlü kullanım hakkına sahip olduğum dışsal varlıklar değildir. Göz nasıl uzviyetin bir parçasıysa ben de kainatın bir parçasıyım ve eşyayı tasarruf ederken vücudun diğer bütün uzuvlarını düşünmek zorundayım.
Bu, hayatın her alanını kuşatan bir hukuktur: mimariye, sanata, edebiyata, gündelik yaşama, her şeye yansır. Eşya sağımda, solumda, önümde, arkamda, üstümde, altımda benim görebildiğim kadarıyla ama benimle aynı uzviyetin bir parçası ise mesela ben mimaride onun doğasını gözetmek zorundayım. 150 milyon yıl önce oluşmuş bir tepeye cami inşa ederken tepeyi tıraşlayabileceğimi ve böylece düz bir zemin yaratabileceğimi düşünemem. Bunun yerine Süleymaniye örneğinde olduğu gibi eğimli araziyle uyumlu kademe kademe aşağı inen basamaklı bir mimari yapı oluşturabilirim. Sanatta perspektif yerine minyatürü tercih edebilirim, çünkü minyatür benim dünyayı görme biçimimdeki sübjektifliğe dair bir işarettir, diyebilirim. Barınma ihtiyacımı gidermek için ev yapabilirim ama bunu yaparken yağmurun toprakla buluşmasını tamamen engelleyemeyeceğimi bilmeliyim. Eşya ile hukuku gözetmezsem onun bir parçası olarak kendimin de zarar göreceğini idrak edebilmeliyim.
Hatta yakın zamanda vefat eden, hareket etme zorluğu çektiği için oturduğu yerden sağına soluna bile dönemeyen bir efendinin uzun zaman bir tarafına doğru oturup bir pencereden dışarı baktıktan sonra odadaki diğer pencereden görünen defne ağacına bakarak:
- Bugün ona hiç bakamadım, belki alınır, diyerek etrafındakilerden o cihete doğru çevrilmesini isterken yaptığı gibi eşya ile hukukumu "edeb" dairesinde bile kurabilirim.
"-e bilirim" den kasıt anlaşılmıştır sanıyorum: yapmalıyım, yapmak zorundayım. Çünkü kainattaki diğer varolanlar gibi ben de bir varolanım; sadece insanım ama insanım, yani o varolanların göz bebeğiyim, onları korumak, kollamak zorundayım ki varoluşumun bir anlamı olsun, varoluşun hakikatini idrak edebileyim. Çünkü bunu sadece ben yapabilirim...
24 Ağustos 2015 Pazartesi
23 Ağustos 2015 Pazar
Geçici de Olsa Cevaplarını Bulmuş Dingin Yazı
Onbeş gün memleket havası aldıktan sonra türlü aksiliklerle dolduğu için kısa kestiğimiz bir tatil yaptım ve evime döndüm. Bir haftadır sıcak havalardan ötürü iznini evde tamamlamak isteyen eşim sebebiyle türlü sıkıntılar yaşadıktan sonra ( onbeş gün emekli baba tecrübesinin üstüne "evdeki koca" bildiğin sendroma dönüşüyor ) bu güzel ve dahi serin pazartesi sabahında tüm umudum ve enerjimle planlar yapıyorum. Hayatın yapılan planlara uymadığını bilecek kadar yaşadım ama kör bir kuyuya taş atar gibi yaşanmayacağını da biliyorum. Bu yüzden önümü görmek için birkaç otu budayıp "şunu şuraya, şunu da şuraya" demeyi severim. Bir arkadaşım bu özelliğimi "En sıkıntılı zamanlarda bile kafanda tak tak çözümlerin var" diye tarif ederdi. Hasılı hazır hissettiğimde plan yaparım işler yolunda giderse ne ala; gitmezse işler biraz aksar, hatta düğüm olur. Olursa olur ne yapalım; Allah sağlık sıhhat versin, tekrar yola koyuluruz elbet...
Memlekette en sık karşılaştığım soru: ikinci çocuk ne zaman, sorusuydu. Hatta bu aralar ağız birliği yapmışcasına her kesimden arkadaşımın cevabını beklediği bir soru... Herkese farklı cevaplar verdiğimi itiraf edeyim. İkincinin şart olduğunu düşünenlere farklı, hemen olması gerektiğini düşünenlere farklı, "birazdahabekle"cilere de farklı cevaplar verdim. Bunun sebebi biraz böyle konularda açıklama yapmaktan sıkılmam; biraz da kendimin de cevabı bilmiyor oluşumdur. Lakin son iki haftadır artık cevabı biliyorum: ne zaman hazır olacağımı, hatta hazır olup olmayacağımı ben değil, O bilir...
Bu konuyu kendi içimde kapatıp önümdeki yola doğru başımı kaldırdığımda ise bazı planlar yapmam gerektiğini hissettim. İçimde büyüdükçe büyüdü niyetler, kurgular, kararlar; dolup dolup taşıyorum sanki. Son bir ay bu fikirlerin olgunlaşması, bu kararların içimde büyümesi için yaşanmış gibi hissediyorum. Evvela memleket; geçmişle hesaplaşma ve şu anki yolumun doğruluğuna hükmetme: Annem lisede tuttuğum, evlenirken baba evimde bıraktığım ama bir gün mutlaka alacağımı düşündüğüm günlüklerimi yırtıp atmış. İyi yapmış, iyi ki de öyle yapmış. Ferahladığımı hissediyorum. Yine otuz yıldır bana tek iltifat etmemiş olan annemden çocuk yetiştirme biçimimle ilgili övgüler almışım -aslında sadece benden kaynaklanan şeyler değil ama kimse kusura bakmasın, bazı şeyleri itiraf edip bu kadar yıl sonra gelen iltifatı geri çeviremezdim :))-, dinçleştim, kendime geldim.
Lakin sonra on gün boyunca yaşadığım bocalama; kendini ve oğlanı dinlemeyi gözardı ederek hiçbir şeyin yolun gitmeyeceğine ve biraz plan programın kimseye zararı olmayacağına dair kanı: oğlan Karadeniz'in çoğu zaman bağırmaya dönüşen yüksek sesle konuşma kültürüyle tanıştı. Maalesef eve taşıdığı bu "kazanım"la başedemiyorum, giderek gerildiğimi hissediyorum, patlamadan sakinleşmem gerek. Öte yandan bazı oyunlarımızdan ve konuşmalarımızdan oğlanla biraz daha planlı "takılabileceğimizi" keşfettim. Mesela artık temasına göre bazen alıp bazen almadığım Meraklı Minik Dergisi'ne abone olma zamanımız gelmiş gibi... Daha fazla hoplamaya, zıplamaya, tırmanmaya, tecrübe etmeye ve keşfetmeye ihtiyacımız var; nerede bulursak artık (Memlekette edindiği tecrübelerin üstüne büyükşehir dar geliyor biraz)...
Ama bütün bunların ötesinde ben dağınıklık içinde yaşayabilen biri değilim. Bu yüzden evvela evin içindeki fazlalıklardan kurtulup yeri değişmesi gereken mobilyaları yeni yerlerine yerleştirdiğim; nerede ne var bilebilmek için köşeyi bucağı temizlediğim şümullü bir bahar temizliğine girişmek gerek... Mekan ferahlasın, ben ferahlayayım, arada oğlan halısız evde biraz eğlensin :)
Son bir şey daha; belki çoğu insana bu gündelik blog yazıları boş geliyor ama bir şey söyleyeyim mi, bana kendimle ilgili çok değerli şeyler öğretiyor bunlar. Yazarken bir yandan şunu düşünüyorum: bir yıl evveline kadar heyecanlanmadan, kızmadan, şikayet etmeden, gerilmeden tek satır yazı yazamayan sen, bu kadar dinginken yazmayı başarabildiğine göre gerçekten değişiyor olmasın bir şeyler?
19 Ağustos 2015 Çarşamba
Akademik Kamusal Alan
Fakültede işe başladığımda ilk farkettiğim şeylerden biri yeni neslin akademiye bakışının bizim nesilden çok farklı olduğuydu. İlk altı ay sonunda kapım sık sık çalınmaya başladı. Genellikle 3 ya da 4. sınıftaki kız arkadaşlardan oluşan grupların kafasında hep aynı sorular vardı: Hocam, biz de ilmî çalışmalar yapmak istiyoruz, neler yapmalı, nereden başlamalıyız?
Bu soruyla bu kadar sık muhatap olmamda fakültenin ilk kadın araştırma görevlisi olmamın etkisi büyük sanıyorum. Yasaktan az çok etkilenmiş yahut hiç etkilenmemiş arkadaşlar için kurulduğu günden bu yana erkeklerin hakimiyetinde olan akademide bir kadını görmek büyük bir umut kaynağıydı. Benim için de bu arkadaşlarla konuşup kendi yollarını çizme hususunda onlara yardımcı olmak güzel bir duyguydu. Uzun uzun sohbetler yaptık her biriyle, her birine tek tek ilgi alanlarını, çalışma prensiplerini, hedeflerini ve ilmî çalışmanın hayatlarında nereye tekabül ettiğini soruyordum. Kendilerine neyi dert edinmişlerdi? Şu hayatta en çok neyi merak ediyorlardı? Hangi soruların cevabını arıyorlardı ilimde? Şu ana kadarki okumaları en çok ne üzerineydi?
Bu sohbetler benim açımdan malesef hep hayal kırıklığıyla sonuçlandı. Dertler klişe cümlelerden, okumalar ders kitaplarından, sorular yıllarca kendilerine sorulan cevaplarını aramak için hiçbir şey yapmadıkları sorulardan ibaretti. Aslında bana sorulan sorunun ilim yolculuğuyla ilgili değil, akademide mevki sahibi olmakla ilgili olduğunu birkaç görüşme sonunda anladım. Bütün sohbetler şurada tıkanıyordu: Yani hocam şimdi biz yabancı dil sınavı ile ALES'e mi girmeliyiz?
Şu son sorunun beni beynimden ve dahi kalbimden vurulmuşa döndürdüğünü tahmin edersiniz. Neresinden tutsam elimde kalacak bir soru, nasıl açıklayayım, ne söyleyeyim? Bir yandan arkadaşları kırmak istemiyorum, bir yandan asıl önemli olan şeye dair kafalarında bir imaj oluşmasını sağlamaya çalışıyorum ama söz ısrarla bu noktaya geldiğinde dilim tutuluyor, öylece kalakalıyorum.
Bir süre sonra yeni nesil için akademinin de bir kamusal alandan ibaret olduğunu iyice idrak ettim. Ya da şöyle mi demeliyim: artık akademi sadece akademiden ibaretti, ilmî yolculuğun hiçbir önemi yoktu. Bu sırada YÖK'ün başlattığı ÖYP gibi bir takım projeler de akademinin salt bir istihdam merkezi, mevki ve prestij sağlayan bir mesleğe dönüşmesine sebep oldu ve sonuçta geldiğimiz noktada ben işe başladığımda savunduğum şeyi savunamaz oldum: "Akademi kadınlar için erkekler için olduğundan daha varoluşsal bir alan. Zira bu kadar zor bir yolculuğu resmî olarak sürdürmeye çalışmak -kadının hayatındaki diğer rolleri de düşününce- ancak bir çeşit varoluş tarzı olduğunda mümkün olabilir." Hayır, işler artık böyle yürümüyordu.
Gençlik idealizminin sönüp gerçeklerle yüzleştikçe içinde kendini kaybettiğin pek çok meslek olabilir. Öğretmenlik mesleğine "muallime" (nedense bu kelimenin içinin dolu olduğu düşünülüyor, oysa tam olarak öğretmenle aynı manaya geliyor) olacağım idealiyle başlayıp bir süre sonra " yok arkadaş, yeni nesilde umut yok, idare etmekten başka çare yok" diyen çok öğretmen tanıyorum mesela. Lakin söz konusu akademi olduğunda hala manası olması gereken bir yol olduğunu düşünüyor ve bu mananın yardımcı doçentlik, doçentlik, profesörlük gibi duraklara ulaşmak için çıkılan bir yola evrilmesine anlam veremiyorum. Çünkü akademinin asıl amacı olan ilmî yolculuk kendine doğru bir yolculuktur da aslında. Başlangıçta sorarsın: Ben kimim? Neyle ilgiliyim? Bu dünyadaki varoluşum neyle ilgilidir? Kendimi nasıl ve nerede konumlandırmalıyım? Toplumsal olanla bireysel olanın dengesini hangi tür varoluş tarzıyla kuracağım? Beni ben kılan hususlar nelerdir ve kendi içime evrildiğimde en çok ne görüyorum? Bu soruları sormak zorundasındır çünkü ilim aynı zamanda eylem demektir, dönüşüm demektir, kendine dönüş demektir. Okudukça dönüşür, dönüştükçe ona göre eyler, eyledikçe daha çok kendin olursun. Bütün bunlardan arındırılmış salt titre yönelik bir akademik çaba sadece insanın kendini ve ömrünü tüketmesine sebep olacaktır.
Elbette yeni neslin akınına uğramadan önce de akademide farklı varoluş tarzları vardı. Orijinal bir tez ortaya atacak kadar cesur ve isabetli tespitler yapacak kadar alanına vakıf hocalarımız olduğu gibi, alanındaki bütün fikirleri kitap cümleleri halinde ezberleyip orijinal tek bir fikir üretemeyen hocalarımız da vardır. Hatta çoğunluğu tam olarak yeni neslin amaçlarıyla akademiye gelmiş hocalar oluşturur. Yine de varoluşsal yolculuğunu kamusal alandaki varlığına tercih etme hususunda -nedense- erkeklerden bir adım önde olduğunu düşündüğüm kadınların bu konudaki tercih sebeplerinin değişmesi düşündürücü ve can sıkıcı oluyor.
Bizden önceki neslin kadınları akademik yolculuklarına hocalarına verdikleri "Doktora bitene kadar evlenmeyeceğim", "Doktora bitinceye kadar çocuk yapmayacağım" gibi sözlerle başladılar. Öyle ki o nesli tanıyan hocalarımız ilmî yolculuğa verdiğimiz önemi gördükçe "Aman ha, hayatın geri kalan kısmını ıskalarsınız" diyerek bizleri uyardı yahut engellemeye çalıştılar. Hatta akademik alımlarda evlilik, çocuk gibi sorumlulukları düşünülerek kadının liyakati geri plana atıldı, tercih sebebi olmaktan çıkarıldı. Akademinin kadınlar tarafından salt bir meslek olarak görülerek tüketilmesi kadar kötü müydü bu uygulamalar? Bilemiyorum. Zira ilmî yönü olup olmadığı tartışılır bir akademinin, yani zaten kendi kendini tüketmeye meyyal bir kurumun kadınları kabul etmemesi en azından sistem dışı yolculukların önünü açıyordu. Şimdi ise az çok entelektüel talepleri olan gençlerin sistem içerisinde kendilerinden ve ilmin özünden vazgeçerek kendi kendini hapsettiği bir kamusal alan olarak büyümekte...
16 Ağustos 2015 Pazar
Evlilik Kamusal Alanı
http://www.yenisafak.com/yazarlar/fatmakbarbarosoglu/neseli-degil-kederli-dindar-kizlarin-hikayesi-1-2018537
Başlarken: Fatma Barbarasoğlu'nun yukarıda linki verilen yazısında araştırma görevlisi bir hanım arkadaşın evlilikle ilgili görüşlerini paylaştığı bir mektuba yer verilmiş. Aşağıdaki yazı mektuba direkt atıflar barındırır.
Yazıdaki araştırma görevlisi hanımın mektubu meşhur oldu, pek çok arkadaşım mektubun altına imzalarını atacaklarını söyleyerek yazıyı paylaştılar. Doğrusu ilk okuduğumda ben de bugün, an itibariyle bekar bir kadın olsaydım bu mektubu yazabilirdim, diye düşündüm. Lakin sonra aniden babamı düşünmeye başladım. Bildiğim kadarıyla geçmişini, çocukluğundan bugüne kadar gelen yolculuğunu...
Mektuptaki erkek örneklerini elbette tanıyorum ve evet gerçekten anlatıldığı gibi de olabilirler. Lakin sadece bugün değil, geçmişten bugüne her dönemde acaba babalarla eş adayları arasında kurulan ilişkinin doğru olup olmadığını sorgulamak istiyorum. Ben babamı tanımaya başladığımda yaşı 40'ı geçmiş bir adamdı. Aradan 30 yıl geçti ve bu süre içinde babam birkaç dönüşüm yaşadı. Benden evvelki yıllarında kaç dönüşüm geçirdiğini sorguladığımda "dindar" olsun olmasın, bugünün erkeklerine bu baba kıyasıyla biraz haksızlık edildiğini düşünüyorum.
Eğitim hayatı bitip de meslekî kariyerine başlayınca insan bir süre bocalıyor. Meslekte ilk iki yılı devirdikten sonra ise özellikle bir kadının hayatı rutine kavuşuyor. Bekar bir kadın olarak pekala hem ev, hem iş yaşantısını sürdürebiliyor. Bu dönemde bir kadının kendini "olmuş" hissetmesi kadar doğal bir şey yok. Zira her yerde, her şartta yuvayı dişi kuş yapıyor. Erkekler açısından bakıldığında durum bu kadar iç açıcı değil. Meslekî kariyerine başlayıp kendince bir ev düzeni kursa bile bu düzen anne evinin düzenine pek benzemiyor. Ben kendisini tanıdığımda eşim ailesiyle yaşıyor olmasına hatta onlara karşı maddi sorumluluğu olmasına rağmen bir aile düzenine sahip değildi, hayatının merkezini arkadaşları ve işi oluşturuyordu.
Bu yanlış ya da çok genellemeci bir gözlem olabilir ama en azından daha adil. Evlilik hem kadını, hem erkeği dönüştüren bir tecrübe. Ne istediğini çok iyi bildiğini düşünen mektup yazarı arkadaşın evlendikten sonra tecrübe edeceği dönüşümü şu an tahayyül edebildiğini sanmıyorum. Daha kendin hakkında bile tahayyül edemediğin bir tecrübenin bir erkek için nelere kadir olabileceğini, kim bilebilir?
Öte yandan evlilik kamusal alanına yönelik yeni trend geleneksel olana vurgu sanıyorum. "Erkek kadından önde olmalı" diyor mesela mektup yazarı arkadaş. Gelenekte öyle mi gerçekten diye sorası geliyor insanın yine, yeniden. Benim şahsi kanaatim, hep karşılıklı bir "rota çizicilik", "yol göstericilik" en azından karşılıklı bir etkileşim olduğu yönünde (bazen olumlu, bazen olumsuz anlamda); üstelik erkeğin toplumsal hayatta tek başına olduğu zamanlardan beri böyle... Eğer kamuda varolmayı değil, kendi varoluşsal yolculuğumuzu önceliyor olsaydık erkekten liderlik değil, yoldaşlık bekliyor olurduk sanıyorum.
Sonuçta kamusal alanda var olma güdümüz iki kişinin ilişkisinde bile kendini gösteriyor artık. Standartlarımız var kim tarafından konduğu belli olmayan, herkesin kendi meşrebine göre değişen standartlar, kayıtlar... Hayır, maddi güçten, fiziksel görüntüden bahsetmiyorum: daha varoluşsal olduğu düşünülen ihtiyaçlar... Annem hiç tanımadığı bir adamı damat olarak kabul etmeyi reddettiğinde babamı " Doktorasına devam etmesine müsaade edecek, kız bu yüzden istiyor" diyerek ikna etmişti. Elbette ben talebimin gerekçesini bu şekilde ifade etmiyordum lakin yanlış bir kanı olduğu da söylenemez. Evlilik ve akademik kariyerim arasındaki ilişki konuştuğumuz bir mevzu bile olmamasına rağmen eşimin bu konudaki tutumunu bilmek elbette etkiliydi onu seçmemde. Bununla beraber hayat bizi öyle bir noktaya getirdi ki ben doktorayı bırakmak istediğimde on beş gün boyunca eşimi ikna etmeye çalışmak zorunda kaldım. Dönüşüme açık olduğunda sürpriz çok :)
Demem o ki mektuptakiler ve buna benzer üst perdeden dile getirilen söylemler, maddi, manevi talep edilen standartlar evliliği de kamusal bir alan olarak görmemizin bir neticesi. Evlilik, bir müessese olarak konuşulduğunda kadın ve erkeğin karşılıklı ilişkisinin etrafında kocaman bir çember oluşuyor. Bu çemberin içinde mektuptaki standartlardan bu ayki Nihayet Dergisi'nde yerilen "sosyal medya şöleni" düğünlere kadar her şey var. Bütün problemler aynı kaynaktan besleniyor: insan. Bütün problemlerin tek bir çözümü var: insan.
Hasılı annelerimizden aldığımız temel ev idaresi eğitimini yüksek öğrenim görmek suretiyle süsleyen bizler, bu ikisini birlikte yürütürken evlilik yolunun başında, sonunda, ortasında, bir yerlerindeyiz. Bu arada kendi yolculuklarımız ile ilgili " erken yaşta hayatını kurmuş kızlar" tamlamasından daha derinlikli cümlelere ihtiyacımız var. Zira o "erken yaşta hayatını kurmuş kız"lardan biri olarak nacizane fikrim; hayatta karşımıza çıkan her yeni yol ile tekrar tekrar dönüştüğümüz... Öyle ki bir noktadan sonra "hayat kurma"nın anlamı büsbütün değişebilir ve dünyayı anlamaya çalışan bir çocuğa dönüşebiliriz. Kendimiz hakkında daha esaslı cümleler kurabilmek, kendi yolculuğumuza dair daha derin kavrayışlar için evlilik şart da değil, yeter ki bu hususta "kamusal alan" çemberinden çıkıp kendimize dönmeyi başarabilelim. Bu yüzden bir kez de şöyle yinelemek istiyorum: "Eve dön, şarkıya dön, kalbine dön"...
Başlarken: Fatma Barbarasoğlu'nun yukarıda linki verilen yazısında araştırma görevlisi bir hanım arkadaşın evlilikle ilgili görüşlerini paylaştığı bir mektuba yer verilmiş. Aşağıdaki yazı mektuba direkt atıflar barındırır.
Yazıdaki araştırma görevlisi hanımın mektubu meşhur oldu, pek çok arkadaşım mektubun altına imzalarını atacaklarını söyleyerek yazıyı paylaştılar. Doğrusu ilk okuduğumda ben de bugün, an itibariyle bekar bir kadın olsaydım bu mektubu yazabilirdim, diye düşündüm. Lakin sonra aniden babamı düşünmeye başladım. Bildiğim kadarıyla geçmişini, çocukluğundan bugüne kadar gelen yolculuğunu...
Mektuptaki erkek örneklerini elbette tanıyorum ve evet gerçekten anlatıldığı gibi de olabilirler. Lakin sadece bugün değil, geçmişten bugüne her dönemde acaba babalarla eş adayları arasında kurulan ilişkinin doğru olup olmadığını sorgulamak istiyorum. Ben babamı tanımaya başladığımda yaşı 40'ı geçmiş bir adamdı. Aradan 30 yıl geçti ve bu süre içinde babam birkaç dönüşüm yaşadı. Benden evvelki yıllarında kaç dönüşüm geçirdiğini sorguladığımda "dindar" olsun olmasın, bugünün erkeklerine bu baba kıyasıyla biraz haksızlık edildiğini düşünüyorum.
Eğitim hayatı bitip de meslekî kariyerine başlayınca insan bir süre bocalıyor. Meslekte ilk iki yılı devirdikten sonra ise özellikle bir kadının hayatı rutine kavuşuyor. Bekar bir kadın olarak pekala hem ev, hem iş yaşantısını sürdürebiliyor. Bu dönemde bir kadının kendini "olmuş" hissetmesi kadar doğal bir şey yok. Zira her yerde, her şartta yuvayı dişi kuş yapıyor. Erkekler açısından bakıldığında durum bu kadar iç açıcı değil. Meslekî kariyerine başlayıp kendince bir ev düzeni kursa bile bu düzen anne evinin düzenine pek benzemiyor. Ben kendisini tanıdığımda eşim ailesiyle yaşıyor olmasına hatta onlara karşı maddi sorumluluğu olmasına rağmen bir aile düzenine sahip değildi, hayatının merkezini arkadaşları ve işi oluşturuyordu.
Bu yanlış ya da çok genellemeci bir gözlem olabilir ama en azından daha adil. Evlilik hem kadını, hem erkeği dönüştüren bir tecrübe. Ne istediğini çok iyi bildiğini düşünen mektup yazarı arkadaşın evlendikten sonra tecrübe edeceği dönüşümü şu an tahayyül edebildiğini sanmıyorum. Daha kendin hakkında bile tahayyül edemediğin bir tecrübenin bir erkek için nelere kadir olabileceğini, kim bilebilir?
Öte yandan evlilik kamusal alanına yönelik yeni trend geleneksel olana vurgu sanıyorum. "Erkek kadından önde olmalı" diyor mesela mektup yazarı arkadaş. Gelenekte öyle mi gerçekten diye sorası geliyor insanın yine, yeniden. Benim şahsi kanaatim, hep karşılıklı bir "rota çizicilik", "yol göstericilik" en azından karşılıklı bir etkileşim olduğu yönünde (bazen olumlu, bazen olumsuz anlamda); üstelik erkeğin toplumsal hayatta tek başına olduğu zamanlardan beri böyle... Eğer kamuda varolmayı değil, kendi varoluşsal yolculuğumuzu önceliyor olsaydık erkekten liderlik değil, yoldaşlık bekliyor olurduk sanıyorum.
Sonuçta kamusal alanda var olma güdümüz iki kişinin ilişkisinde bile kendini gösteriyor artık. Standartlarımız var kim tarafından konduğu belli olmayan, herkesin kendi meşrebine göre değişen standartlar, kayıtlar... Hayır, maddi güçten, fiziksel görüntüden bahsetmiyorum: daha varoluşsal olduğu düşünülen ihtiyaçlar... Annem hiç tanımadığı bir adamı damat olarak kabul etmeyi reddettiğinde babamı " Doktorasına devam etmesine müsaade edecek, kız bu yüzden istiyor" diyerek ikna etmişti. Elbette ben talebimin gerekçesini bu şekilde ifade etmiyordum lakin yanlış bir kanı olduğu da söylenemez. Evlilik ve akademik kariyerim arasındaki ilişki konuştuğumuz bir mevzu bile olmamasına rağmen eşimin bu konudaki tutumunu bilmek elbette etkiliydi onu seçmemde. Bununla beraber hayat bizi öyle bir noktaya getirdi ki ben doktorayı bırakmak istediğimde on beş gün boyunca eşimi ikna etmeye çalışmak zorunda kaldım. Dönüşüme açık olduğunda sürpriz çok :)
Demem o ki mektuptakiler ve buna benzer üst perdeden dile getirilen söylemler, maddi, manevi talep edilen standartlar evliliği de kamusal bir alan olarak görmemizin bir neticesi. Evlilik, bir müessese olarak konuşulduğunda kadın ve erkeğin karşılıklı ilişkisinin etrafında kocaman bir çember oluşuyor. Bu çemberin içinde mektuptaki standartlardan bu ayki Nihayet Dergisi'nde yerilen "sosyal medya şöleni" düğünlere kadar her şey var. Bütün problemler aynı kaynaktan besleniyor: insan. Bütün problemlerin tek bir çözümü var: insan.
Hasılı annelerimizden aldığımız temel ev idaresi eğitimini yüksek öğrenim görmek suretiyle süsleyen bizler, bu ikisini birlikte yürütürken evlilik yolunun başında, sonunda, ortasında, bir yerlerindeyiz. Bu arada kendi yolculuklarımız ile ilgili " erken yaşta hayatını kurmuş kızlar" tamlamasından daha derinlikli cümlelere ihtiyacımız var. Zira o "erken yaşta hayatını kurmuş kız"lardan biri olarak nacizane fikrim; hayatta karşımıza çıkan her yeni yol ile tekrar tekrar dönüştüğümüz... Öyle ki bir noktadan sonra "hayat kurma"nın anlamı büsbütün değişebilir ve dünyayı anlamaya çalışan bir çocuğa dönüşebiliriz. Kendimiz hakkında daha esaslı cümleler kurabilmek, kendi yolculuğumuza dair daha derin kavrayışlar için evlilik şart da değil, yeter ki bu hususta "kamusal alan" çemberinden çıkıp kendimize dönmeyi başarabilelim. Bu yüzden bir kez de şöyle yinelemek istiyorum: "Eve dön, şarkıya dön, kalbine dön"...
15 Ağustos 2015 Cumartesi
Kamusal Alanda Varolmak-1
Ramazan'da yüksek öğrenim görmüş, hali hazırda mesleklerini icra eden, ikisi de yeni evli iki "dindar" hanım tanıdım. Güzel sohbetlerimiz oldu onlarla, uzun uzun konuştuk; ev hallerinden felsefeye kadar pek çok şey hakkında. Sohbet ortamı ısınınca öğrendim ki arkadaşların ikisi de psikiyatrik tedavi görüyorlarmış. Neden, diye sordum. Yeni evli oldukları için ev ile iş hayatını birlikte götüremeyip bunalıyorlarmış, bu yüzden tedaviye ihtiyaç duyuyorlarmış. Durum hakkında biraz konuştuk ama benim asıl mesaim eve dönünce başladı. Yaşları benden küçük olan, hatta aramızda bir nesil kadar farkeden bu kadınların durumunu yargıladığım sanılmasın, zira aynı bunalımı ben de yaşadım, üstüne bir de tam atlatıp atlatmadığımı henüz bilmediğim bir annelik bunalımım var. Benim ilaçlı tedavi görmeden atlatma sebeplerim sayısız olabilir, herkesin durumu kendine özel. Lakin bir de günlerdir sosyal medyayı meşgul eden sosyolojik gözlemlerle de ilişkili olan ana bir sebep var:
Zannederim başörtüsü yasağının tahrikiyle "kamusal alanda var olma" olgusunu kutsallaştırdığımızdan beri kendi kişisel yolculuğumuzu çok sorgulamıyoruz. Yasağı bizzat yaşamış olan bizler şartlı sorgulamalar yaptık. Kamusal alanda var olmak demek bizim için eğitim hayatımızı tamamlayıp mesleğimizi rahatlıkla icra edebilmekti. Bu olgu kültürel kodlarımızdaki başka değişikliklerle birleşince hayatlarımızda ve bakış açımızda geçmiştekilere nazaran ciddi farklılıklar yarattı. Yine de bizler için kamusal alanda var olma meselesi, dünyevî ve maddî bir talep olmanın ötesinde biraz entelektüel, biraz ilmî ve kendi yolculuğumuza yönelik bir anlam taşıyordu. Eğitim hayatımızı istediğimiz gibi sürdürmek istemekteki amacımız ilmî olabilirdi pekala yahut maddî özgürlük talebimizin arkasında yatan sebep geleneklerin bize dayattığı standartlarla uğraşmak istemememizdi. Hatta bu sonuncusu sadece "dindar" kızlar için geçerli değildi, bizim kuşağın büyük kısmı için yüksek öğrenim, sanıyorum anneannelerimizin bizlere biçtiği rollere karşı bir tepki, kendi hayatlarımızı kontrol altına almak için attığımız bir adım anlamına geliyordu.
Biz büyüyüp ortamın da değişmesiyle birlikte hayallerimize kavuşurken, kutsalımız onu ortaya çıkaran sorunla hiç karşılaşmamış bir neslin elinde daha geniş, hayatın her alanını kuşatan bir talep haline geldi. Bizim sosyal hayattan beklediğimiz en fazla önyargısız muamele görmek yahut rahatsız edici bakışlar olmadan konsere, tiyatroya gidebilmekti mesela. Lakin sonraki neslin talepleri çok daha büyük ve iddialı oldu. Modayla ilgiliydiler mesela, bu konuda söz sahibi olmak istiyorlardı. Üstelik gelenekten aldıkları değerleri kamusal alana açılacak şekilde değerlendirmek istiyorlar, ev hanımlığını bir dekorasyon faaliyetine dönüştürmeye çalışıyorlardı. Evet, onlar başörtüsü sorunuyla karşılaşmamışlardı belki ama başka türlü bir baskıya karşı başka türlü bir kamusal alanda var olma mücadelesi veriyorlardı.
Tanıştığım bu iki hanımın altından kalkamadıklarını düşündükleri hayat tarzının özeti şu: sabah kalkıp son derece şık giyinerek iş yerlerine gitmek, akşamüstü işten ayrıldıklarında arkadaşlarıyla bir yerlerde takılıp sohbet (entelektüel ya da değil) etmek yahut eşleriyle birlikte davetlere icabet etmek, evlerinin son derece şık dekorasyonu ve anne evi titizliğiyle ışıl ışıl parlaması ve bütün ev işlerinin zamanında ve tam olarak yerine getirilmesi ( hanımlardan biri bunun için asla yardımcı almak istemediğini, her şeyi kendi eliyle yapmak istediğini söyledi), akademik kariyerlerine ve diğer sosyal faaliyetlere devam ederken kayınvalidesiyle son derece iyi geçinen bir gelin olmak... Bütün bunlar yazarken bile beni yoruyor zira bizim neslin, en azından benim çevremin mükemmeliyetçilik anlayışı "kendi yağımızla kavrulmak"tan ibaretti.
Bununla beraber evlilik bizim nesilde de elbette bir sendeleme sebebidir. Özellikle benim gibi yemek yapmayı bile bilmeden evlenenler için bocalama, akademik yahut meslekî kariyer ile ev düzeni arasındaki çetrefilli gidiş gelişlerden yorulma, anneliğin ardından uzun dönem ne yapacağını şaşırma, dengeyi kurana kadar kendi içinde ve dışında pek çok şeyle mücadele etmelerin başlangıcını oluşturur. Şimdi kimimiz çocukla biraz yavaşlayıp anneliğe özen gösteriyoruz, kimimiz önceden keşfedemediğimiz yemek yapma, terzilik gibi yeteneklerimize yöneliyoruz, kimimiz de akademik yahut mesleki yolculuğumuza devam ediyoruz. Bunları yaparken elbette evimize özen gösteriyor, sosyal ilişkilerimize devam etme çabasına giriyor, ailevi ilişkilerimize dikkat ediyor, davetlere icabet edip kılık kıyafetimize özen gösteriyoruz. Ama zannediyorum yeni nesil kadar yormuyoruz bunlar için kendimizi, yeni nesil kadar varoluşsal problem haline getirmiyoruz, bir denge kurmak oluyor son raddede emelimiz, bu dengeden sonra kendi içsel yolculuğumuza dönmeyi düşlüyoruz. Çünkü hayat bize en önemlisinin bu yolculuk olduğunu öğretti sanıyorum, bir insan, bir kadın, bir eş ve bir anne olarak üzerimize aldığımız sorumlulukların bizi büyüten, bizi olgunlaştıran, bizim içimizdeki "öteki"leri dışarı çıkaran yahut dışarı çıkmaması gerekenleri içimizden söküp atmamızı sağlayan nimetler olduğunun farkındayız. Aksi takdirde hepsi birer yük oluyor doğrusu, giderek ağırlaşan ve hayatı yaşanmaz hale getiren...
(Devam edecek)
Bununla beraber evlilik bizim nesilde de elbette bir sendeleme sebebidir. Özellikle benim gibi yemek yapmayı bile bilmeden evlenenler için bocalama, akademik yahut meslekî kariyer ile ev düzeni arasındaki çetrefilli gidiş gelişlerden yorulma, anneliğin ardından uzun dönem ne yapacağını şaşırma, dengeyi kurana kadar kendi içinde ve dışında pek çok şeyle mücadele etmelerin başlangıcını oluşturur. Şimdi kimimiz çocukla biraz yavaşlayıp anneliğe özen gösteriyoruz, kimimiz önceden keşfedemediğimiz yemek yapma, terzilik gibi yeteneklerimize yöneliyoruz, kimimiz de akademik yahut mesleki yolculuğumuza devam ediyoruz. Bunları yaparken elbette evimize özen gösteriyor, sosyal ilişkilerimize devam etme çabasına giriyor, ailevi ilişkilerimize dikkat ediyor, davetlere icabet edip kılık kıyafetimize özen gösteriyoruz. Ama zannediyorum yeni nesil kadar yormuyoruz bunlar için kendimizi, yeni nesil kadar varoluşsal problem haline getirmiyoruz, bir denge kurmak oluyor son raddede emelimiz, bu dengeden sonra kendi içsel yolculuğumuza dönmeyi düşlüyoruz. Çünkü hayat bize en önemlisinin bu yolculuk olduğunu öğretti sanıyorum, bir insan, bir kadın, bir eş ve bir anne olarak üzerimize aldığımız sorumlulukların bizi büyüten, bizi olgunlaştıran, bizim içimizdeki "öteki"leri dışarı çıkaran yahut dışarı çıkmaması gerekenleri içimizden söküp atmamızı sağlayan nimetler olduğunun farkındayız. Aksi takdirde hepsi birer yük oluyor doğrusu, giderek ağırlaşan ve hayatı yaşanmaz hale getiren...
(Devam edecek)
11 Temmuz 2015 Cumartesi
Dostların Başlattığı Serüven: Üç Kitap Bir Film Üzerinden "Başkasını Tanımak"
Ramazan'ın başından beri cuma akşamları aynı hanımları misafir olarak ağırlıyorum. Erkekler dışarıda iftar açarken, biz, bana kolaylık olsun diye ev ev taşınmıyoruz da benim evimde toplanıyor, "Gıcık Herifler Yemediği İçin Pişiremediklerimiz" gibi çeşitli temalarda az çeşitli pratik iftarlar düzenleyerek kendimizce eğleniyoruz. :) Bu hanım arkadaşlarımdan biri ilk iftarımızda bana Hannah Arendt filmini izleyip izlemediğimi sordu, "İzlemedim" dedim. Heidegger çalıştığımı biliyor olmasından mütevellit soruyordu bunu, hani neydi bu Heidegger'le Hannah'ın ilişkisinin durumu; dahası Heidegger'in Naziliğinin mahiyeti?
İlginç olan şuydu, ben Hannah Arendt'i Heidegger çalıştığım dönemlerden değil, Nurdan Gürbilek'in "Sessizin Payı" adlı kitabından hatırlıyordum. Okuduğum onca Heidegger biyografisinin içinde elbette geçiyordu Hannah'ın adı ama ben hiçbir yorumu aklımda tutmayı becerememiştim. (Ki pek severim feylesof magazinini, akademik çalışmanın en keyifli kısmıdır ve öyle aklımda kalır ki sohbet ortamlarında münasebetsizce lafı magazine getirdiğim olur.) Acaba Hannah Arendt neden benim aklımda mesela bir Regine Olsen* olarak kalmamıştı?
Nurdan Gürbilek'le ise yakın zamanda bir arkadaşımın "Sessizin Payı"nı okumaya yaptığı çağrıyla tanıştım. Elime aldım ve sanırım bir gün içinde bitirdim. Kelimeler, cümleler akıyordu uzun zamandır hiç olmadığı kadar, bir o kadar da anlamlar akıyordu zihnime...Farklı konular üzerine keyifli denemeler... Son derece zekice kurgulanmış bir anlatım tarzı: merak uyandırmalar, son anda gelen sürprizler, oldukça sade ama vurucu kıyaslar, aforizmalar... Üzerine yazmadım Sessizin Payı'nın, söyleyecek fazla bir şeyim yoktu belki. Peyami Safa üzerine söylediklerine pek de katılmadığımı yahut çok objektif bulmadığımı mı söyleyecektim yani? Çok önemli değildi doğrusu Gürbilek'in kişisel yorumunun benim şahsi kanaatlerimle kesişmemesi. İşin aslı belki de daha basitti: yazarsam biliyordum Safa üzerine bir yazıya dönüşecekti yazdığım, kitabı okurken o kadar keyif almıştım ki o büyüyü bozmaya değmezdi.
Arkadaşımın sorusuna şöyle cevap verdim o gece: Gürbilek dedim, kötülüğün sıradanlığını anlattığı ilk denemesinde bahsediyor Arendt'den. Sonra konu başka bir çok isimle dallanıp budaklanıyor, bu yüzden kadınla ilgili ayrıntıya odaklanamadım. Lakin Heidegger'in o ünlü röportajından bir alıntı yapayım sana. "Profesör Heidegger 1933'te neler oldu?" başlıklı röportajda Heidegger Nazilerle ilişkisini özetle şöyle açıklıyordu: " Seçime giren partilerin arasında eğitim programı en çok aklıma yatan onlarınkiydi." Bu açıklamadan sonra filmi izlememi istedi arkadaşım, ben de Sessizin Payı'nı oku diyerek ona verdim.
Aradan iki hafta geçti. Elimde ikinci bir Gürbilek kitabı varken hanımlarla yine buluştuk. Tekrar sordu aynı soruyu arkadaşım: " Hannah Arendt'i izledin mi?" Vakit bulamamıştım. O, Sessizin Payı'nı okumuş, sevmişti ama daha çok Hannah, Heidegger ve dahası Heidegger'in felsefesi hakkında konuşmak istiyordu. Tamam, dedim, filmi izleyince uzun uzun konuşuruz ama bana Ramazan'ın sonuna kadar müsaade et, vakit bulamıyorum. Bana önerdiği diğer filmler ve isimleri de aklımın bir köşesine yazarak tekrar kendi okumalarıma döndüm böylece.
Hasılı kötülük üzerine yazarken aklımda Arendt vardı ama vakit bulamamıştım. Tekrar Gürbilek'e dönüp bu kez " Benden Önce Bir Başkası"na başlamışken aklımda yine Arendt vardı ama ben kitabı önceliyordum. Zira kitabın "bir yapıta bir başkasının ışığında bakan ikili, çarpraz okumalarla bir yapıtın fikirsel, biçimsel problemini bir başkasınınkiyle karşılaştırma; kendinden önce ortaya atılmış problemlerle nasıl bir ilişki kurduğunu, o problemin yerine nasıl problemler geçirdiğini tespit etmeye çalışma" vaadi son derece heyecan vericiydi. Üstelik bu çarpraz okumalar, çok sevdiğim yahut bir şekilde ilişki halinde olduğum yazarlar, Dostoyevski, Kafka, Oğuz Atay, Tanpınar, Peyami Safa ve Cemil Meriç gibi isimler üzerinden yapılacaktı. Lakin kitabın içeriği baştaki iddiasını zaman zaman koruyamadı, "çoktan edinilmiş bir doğruyu birden fazla yapıt üzerinden örneklemekten" öteye geçemedi. Dişimi sıkıp ilk kitaptan aldığım lezzetin hatrına inatla devam etmeye çalışırken bir sabah "Yeter" dedim ve Hannah Arendt filmini açtım... Kitabın bütün sürprizsizliğine karşı sanki filmin bir "sırrı" vardı, beni çağırıyordu.
***
O sabah içinde tek bir çocuğun bile olmadığı filmi "Sadece yetişkinlerin olduğu bir dünyada yaşamak ne kadar ilginç" diyerek kendimdeki bilinç bozukluğuna hayret ede ede izlerken oğlan uyandı. 1.5 saatlik bir filmi tek bir oturuşta bile izleyemeyen bir anne olarak yapacağım yorumlar ne kadar sağlıklı olur, bilemiyorum ama bizim hikayenin devamı şöyle:
Filmi bitirdiğimde ortada evet, bir sır vardı: Heidegger neden bu kadar ezik bir adam olarak resmedilmişti? Bu portre benim kafamdaki Heidegger imajıyla hiç ama hiç uyuşmuyordu. Evet, Heidegger'in giyim tarzı, oturması, kalkması bulunduğu entelektüel ortamların onu "taşralı" olarak damgamasına sebep olurmuş, bunu okumuştum. Ama öte yandan özellikle "Heidegger" olduğu dönemden sonra konuşma biçimiyle insanları etkilediği ve genellikle insanlara karşı heybetli bir duruş sergilediği de yazardı biyografilerinde. Bu soru işareti başka bir kitaba dönmeme sebep oldu: Rüdiger Safranski, "Bir Alman Üstat: Heidegger"...
Bu oldukça uzun ve ayrıntılı biyografiyi, tez yazımının orta dönemlerinde biraz sıkılarak okumuştum. Daha önceki dönemlerde Kierkegaard çalışırken onun kitaplarından evvel, hakkındaki kitapları okuduğum için aklımda bazı önyargılar oluştuğu, bu sebeple kendi kitaplarına tam bir hürriyetle yaklaşamadığımı hissettiğim için "orta dönemler" diyorum. Zira Kierkegaard tecrübesi sebebiyle Heidegger'in önce kendisiyle tanışmak istemiş, onları bitirdiğimde "benden önce onu tanımış başkaları"nın gözünden okumaya başlamıştım. Ama demek ki bu sefer de kafamdaki Heidegger'i bu biyografide anlatılan Heidegger portresinden muhafaza etmişim. Bir diğer ifadeyle, biyografinin tasvir ettiği bambaşka Heidegger'lerin, Hannah gibi pek çok öğrencisinin kendisi için kullandığı ifadeyle "insanlara düşünmeyi öğreten adam" olan Heidegger'in önüne geçmesine izin vermemişim.
Örneğin, Hannah Arendt ve Karl Jaspers'ın Heidegger'in ahlaki yönüyle ilgili - o dönem okurken altını çizmiş olduğum ama hiç hatırlamadığım- ortak bir kanaatleri varmış. Jaspers, "İnsan böylesi pis bir ruhla- yani kendi pisliğini hissetmeyen ve kendini bundan çıkmaya zorlamayıp düşüncesizce pisliğin içinde yaşamını sürdüren bir ruhla- samimiyetsizliğin içinde en saf olanı görebilir mi? Heidegger'in bugün insanların hiç farketmedikleri bir şeyi bilmesi, ne garip" diye yazmış Arendt'e ve o da şöyle karşılık vermiş: " Pislik dediğiniz şeye ben "kişiliksiz" derim ama tam anlamıyla hiç kişiliği olmadığı, özellikle çok kötü bir kişiliği olmadığı anlamında. Yine de o şekilde, insanın kolay kolay unutamadığı bir derinlikte ve tutkuyla yaşıyor."
Belki bunları hatırlamama sebebim Safranski'nin, ahlaki yönü, Nazilerle ilişkisi vb. pek çok meseleye Heidegger'in nevi şahsına münhasır bir düşünme biçimi olduğu ve bu düşünme biçiminin onun, kendi kişiliğinin ve özel yaşamının dışına çıkarak felsefe yapabilmesini sağladığı şeklindeki yorumlarıdır. Nitekim, Jaspers-Arendt yazışmalarını alıntıladıktan sonra şöyle yazar Safranski: " Heidegger'in düşüncesinin gücü, çift anlamlı bir şekilde kendisinin ötesine geçer. Bu düşünce, bir yandan düşünen kişinin sıradan kişiliğini görmezden gelir, diğer yandansa düşünürü pençesine alır."
Bu "kendinin ötesine geçme" durumu o kadar etkilidir ki, Safranski'nin ifadesiyle Heidegger Nazilerle ilişkisinde "ne kendine acıyarak ve saldırganca ben haklıyım, der; ne de siyasi ve özeleştiriyle düşünür". Savaştan hemen sonra yazdığı "Hümanizm Üzerine Mektup" bir çaresizlik belgesiymiş gibi etki uyandırsa da Heidegger'in durumu daha ziyade "kuvvetlenerek devam etme"ye benzer. Zira bu mektup Heidegger'in dönem felsefesine, örneğin Sartre'a, varoluşçuluğa, hümanizm rönesansına bir cevap niteliğindedir ve aslında O'nun "sonraki dönem (Heidegger felsefesinin sanat üzerinden konuşan ikinci dönemi) felsefesinin tamamını içerir". Aslında bu yorum, yukarıda bahsettiğim röportajda verdiği cevaptaki soğukkanlılığı son derece açıklanır kılmaktadır.
Arendt'e gelince, Kudüs'teki Eichmann davasına yönelik gözlemlerini "Kötülüğün Sıradanlığı" teorisi çerçevesinde Amerika'da yayınladığında, Heidegger'e yönelttiği eleştirinin bir benzeriyle, " merhametsizliği ve duygusuzluğu sebebiyle böyle densiz, insanlıktan nasibini almamış, son derece realist analizler yapabildiği" gerekçesiyle özellikle Yahudi dostları tarafından topa tutuldu. Oysa filme göre Arendt, Eichmann'ın bir canavar değil, son derece normal bir insan olduğunu iddia ederken şunu anlatmaya çalışıyordu: " Kötülük, senin, benim, onun içinde potansiyel olarak var olan ve herhangi bir vahşi dürtüye dayanmaksızın son derece sıradan bir "emre itaat" dürtüsüyle bile ortaya çıkabilecek bir olgu olarak kabul edildiğinde gelecekte başka insanlık felaketleri yaşanmaması için bazı tedbirler almamız mümkün olacaktır." Acaba Heidegger'in özel yaşamında ve siyasi olaylarda kendisini gösteren "kişiliksiz yönünün" de Safranski'nin yorumundan daha insanî bir açıklaması olabilir mi? Yahut tam olarak kötülük denmese de bir çeşit "sıradan" umursamazlık mı söz konusuydu onda?
Herşeye rağmen okunmaya değer bir kitap olarak gördüğümden bitirdiğim -Gürbilek'in anlattıklarından hareketle müstakil bir yazı daha yazabileceğimi ve başka kitaplarıyla onu okumaya devam edeceğimi de ekleyeyim- "Benden Önce Bir Başkası"ndan Tanpınar'ın mektuplarıyla ilgili bazı alıntılarla bitireyim:
"Tanpınar'ın sonunda gün ışığına çıkan günlükleri çoğu okurunda hayal kırıklığı yarattı. (...) Huzur'un yazarı, romanının o bol benzetmeli dilini bu kez kendi biçareliğini anlatmak üzere zaten herkesten önce işe koşmuştu. Boşuna dönen, zamanı öğütmekten başka işe yaramayan değirmen. Kendi harabesinde oturan adam. Zarını bir türlü masanın üzerine atamayan adam. (...)"
"Bütün bunları zaten biliyorduk. Bu yüzden sonunda gün ışığına çıkan defterleri, Tanpınar'ın kendisinin bile inanmakta zorlanacağı bir muhteşem Tanpınar imgesi kurmak (...) yahut gözümüzde büyüttüğümüz figürün aslında bir biçare olduğunu kanıtlamak için kullanmak yerine başka şeyler üzerine düşünebilirdik."
Şu soruları sorabilirdik mesela: " Ama nasıl aşmış, ne ölçüde aşmış ya da aşamamış Tanpınar "tıkanma"yı? Günlüğünde ısrarla yakındığı çaresizliği romanlarında, şiirlerinde ve denemelerinde anlatabilmiş midir? Anlatamamışsa neden? Tabii bir de şu: Muhteşem Tanpınar'ın içinde Biçare Hamdi'nin hiç mi izi yok?"...
Sahi Safranski Heidegger'i anlatırken, film Arendt'ten bahsederken hangi soruları sormuş, nelere cevap aramıştı?
* Regine Olsen: Kierkegaard'ın bütün kitaplarını kendisi için yazmış olduğu ileri sürülen, sonradan terkettiği nişanlısı.
6 Temmuz 2015 Pazartesi
Bir Garip Sabah Hikayesi
Ramazan'ın başından beri miskince bir koşturmaca peşindeyim. Miskince çünkü sürekli dinlenebilmek için fırsat kolluyorum, koşturmaca zira her gün oğlanın, evin, iftarın, sahurun, davetlerin, okumaların, yazmaların peşindeyim... Her geçen gün biraz daha bitkin düştüğümü ve en çok da kendime çok az vakit ayırabilmekten usandığımı idrak ettiğim şu sabah vaktinde " Varsın tamamen uykusuz kalayım bugün, okuyacağım arkadaş" deyu şu saate kadar ayakta kalmış vaziyetteyim.
Kararımdan hala emin değilim, yazıyı bırakıp her an uyumaya gidebilirim. An oluyor adamın yarın giyecek gömleği olmadığını düşünerek o gömlekle başlayacak bir ütü hikayesini asılı olanlar dahil olmak üzere ütülenmesi gereken her şeyi ütülemekle sonuçlanacak bir destana dönüştürmeye karar veriyorum, an oluyor şu bölümü bitireyim de gidip yatayım, sabah iki dakikada bir gömlek ütüleyiveririm, ne olacak, diyorum. Yine de okurken aklıma ve gönlüme biriken tüm anıları ve anekdotları kaydetmeden uyumak istemedim nedense... Kesin kararımı vermeden önce bu sayfayı açtım.
***
İnsan çocukken renkler daha belirgin, kokular daha keskin... Büyüyüp anıya dönüşünce bu yaşanmışlıklar, renkleri Amerikan filmlerindeki Meksika yahut Ortadoğu renklerine dönüşse de, kokuları hala burnunda oluyor. İki güzel kokulu anım vardır benim çocukluk yıllarıma dair. Biri annemin, diğeri babamın hatırası... Okuduğum kitap, aklımdaki ütüler, bir de Ramazan olmasından mütevellit katmerlenen sabah kokusu: çağrışımlar, çağrışımlar...
***
Çocukken sabahları kalktığımda bazen annemi oturma odasında ütü yaparken bulurdum. Özellikle pazartesi sabahları... Genelde namazdan sonra uyumazdı zaten ama bazen Kur'an okurken, bazen TV'ye bakarken oturduğu yerde "tartardı."* Lakin ütü yaptığı sabahlar, oturma odasına girdiğimde içeride nefis bir anne kokusu olurdu. Ütülenmiş çamaşırlar, ilk gözüme çarpan benim üniformam olmak üzere, kanepelerin üstüne düzgünce yerleştirilmiş, katlanmaması gerekenler kapı koluna özenle asılmışken annem masa başında TV'den usul usul gelen türkü sesiyle ütü yapmaya devam ederdi. O anı o kadar çok severdim ki yıllarca ve hala anneliği o anla özdeşleştirdim. Hep öyle bir kadın olmaya özendim mesela anne olduktan sonra, sabahları kimse uyanmadan evi güzel kokularla donatan bir kadın... Birkaç kez teşebbüs ettiysem de benim asıl uzmanlık alanım gece mesaisi olduğundan ve bu mesainin doğası asla ev işini kabul etmeyeceğinden annemin ayakta olduğu o namaz sonrası vakitleri hep uyuyarak geçirmeyi tercih ettim.
***
Yine sabahları uyandığımda gözlerim yarı açık yarı kapalı oturma odasına girdiğimde içime çektiğim müthiş bir koku daha var. Doğu'ya bakar bizim oturma odasının penceresi, güneş sabah o pencerede doğar ve içeriyi aydınlatır yavaş yavaş... Babam namazını o odada kılar ve seccadenin ucunu hafifçe kıvırarak yerde bırakır. Güneşin ışıkları seccadeye vurur eğik eğik... Çocukken odaya girdiğimde ilk dikkatimi çeken hemen o ışık hüzmesinin içindeki bana nedense çok mutlu gelen küçük tozcuklar olurdu. Sonra da adını koyamadığım o güzel koku... Güneşin bir yeri yeni yeni ısıtmaya başlamasının kokusu mu yoksa başka şeylerin kokusu mu bilmiyorum, kanepeye büzülüp en sevdiğim çizgifilmi bile açmadan bir süre o kokuyu içime içime çektiğimi hatırlıyorum.
***
Kafka'dan ve Dostoyevski'den bahseden bir deneme okuyorum bu sabah. Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar'ıyla Kafka'nın Dönüşüm'ünü karşılaştıran bir deneme... İnsanlar, böcekler, bunalımlar... Gençlikte okurken kendimi bu kitaplarda nasıl da bulduğumu hatırlıyorum, nasıl heyecanlandığımı zaman zaman. Neden şimdi sinik diyorum bütün bu acılar benim için, neden hissedemiyorum onları? Ve neden yazar Kafka'nın Babama Mektup'undan bahsederken ben babamdan ürkerek geçirdiğim yılları değil de işte o nefis kokuyu hatırlıyorum? Bir zamanlar tekrar tekrar okurken Oğuz Atay'ın Babama Mektup'unun bir benzerini yazmayı hayal ettiğimi hatırlıyorum ama içim titremiyor. Hemen geçmişte kendimdeki böyle değişimleri farkettiğim anlarda sorduğum soruları hatırlıyorum: Eyvah! Büyüyor muyum? Alışıyor muyum?
***
Yazar Kafka'dan, Dostoyevski'den ve Atay'dan bahsededursun benim aklım annemin ütü masasını konumlandırdığı yerin ayrıntılarına takılıyor, babamın seccadesinin sağ ucunun kıvrık oluşuna mana yüklemeye çalışıyorum. Ne büyüdüm, ne de alıştım, diyorum. Sadece değiştim. Artık böcek olmak istemenin halet-i ruhiyesinin kendi iç dünyamda karşılığını bulamıyorum belki ama annemin türkü dinleyip ütü yaparken hissettiği huzurun bir karşılığı bende var, işte tam şu anda, şu üç noktayı koyduğum anda...
* Tartmak: Eli çeneye, dirseği koltuk kenarına dayayıp uyur uyanıp vaziyette kalmak.
Kararımdan hala emin değilim, yazıyı bırakıp her an uyumaya gidebilirim. An oluyor adamın yarın giyecek gömleği olmadığını düşünerek o gömlekle başlayacak bir ütü hikayesini asılı olanlar dahil olmak üzere ütülenmesi gereken her şeyi ütülemekle sonuçlanacak bir destana dönüştürmeye karar veriyorum, an oluyor şu bölümü bitireyim de gidip yatayım, sabah iki dakikada bir gömlek ütüleyiveririm, ne olacak, diyorum. Yine de okurken aklıma ve gönlüme biriken tüm anıları ve anekdotları kaydetmeden uyumak istemedim nedense... Kesin kararımı vermeden önce bu sayfayı açtım.
***
İnsan çocukken renkler daha belirgin, kokular daha keskin... Büyüyüp anıya dönüşünce bu yaşanmışlıklar, renkleri Amerikan filmlerindeki Meksika yahut Ortadoğu renklerine dönüşse de, kokuları hala burnunda oluyor. İki güzel kokulu anım vardır benim çocukluk yıllarıma dair. Biri annemin, diğeri babamın hatırası... Okuduğum kitap, aklımdaki ütüler, bir de Ramazan olmasından mütevellit katmerlenen sabah kokusu: çağrışımlar, çağrışımlar...
***
Çocukken sabahları kalktığımda bazen annemi oturma odasında ütü yaparken bulurdum. Özellikle pazartesi sabahları... Genelde namazdan sonra uyumazdı zaten ama bazen Kur'an okurken, bazen TV'ye bakarken oturduğu yerde "tartardı."* Lakin ütü yaptığı sabahlar, oturma odasına girdiğimde içeride nefis bir anne kokusu olurdu. Ütülenmiş çamaşırlar, ilk gözüme çarpan benim üniformam olmak üzere, kanepelerin üstüne düzgünce yerleştirilmiş, katlanmaması gerekenler kapı koluna özenle asılmışken annem masa başında TV'den usul usul gelen türkü sesiyle ütü yapmaya devam ederdi. O anı o kadar çok severdim ki yıllarca ve hala anneliği o anla özdeşleştirdim. Hep öyle bir kadın olmaya özendim mesela anne olduktan sonra, sabahları kimse uyanmadan evi güzel kokularla donatan bir kadın... Birkaç kez teşebbüs ettiysem de benim asıl uzmanlık alanım gece mesaisi olduğundan ve bu mesainin doğası asla ev işini kabul etmeyeceğinden annemin ayakta olduğu o namaz sonrası vakitleri hep uyuyarak geçirmeyi tercih ettim.
***
Yine sabahları uyandığımda gözlerim yarı açık yarı kapalı oturma odasına girdiğimde içime çektiğim müthiş bir koku daha var. Doğu'ya bakar bizim oturma odasının penceresi, güneş sabah o pencerede doğar ve içeriyi aydınlatır yavaş yavaş... Babam namazını o odada kılar ve seccadenin ucunu hafifçe kıvırarak yerde bırakır. Güneşin ışıkları seccadeye vurur eğik eğik... Çocukken odaya girdiğimde ilk dikkatimi çeken hemen o ışık hüzmesinin içindeki bana nedense çok mutlu gelen küçük tozcuklar olurdu. Sonra da adını koyamadığım o güzel koku... Güneşin bir yeri yeni yeni ısıtmaya başlamasının kokusu mu yoksa başka şeylerin kokusu mu bilmiyorum, kanepeye büzülüp en sevdiğim çizgifilmi bile açmadan bir süre o kokuyu içime içime çektiğimi hatırlıyorum.
***
Kafka'dan ve Dostoyevski'den bahseden bir deneme okuyorum bu sabah. Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar'ıyla Kafka'nın Dönüşüm'ünü karşılaştıran bir deneme... İnsanlar, böcekler, bunalımlar... Gençlikte okurken kendimi bu kitaplarda nasıl da bulduğumu hatırlıyorum, nasıl heyecanlandığımı zaman zaman. Neden şimdi sinik diyorum bütün bu acılar benim için, neden hissedemiyorum onları? Ve neden yazar Kafka'nın Babama Mektup'undan bahsederken ben babamdan ürkerek geçirdiğim yılları değil de işte o nefis kokuyu hatırlıyorum? Bir zamanlar tekrar tekrar okurken Oğuz Atay'ın Babama Mektup'unun bir benzerini yazmayı hayal ettiğimi hatırlıyorum ama içim titremiyor. Hemen geçmişte kendimdeki böyle değişimleri farkettiğim anlarda sorduğum soruları hatırlıyorum: Eyvah! Büyüyor muyum? Alışıyor muyum?
***
Yazar Kafka'dan, Dostoyevski'den ve Atay'dan bahsededursun benim aklım annemin ütü masasını konumlandırdığı yerin ayrıntılarına takılıyor, babamın seccadesinin sağ ucunun kıvrık oluşuna mana yüklemeye çalışıyorum. Ne büyüdüm, ne de alıştım, diyorum. Sadece değiştim. Artık böcek olmak istemenin halet-i ruhiyesinin kendi iç dünyamda karşılığını bulamıyorum belki ama annemin türkü dinleyip ütü yaparken hissettiği huzurun bir karşılığı bende var, işte tam şu anda, şu üç noktayı koyduğum anda...
* Tartmak: Eli çeneye, dirseği koltuk kenarına dayayıp uyur uyanıp vaziyette kalmak.
3 Temmuz 2015 Cuma
"Kötülük Üzerine Bir Deneme" Üzerine Bir Deneme
İnsan hayatındaki en önemli soru hayatın manasının ne olduğu sorusu olsa gerek. Nitekim felsefede sorulabilecek en önemli sorunun "Varlık niçin vardır?" olduğunu söylerler. Felsefi manadan biraz koparırsak bu soru, ölümle olan travmatik ilişkimizle beslenince ortaya eğlenceli alternatifler çıkar. İçlerinde yine teknik anlamda felsefeye yakın duranlar olduğu gibi, oldukça gündelik olanlar da (benim için böyle bir ayrım yok, gündelik olan da pekala felsefî olabilir) vardır.
Lakin Batı düşüncesi açısından bakıldığında hayatın anlamı en çok "kötülük problemi"yle ilgilidir sanki. Bunun sebebini anlamak çok zor değil. Her şeyden evvel baskın bir metafizik zemin olarak "ilk günah" var. Bu metafizik temelin doğurduğu daha en baştan masumiyetini yitirmiş bir insan anlayışı... Sonra bu temellerin sarsılışı, örneğin büyük Lizbon Depremi üzerinden Tanrı'nın sonuna kadar sorgulanışı... Devam edegelen savaşlar, soykırımlar, 20. yüzyılın doğurdukları: sömürgeler, kapitalizm, İkinci Dünya Savaşı, anlamın tekrar tekrar sorgulanışı, Freud'un ilk günahla son derece kesişen analizlerinin insan anlayışına vurduğu damga, son olarak gelinen noktadaki hayat tarzında ortaya çıkan vakalar, anlam arayışçıları, dibe vuruşçular, hilkat garibeleri, seri katiller, sadist ruhlular...
Manzara o kadar acayip ki birkaç gündür elimde olan "Kötülük Üzerine Bir Deneme" isimli kitabın sahibi Terry Eagleton nereden başlayıp nereye doğru gitmesi gerektiğine karar verememiş gibi bir o tarafa bir bu tarafa savrulmuş kitap boyunca... Aslında tam olarak savrulma denemez buna, edebi örnekler, felsefi teoriler üzerinden kötüyü sorgulamış durmuş ve kitabın sonunda da bir sürü soru işaretinin yanında iyi bir tesbit hediye etmiş bize... Bu tesbite yazının sonunda geleceğim...
Aslında başlangıçta, yani Hıristiyanlık'ın sistematik bir dogmaya dönüşmeye başladığı ilk zamanlarda "ilk günah", "Tanrı'nın öz ifadesinin en üst düzeyine işkence görmüş bir insan bedeninde ulaşması" fikri ve toplumun "kilise ve diğerleri" diyerek ikiye bölünmesinin doğurduğu bütün sosyo- psikolojik sonuçların yanında kötülüğe dair makul teoriler yok değil. Nitekim bu dönemde Hıristiyan azizler ile İslam düşünürleri kötülük teorileri ve teodiseler hususunda paslaşır gibi görünür. Hatta Gazali'nin "mümkün dünyaların en iyisi" teodisesini Leibniz'de görmek mümkündür. Bu bağlamda Eagleton'ın paylaştığı iki örnek olarak Aziz Augustine ve Thomas'a bakmakta fayda var.
Augustine'e göre "insan ihtiraslarının doymazlığı ancak Tanrı'da bitebilir. Tanrı'da bulunan doygunluk, sonsuza değin hırçın ve tatminsiz olmak zorunda olan açgözlü bir irade için katlanılmazdır." İnsanın açgözlülüğü ve sürekli kendini daha aşağıya doğru çekme hevesi bizde de ayetle sabittir. Lakin İslam düşünürleri arasında çok daha olumlu bir dil hakimdir. Bu bir madalyonun iki yüzü gibidir: Batı'da insanın kötülüğüne, Doğu'da ise potansiyel kemaline vurgu yapılır. Lakin Batı'da insan ilk günahla kirlenerek dünyaya gelmiş bir kara lekedir, mayası kötüdür onun aksi takdirde o günahı işlemeyecektir. Doğu'da ise kendisini esfel-i safilin derekesine indirebilecek de olsa Allah'ın halifesidir insan, nefs-i emmareye yani kendisini kötülüğe doğru çeken bir yöne potansiyel olarak sahip olmakla birlikte mayası iyidir ve dünyadaki amacı "iyiliğe doğru" yürümektir.
Thomas daha genel bir bakış açısından söz eder: " Bir şey kendi doğasına ne kadar çok ulaşırsa o kadar iyidir. Bir şeyin mükemmelliği, kendini gerçekleştirdiği oranda artar. Şeyler ancak kendileri için uygun bir şekilde geliştiğinde iyidir." Bu düşüncenin altında Hıristiyan ve Yahudi düşünürleri arasında olduğu gibi İslam düşünürleri arasında da neşvünema bulan bir fikir yatar: Kötülük aslında yoktur, o bir varoluş bozukluğu, varoluştaki bir eksikliktir." Bu fikrin bizdeki hali son derece özlüdür: kötülük ademu'l- kemal yani kemalin yokluğudur, derler. Bu bağlamda insan da varolma amacı olan "tekamül"e ne kadar yakınlaşırsa o kadar "iyi"olur.
Batı düşüncesinde Tanrı'dan sonrasına gelindiğinde işler sarpa sarıyor. Sorgulanmaktan iyice itibarı sarsılan Tanrı'nın karşısına "Şeytanvari" bir duruşla çıkıyor "insanî kötülük". Hıristiyanlık'ta şeytan bizdeki duruşunun ötesinde bir mana içerir. Tanrı'nın karşısında Şeytan özerk bir yapı arzedip neredeyse düalizme neden olacak bir içeriğe sahiptir. Yani Tanrı iyidir, Şeytan kötüdür ve bunlar sürekli mücadele halindedir. İslam düşüncesi Şeytan'ı asla böyle konumlandırmaz. Şeytan kibirli bir kuldan ibarettir, Allah'ın kendisini yarattığının bilincindedir ve başlangıçtaki kibri de aslında bir nevi kıskançlık göstergesidir. Yani Tanrı'nın değil, insanın karşısında durur Şeytan. Bu yüzden metafizik bir varlık olarak kabul edildiği gibi nefs-i emmare olarak yorumlandığı da olur.
Batı düşüncesinin Tanrı'dan kopuşunun doğurduğu boşluk, anlam arayışındaki insanoğlu için başka bir aşkınlığa dönüşmeye meyyaldir. Bu sebeple Eagleton postmodern anlamda kötülüğü " bir çeşit aşkınlık" olarak yorumlayabileceğimizi söyler. "Her ne kadar yozlaşmış bir aşkınlık olduğunu düşünseler de, dinin hükümranlığının bittiği bir toplumda kalan tek aşkınlık"... Bir diğer ifadeyle
"Gündelik varoluş öyle garipleşmiş ve sıradanlaşmıştır ki sadece bir doz şeytanlık onu galeyana getirebilir. Hayat bayatladığında ve tatsızlaştığında, sanat bile şeytanla yardımlaşmak zorunda kalabilir (Faust örneğini düşünün) ve fark yaratabilmek için aşırılığa ve sapkınlığa akın edebilir."
Bunun için, der Eagleton günümüz dünyasında kötülük "göz kamaştırıcı"dır. Verdiği örnek de son derece çarpıcı aslında: "Küçük oğluma kötülükle ilgili bir kitap yazdığımı söylediğimde "Çok havalı" diye cevap verdi." Eaglaton bu ahlakî yanılsamayı orta sınıfın ahlaki erdemlere el atması, sıkıcılaştırıp tekdüzeleştirmesine bağlıyor. Hatta yobaz din propagandacıları ve sofu tüccarlar erdemi tutumluluk, ağırbaşlılık, iffet, perhiz, ciddiyet vs. diye tanımladıklarında kötülüğün daha çekici gelme sebebini de anlamak zor değil, diyor. Ben yaşadığım toplum içinden bakacak olursam bu cümleyi şöyle kurardım: Sadece dinin değil, hayatın özünü bile yakalamayı başaramamış, imanı havf ile reca arasında her an süren bir yolculuk olarak değil de, şartlara bağlandığında kendinden emin olunmayı sağlayan bir çeşit liman olarak gören, kuru hükümlerle insanın ahlaki ve dini bütünlüğünü oluşturabileceğini sanan, tefekkuh sahibi olmaktan uzak dindarların yanında; ideolojik saplantıları nedeniyle dünyaya at gözlüğüyle bakan, sistemin kölesi olarak her türlü dayatmayı doğru kabul eden orta sınıf "seküler"ler yüzünden de günahkarlık yahut anarşizm "moda" oldu. Oysa Eaglaton'un ifadesiyle "otoriteye nanik yapan insanlara hayranlık duysak da" aynı şey "tecavüzcüler yahut dolandırıcılar için geçerli değildir." Ama bugün, tam da bu noktada iyi ve kötünün sınırlarını neyle çizeceğiz?
İnsan hakları gibi bir çok evrensel ahlak yasasının altına imza atan toplumlar için "içeriden" bir eleştiri olarak Eagleton şunları söylüyor: " Meleksi diye tabir ettiğimiz toplumlar, politikayı, ülke insanlarını mutlu etmek için düzenlenmiş birtakım yönetimsel tekniklerin biraz ötesinde görürler. Kötülüğü de kendi hoşgörülerinin yan etkisi olarak yaşatma eğilimindedirler. Dahası sadece kötülüğü değil, star tarikatlarından dini köktenciliğe, Satanizmden New Age zırvalıklarına kadar her türlü sahte alternatifi de beslerler. İnsanların anlamla yaşamalarına olanak sağlamayan toplumlar anlamlandırma işini astroloji ve kabala gibi merdiven altı spritüellerine havale eder. Bu toplumlarda fast-food ruhsalcılığı sudan ucuzdur ve dolayısıyla her türlüsü havada kapılır. Resmi ideolojimiz meleksileştikçe ve yavanlaştıkça akılsız bir nihilizme daha teşne oluruz. Anlam furyası anlam kıtlığına yol açar."
Hal böyleyken - ve aslında içinde yaşadığımız toplumları/sistemi pek çok açıdan eleştirip başka sahte anlamlardan da bahsedebilecekken- sorumu değiştiriyorum: hayatı nasıl anlamlandıracak ve kötüyü nasıl tanımlayacağız?
Hıristiyan dünyasında olduğu gibi Doğu'da da bir mesele olarak kötülükle ilgilenilmiş elbette. Lakin bütün teodiselerin yani kötülüğü yaratma hususunda Tanrı'yı savunmaya çalışan bütün teorilerin tek tek çökmeye başlaması ve anlamının giderek cılızlaşması şeklindeki bir kırılma bizde son döneme kadar yok. Tanzimat'la birlikte bir takım sorgulamalar başlasa da Batı'daki muadillerinin karşısında o kadar naif kalıyorlar ki... Öte yandan aslında bizdeki çeşitli teodiseler bugün sadece Batı için değil, belki Müslümanlar için bile naif kalabilir. Lakin meselenin Allah'la ilgili kısmını bir kenara bırakıp - zira idrak edemeyeceklerimize dayanabilir mevzu- insana dönersek dün gece bu konuyu açtığım bir arkadaşımın yerinde tesbitiyle "iyilik ve kötülük nefsin yönleri olmaları hasebiyle insana ait bizde"... İnsan doğuştan kötü değil elbet, saf kötü diye bir şey de yok. Ama bir potansiyel olarak insan nefsinde kötü yönler var: insan fıtrattan ve adaletten sapmaya yüz tuttuğunda onu aşağı doğru çeken huylar, özellikler. Onlara "dur" demesini bilmek, hayatı anlamlandırmayla bağlantılı.. Dur demesini ve kendini tekrar ayağa kaldırmasını bilmek iman ile, aşk ile, hikmet ile hayata ve onun anlamına bağlanmakla alakalı... Dur demesini bilmek sorgulamakla, içinde yaşadığın dünyayı ve daha önemlisi kendini tanımakla, bilmekle alakalı...
Kötülüğün kaynağını, sebeplerini, kadim kötüleri ve postmodern kötüleri sorgulayarak ilerlerken kitap, ben sürekli insanın içinde barındırdığı kötülük potansiyeli ve onunla mücadeledeki sorumluluğuna vurgu yapan bir teori geliştirilmesi gerektiğini düşündüm. Zira bizde kötülük o kadar da fantastik bir şey değil. Nitekim Eaglaton'ın da kitabın sonunda aynı noktaya gelerek o yerinde tesbitini dile getiriyor (biraz dağınık, parça parça toparlayacağım):
" Kötüler yaşama sanatında kifayetsiz olan insanlardır. Aristo'ya göre yaşamak sürekli antrenman yaparak kendimi geliştirmemiz gereken bir spor gibidir. Kötüler işin bu yönünü bir türlü anlayamıyorlar. İşin doğrusu biz de öyle. Biz bu konuda Karındeşen Jack'ten sadece bir adım öndeyiz. Yaşam sanatı konusundaki kifayetsizliğimiz başka bir dünyadan gelecek misafirlere garip gelebilir. (...) İstisnasız tüm insanların bir şekilde defolu olması gerçeği New York'taki Gugenheim Müzesi'ndeki bütün resimlerin sahte olması kadar gariptir. Neticede eğer kötüler yaşama sanatında hepten beceriksizse biz de kısmen öyleyiz."
Ne yani, gerçekten kötü diyerek tiksineceğimiz insanımsı mahluklarla normal insanları aynı kefeye mi koyuyoruz? Bebek katillerini, tecavüzcüleri, işkencecileri sırf içimizde kıskançlık, hırs, açgözlülük gibi bir takım nefsî temayüller var diye kendimize yakın mı görmemiz gerekiyor?
Aslına bakarsanız "kötülüğün sıradanlığı" teorisine göre tam olarak öyle. Zira bu saydığımız adamları "hastalıklı, hayata doğuştan böyle gelmiş, insan olmaktan çıkmış, psikopat" olarak tanımlamamız onları bir nevi masumlaştırmak anlamına geliyor. Hayır, onlar insan ve tam da bu yüzden yaptıkları bize iğrenç geliyor. Yaptıkları onların - bazıları için kısmî de olsa- tercihi, bu yüzden suçlular.
Zira "korkunç eylemlerin sahipleri her zaman korkunç kişiler değildir. CIA işkencecileri kesinlikle iyi birer koca ve baba olabilir" ve aslında bütün o korkunç "kötülüklerin çoğu tembellik, korku, pintilik ve açgözlülük gibi sessiz, saygıdeğer ve şiddetten uzak sebeplerle yapılır".
"Bu bağlamda kötülük elimizi salladığımızda denk geldiğimiz bir şey olmasa da, sıradan hayatla yakından ilgilidir." "Yaşlıların emeklilik fonlarını hortumlayan veya gezegenin tamamını kirleten kişiler de genellikle iş iştir diyen yumuşak başlı bireylerdir." "Zira çoğu kötülük kurumsaldır. Bireylerin kötü niyetli eylemlerinin değil de menfaatlerin ve bazen de insanlardan bağımsız işlemlerin ürünüdür kötülük." "Kötülük türlerinin çoğu toplumsal sistemlerimizin içine işlemiştir ve bu sistemlere hizmet eden bireyler yaptıklarının ciddiyetinin farkında olmayabilirler. Öte yandan bu insanların tarihin elinde basit birer kukla olduklarını söyleyemeyiz."
Evet, insan bir kukla değildir. Özgürlük ve sorumluluk sahibidir. İster dini bir dünya görüşüne sahip olun, ister seküler şunu kabul etmemiz mümkündür: hak ve adaleti gözeterek yaşadıkça, bunun için kendimiz ve tüm sistemle mücadele ettikçe insan olmanın gereğini yerine getirmiş oluruz. "Kötü" olmaktan, "kötüye" alet olmaktan gün be gün uzaklaşmak ve"kötüyü kutsallaştırmak" yerine "iyiyi harlamak" da monoton hayatlarımıza ilaç gibi gelebilir. Sahi iyinin kolay ve sıkıcı olduğunu kim söyledi bize? Asıl havalı olması gerekeni tahttan indirmeye lüzum yok, iyi'nin de pekala bir aşkınlığı, anarşist ve ezber bozan bir tarafı, aksiyonu ve heyecanı var. Hatta belki de asıl heyecan ve aksiyon orada, hele bir başlasak kendimizi eleştirmeye...
Lakin Batı düşüncesi açısından bakıldığında hayatın anlamı en çok "kötülük problemi"yle ilgilidir sanki. Bunun sebebini anlamak çok zor değil. Her şeyden evvel baskın bir metafizik zemin olarak "ilk günah" var. Bu metafizik temelin doğurduğu daha en baştan masumiyetini yitirmiş bir insan anlayışı... Sonra bu temellerin sarsılışı, örneğin büyük Lizbon Depremi üzerinden Tanrı'nın sonuna kadar sorgulanışı... Devam edegelen savaşlar, soykırımlar, 20. yüzyılın doğurdukları: sömürgeler, kapitalizm, İkinci Dünya Savaşı, anlamın tekrar tekrar sorgulanışı, Freud'un ilk günahla son derece kesişen analizlerinin insan anlayışına vurduğu damga, son olarak gelinen noktadaki hayat tarzında ortaya çıkan vakalar, anlam arayışçıları, dibe vuruşçular, hilkat garibeleri, seri katiller, sadist ruhlular...
Manzara o kadar acayip ki birkaç gündür elimde olan "Kötülük Üzerine Bir Deneme" isimli kitabın sahibi Terry Eagleton nereden başlayıp nereye doğru gitmesi gerektiğine karar verememiş gibi bir o tarafa bir bu tarafa savrulmuş kitap boyunca... Aslında tam olarak savrulma denemez buna, edebi örnekler, felsefi teoriler üzerinden kötüyü sorgulamış durmuş ve kitabın sonunda da bir sürü soru işaretinin yanında iyi bir tesbit hediye etmiş bize... Bu tesbite yazının sonunda geleceğim...
Aslında başlangıçta, yani Hıristiyanlık'ın sistematik bir dogmaya dönüşmeye başladığı ilk zamanlarda "ilk günah", "Tanrı'nın öz ifadesinin en üst düzeyine işkence görmüş bir insan bedeninde ulaşması" fikri ve toplumun "kilise ve diğerleri" diyerek ikiye bölünmesinin doğurduğu bütün sosyo- psikolojik sonuçların yanında kötülüğe dair makul teoriler yok değil. Nitekim bu dönemde Hıristiyan azizler ile İslam düşünürleri kötülük teorileri ve teodiseler hususunda paslaşır gibi görünür. Hatta Gazali'nin "mümkün dünyaların en iyisi" teodisesini Leibniz'de görmek mümkündür. Bu bağlamda Eagleton'ın paylaştığı iki örnek olarak Aziz Augustine ve Thomas'a bakmakta fayda var.
Augustine'e göre "insan ihtiraslarının doymazlığı ancak Tanrı'da bitebilir. Tanrı'da bulunan doygunluk, sonsuza değin hırçın ve tatminsiz olmak zorunda olan açgözlü bir irade için katlanılmazdır." İnsanın açgözlülüğü ve sürekli kendini daha aşağıya doğru çekme hevesi bizde de ayetle sabittir. Lakin İslam düşünürleri arasında çok daha olumlu bir dil hakimdir. Bu bir madalyonun iki yüzü gibidir: Batı'da insanın kötülüğüne, Doğu'da ise potansiyel kemaline vurgu yapılır. Lakin Batı'da insan ilk günahla kirlenerek dünyaya gelmiş bir kara lekedir, mayası kötüdür onun aksi takdirde o günahı işlemeyecektir. Doğu'da ise kendisini esfel-i safilin derekesine indirebilecek de olsa Allah'ın halifesidir insan, nefs-i emmareye yani kendisini kötülüğe doğru çeken bir yöne potansiyel olarak sahip olmakla birlikte mayası iyidir ve dünyadaki amacı "iyiliğe doğru" yürümektir.
Thomas daha genel bir bakış açısından söz eder: " Bir şey kendi doğasına ne kadar çok ulaşırsa o kadar iyidir. Bir şeyin mükemmelliği, kendini gerçekleştirdiği oranda artar. Şeyler ancak kendileri için uygun bir şekilde geliştiğinde iyidir." Bu düşüncenin altında Hıristiyan ve Yahudi düşünürleri arasında olduğu gibi İslam düşünürleri arasında da neşvünema bulan bir fikir yatar: Kötülük aslında yoktur, o bir varoluş bozukluğu, varoluştaki bir eksikliktir." Bu fikrin bizdeki hali son derece özlüdür: kötülük ademu'l- kemal yani kemalin yokluğudur, derler. Bu bağlamda insan da varolma amacı olan "tekamül"e ne kadar yakınlaşırsa o kadar "iyi"olur.
Batı düşüncesinde Tanrı'dan sonrasına gelindiğinde işler sarpa sarıyor. Sorgulanmaktan iyice itibarı sarsılan Tanrı'nın karşısına "Şeytanvari" bir duruşla çıkıyor "insanî kötülük". Hıristiyanlık'ta şeytan bizdeki duruşunun ötesinde bir mana içerir. Tanrı'nın karşısında Şeytan özerk bir yapı arzedip neredeyse düalizme neden olacak bir içeriğe sahiptir. Yani Tanrı iyidir, Şeytan kötüdür ve bunlar sürekli mücadele halindedir. İslam düşüncesi Şeytan'ı asla böyle konumlandırmaz. Şeytan kibirli bir kuldan ibarettir, Allah'ın kendisini yarattığının bilincindedir ve başlangıçtaki kibri de aslında bir nevi kıskançlık göstergesidir. Yani Tanrı'nın değil, insanın karşısında durur Şeytan. Bu yüzden metafizik bir varlık olarak kabul edildiği gibi nefs-i emmare olarak yorumlandığı da olur.
Batı düşüncesinin Tanrı'dan kopuşunun doğurduğu boşluk, anlam arayışındaki insanoğlu için başka bir aşkınlığa dönüşmeye meyyaldir. Bu sebeple Eagleton postmodern anlamda kötülüğü " bir çeşit aşkınlık" olarak yorumlayabileceğimizi söyler. "Her ne kadar yozlaşmış bir aşkınlık olduğunu düşünseler de, dinin hükümranlığının bittiği bir toplumda kalan tek aşkınlık"... Bir diğer ifadeyle
"Gündelik varoluş öyle garipleşmiş ve sıradanlaşmıştır ki sadece bir doz şeytanlık onu galeyana getirebilir. Hayat bayatladığında ve tatsızlaştığında, sanat bile şeytanla yardımlaşmak zorunda kalabilir (Faust örneğini düşünün) ve fark yaratabilmek için aşırılığa ve sapkınlığa akın edebilir."
Bunun için, der Eagleton günümüz dünyasında kötülük "göz kamaştırıcı"dır. Verdiği örnek de son derece çarpıcı aslında: "Küçük oğluma kötülükle ilgili bir kitap yazdığımı söylediğimde "Çok havalı" diye cevap verdi." Eaglaton bu ahlakî yanılsamayı orta sınıfın ahlaki erdemlere el atması, sıkıcılaştırıp tekdüzeleştirmesine bağlıyor. Hatta yobaz din propagandacıları ve sofu tüccarlar erdemi tutumluluk, ağırbaşlılık, iffet, perhiz, ciddiyet vs. diye tanımladıklarında kötülüğün daha çekici gelme sebebini de anlamak zor değil, diyor. Ben yaşadığım toplum içinden bakacak olursam bu cümleyi şöyle kurardım: Sadece dinin değil, hayatın özünü bile yakalamayı başaramamış, imanı havf ile reca arasında her an süren bir yolculuk olarak değil de, şartlara bağlandığında kendinden emin olunmayı sağlayan bir çeşit liman olarak gören, kuru hükümlerle insanın ahlaki ve dini bütünlüğünü oluşturabileceğini sanan, tefekkuh sahibi olmaktan uzak dindarların yanında; ideolojik saplantıları nedeniyle dünyaya at gözlüğüyle bakan, sistemin kölesi olarak her türlü dayatmayı doğru kabul eden orta sınıf "seküler"ler yüzünden de günahkarlık yahut anarşizm "moda" oldu. Oysa Eaglaton'un ifadesiyle "otoriteye nanik yapan insanlara hayranlık duysak da" aynı şey "tecavüzcüler yahut dolandırıcılar için geçerli değildir." Ama bugün, tam da bu noktada iyi ve kötünün sınırlarını neyle çizeceğiz?
İnsan hakları gibi bir çok evrensel ahlak yasasının altına imza atan toplumlar için "içeriden" bir eleştiri olarak Eagleton şunları söylüyor: " Meleksi diye tabir ettiğimiz toplumlar, politikayı, ülke insanlarını mutlu etmek için düzenlenmiş birtakım yönetimsel tekniklerin biraz ötesinde görürler. Kötülüğü de kendi hoşgörülerinin yan etkisi olarak yaşatma eğilimindedirler. Dahası sadece kötülüğü değil, star tarikatlarından dini köktenciliğe, Satanizmden New Age zırvalıklarına kadar her türlü sahte alternatifi de beslerler. İnsanların anlamla yaşamalarına olanak sağlamayan toplumlar anlamlandırma işini astroloji ve kabala gibi merdiven altı spritüellerine havale eder. Bu toplumlarda fast-food ruhsalcılığı sudan ucuzdur ve dolayısıyla her türlüsü havada kapılır. Resmi ideolojimiz meleksileştikçe ve yavanlaştıkça akılsız bir nihilizme daha teşne oluruz. Anlam furyası anlam kıtlığına yol açar."
Hal böyleyken - ve aslında içinde yaşadığımız toplumları/sistemi pek çok açıdan eleştirip başka sahte anlamlardan da bahsedebilecekken- sorumu değiştiriyorum: hayatı nasıl anlamlandıracak ve kötüyü nasıl tanımlayacağız?
Hıristiyan dünyasında olduğu gibi Doğu'da da bir mesele olarak kötülükle ilgilenilmiş elbette. Lakin bütün teodiselerin yani kötülüğü yaratma hususunda Tanrı'yı savunmaya çalışan bütün teorilerin tek tek çökmeye başlaması ve anlamının giderek cılızlaşması şeklindeki bir kırılma bizde son döneme kadar yok. Tanzimat'la birlikte bir takım sorgulamalar başlasa da Batı'daki muadillerinin karşısında o kadar naif kalıyorlar ki... Öte yandan aslında bizdeki çeşitli teodiseler bugün sadece Batı için değil, belki Müslümanlar için bile naif kalabilir. Lakin meselenin Allah'la ilgili kısmını bir kenara bırakıp - zira idrak edemeyeceklerimize dayanabilir mevzu- insana dönersek dün gece bu konuyu açtığım bir arkadaşımın yerinde tesbitiyle "iyilik ve kötülük nefsin yönleri olmaları hasebiyle insana ait bizde"... İnsan doğuştan kötü değil elbet, saf kötü diye bir şey de yok. Ama bir potansiyel olarak insan nefsinde kötü yönler var: insan fıtrattan ve adaletten sapmaya yüz tuttuğunda onu aşağı doğru çeken huylar, özellikler. Onlara "dur" demesini bilmek, hayatı anlamlandırmayla bağlantılı.. Dur demesini ve kendini tekrar ayağa kaldırmasını bilmek iman ile, aşk ile, hikmet ile hayata ve onun anlamına bağlanmakla alakalı... Dur demesini bilmek sorgulamakla, içinde yaşadığın dünyayı ve daha önemlisi kendini tanımakla, bilmekle alakalı...
Kötülüğün kaynağını, sebeplerini, kadim kötüleri ve postmodern kötüleri sorgulayarak ilerlerken kitap, ben sürekli insanın içinde barındırdığı kötülük potansiyeli ve onunla mücadeledeki sorumluluğuna vurgu yapan bir teori geliştirilmesi gerektiğini düşündüm. Zira bizde kötülük o kadar da fantastik bir şey değil. Nitekim Eaglaton'ın da kitabın sonunda aynı noktaya gelerek o yerinde tesbitini dile getiriyor (biraz dağınık, parça parça toparlayacağım):
" Kötüler yaşama sanatında kifayetsiz olan insanlardır. Aristo'ya göre yaşamak sürekli antrenman yaparak kendimi geliştirmemiz gereken bir spor gibidir. Kötüler işin bu yönünü bir türlü anlayamıyorlar. İşin doğrusu biz de öyle. Biz bu konuda Karındeşen Jack'ten sadece bir adım öndeyiz. Yaşam sanatı konusundaki kifayetsizliğimiz başka bir dünyadan gelecek misafirlere garip gelebilir. (...) İstisnasız tüm insanların bir şekilde defolu olması gerçeği New York'taki Gugenheim Müzesi'ndeki bütün resimlerin sahte olması kadar gariptir. Neticede eğer kötüler yaşama sanatında hepten beceriksizse biz de kısmen öyleyiz."
Ne yani, gerçekten kötü diyerek tiksineceğimiz insanımsı mahluklarla normal insanları aynı kefeye mi koyuyoruz? Bebek katillerini, tecavüzcüleri, işkencecileri sırf içimizde kıskançlık, hırs, açgözlülük gibi bir takım nefsî temayüller var diye kendimize yakın mı görmemiz gerekiyor?
Aslına bakarsanız "kötülüğün sıradanlığı" teorisine göre tam olarak öyle. Zira bu saydığımız adamları "hastalıklı, hayata doğuştan böyle gelmiş, insan olmaktan çıkmış, psikopat" olarak tanımlamamız onları bir nevi masumlaştırmak anlamına geliyor. Hayır, onlar insan ve tam da bu yüzden yaptıkları bize iğrenç geliyor. Yaptıkları onların - bazıları için kısmî de olsa- tercihi, bu yüzden suçlular.
Zira "korkunç eylemlerin sahipleri her zaman korkunç kişiler değildir. CIA işkencecileri kesinlikle iyi birer koca ve baba olabilir" ve aslında bütün o korkunç "kötülüklerin çoğu tembellik, korku, pintilik ve açgözlülük gibi sessiz, saygıdeğer ve şiddetten uzak sebeplerle yapılır".
"Bu bağlamda kötülük elimizi salladığımızda denk geldiğimiz bir şey olmasa da, sıradan hayatla yakından ilgilidir." "Yaşlıların emeklilik fonlarını hortumlayan veya gezegenin tamamını kirleten kişiler de genellikle iş iştir diyen yumuşak başlı bireylerdir." "Zira çoğu kötülük kurumsaldır. Bireylerin kötü niyetli eylemlerinin değil de menfaatlerin ve bazen de insanlardan bağımsız işlemlerin ürünüdür kötülük." "Kötülük türlerinin çoğu toplumsal sistemlerimizin içine işlemiştir ve bu sistemlere hizmet eden bireyler yaptıklarının ciddiyetinin farkında olmayabilirler. Öte yandan bu insanların tarihin elinde basit birer kukla olduklarını söyleyemeyiz."
Evet, insan bir kukla değildir. Özgürlük ve sorumluluk sahibidir. İster dini bir dünya görüşüne sahip olun, ister seküler şunu kabul etmemiz mümkündür: hak ve adaleti gözeterek yaşadıkça, bunun için kendimiz ve tüm sistemle mücadele ettikçe insan olmanın gereğini yerine getirmiş oluruz. "Kötü" olmaktan, "kötüye" alet olmaktan gün be gün uzaklaşmak ve"kötüyü kutsallaştırmak" yerine "iyiyi harlamak" da monoton hayatlarımıza ilaç gibi gelebilir. Sahi iyinin kolay ve sıkıcı olduğunu kim söyledi bize? Asıl havalı olması gerekeni tahttan indirmeye lüzum yok, iyi'nin de pekala bir aşkınlığı, anarşist ve ezber bozan bir tarafı, aksiyonu ve heyecanı var. Hatta belki de asıl heyecan ve aksiyon orada, hele bir başlasak kendimizi eleştirmeye...
25 Haziran 2015 Perşembe
Okulsuz Eğitim Üzerine Düşünceler 6: Kısa Kısa Notlar...
Yazıları yazarken kafamda sürekli sorular birikiyor, bazen de çözümler... Yazılara yapılan yorumlar da ne kadar farklı açılardan bakılabileceğini gösteriyor; böylece fikirler fikirlerle besleniyor: heyecanlanıyor, mutlu oluyorum. Ama bir yandan da yeni okumalar yapmam gerektiğini hissediyorum. Bu okumalardan evvel aklımda biriken birkaç kısa notu kaydetmek istiyorum:
1. Zannederim son yıllarda başlayan, benim daha ziyade sanal alem üzerinde gözüme takılan bir tartışmadır almış başını yürüyor. Veliler ve öğretmenler birbirlerine kılıç çekmişler, habire savaşıyor. Öğretmenler " Öğretmenin kral olduğu zamanlarda öğrenciydik, öğrencinin kral olduğu zamanlarda öğretmen olduk" özetinde paylaşımlar yaparken; veliler türlü türlü öğretmenlik anlayışları hakkında veryansın ediyorlar. Öğretmenlerin şikayetleri öğrencilerin saygısızlıkları ve ilgisizlikleri üzerine yoğunlaşıyor; velilerse öğretmenlerin ayrıştırıcı, ötekileştirici, baskıcı tutumlarından şikayet ediyorlar. Bu kavga ne zaman başladı, bilmiyorum. Bizim zamanımızda anneler öğretmenlerin karşısında el pençe divan dururdu. Hatta hatırlıyorum, lise son sınıfta bir arkadaşımla sistem eleştirisi yapacağım derken öğretmenlerin "baş belası" konumuna düşünce ailelerimizi çağırmışlardı. Benim annem, ne yapacağını şaşırmış özürler dilerken; arkadaşımın annesi:
- " Vallahi Hoca Hanım, bu çocuk altı yıldır benden çok sizi gördü; bir problem varsa bu bizden değil, sizden kaynaklanıyordur; çözümü de siz bulun" demişti de bir anda kahramanımız oluvermişti.
Bu tartışmaların veli açısından tezahürleri, öğretmenleri M.E.B Müdürlüklerine şikayet etmek, sürekli bir öğretmen veya okul arayışı içinde olmak, sistem hakkında afakî eleştiriler yapmak, çocuğa, onun en iyi üniversitelerde okuması için (bu bakış açısına göre hayata hazırlamak için) ne gerektiğini düşünüyorsan o türden destek sağlamak gibi şeyler... Öğretmenler açısındansa sürekli öğrencilerden şikayet halinde olmak, öğretmenlik mesleğinin kutsiliğinin hatırlanması yönünde çalışmalar yapmak, sisteme atıp tutmak, acemice kendini savunmaya çalışmak şeklinde tezahürleri var... Ben tartışmanın iki tarafı için de aynı şeyi düşünüyorum: zihnimizin bağlarını koparmakta güçlük çekiyoruz...
2. Zihnimizin bağlarından kopmaktan kastım bir zamanlar bizim de mottomuz olan " öğretmenler öğrenciliklerini unutuyorlar" meselesinden yahut velilere bir itiraz olarak yükselen " öğretmenler de insan" çağrılarından daha derin bir şey. Her insanın bir meşrebi, fıtrî eğilimleri, farklı ailevi ve kültürel yapıları, tecrübelerinden yola çıkarak oluşturduğu farklı karakterleri var. Yıllar geçtikçe şekilleniyor ve hayata o "şekil"de bakmaya başlıyoruz. Örneğin, benim için sınıf içinde öğretmene yahut arkadaşlarımın haklarına saygısızlık olarak kabul edilebilecek bir davranış gerçekleştirmek son derece anti-demokratik ve gayri-ahlaki bir şeydi. Öğretmen olduğumda sınıftaki öğrencilerden böyle tavırlar gördüğümde hemen içimden şöyle geçerdi: " Şimdiki gençler çok saygısız arkadaş, biz böyle miydik?" Ama muhtemelen arkadaşlarıma sorsanız ben de "inek"in teki ve sınıfta çok konuşan biri olmamama rağmen konuştuğumda "öğretmenin ilgisini çekmek" için konuşan bir ukala dümbeleğiydim. Bu, bizim gibi "inek"lere göre nispeten özgür düşünceli arkadaşların öğretmen olduklarında öğrencilik günlerini unuttuklarını sanmıyorum lakin zannediyorum - birkaç örnek biliyorum ama genelleyemem, sadece zannediyorum- ki "öğretmenin ilgisini çekmeye" yönelik hareketler gördükleri öğrencilere antipati besliyorlardır.
Veliler çocukları okul çağına geldikleri andan, öğretmenlerse mesleklerine başladıkları andan itibaren bir girdabın içine çekiliyorlar. O zamana kadar kişilikleri fıtrî yahut tecrübî nasıl şekillendiyse ona göre bir konum alıyor ve sistemi orasından burasından eleştirmeye başlıyorlar. Bu noktada sistemin içinden geliyor olmak ciddi bir muamma oluşturuyor. Zira empati kurmak, sınırlarımızı zorlamaktan zordur. Etiketler bizim düşüncelerimizi şekillendirir. Fıtrat itibariyle sorumluluk duygusu ön planda olan, öğrencilik yıllarında bir kez bile kopya çekmeye yeltenmemiş öğretmenler kopya girişimlerine karşı son derece "atar"lı olabilir, meseleyi hemen "ahlaki problem" olarak yorumlayabilirler; eleştirel gücü tepkisel olarak eyleme dönüşebilen daha özgür ruhlu, öğrencilik yıllarında da bir şekilde kopyaya bulaşmış öğretmenler ise nispeten müsamahakar davranırken öğrencilere şunları söyleyebilirler: " Arkadaşlar biz de kopya çektik ama sonunda baktık ki bize faydası yok"..Lakin iki tip öğretmenin de kopya çekme ihtiyacının nereden geldiği üzerine özgür ve derinlikli düşünebildiğini sanmıyorum. Bugün düşündüğümde kopya çekmeyi, sistemin size dayattıklarına karşı bir tepki, bir karşı koyuş, bir nefes almaya çalışma hamlesi olarak yorumlayabilirim. Lakin dün kopya çekmek benim için öğretmenin emeğine karşı bir saygısızlık, göz göre göre yapılıyorsa laubalilik, kendine ihanet idi... Muhtemelen o sırada kendi çocuğumu böyle bir girişimde bulunduğu için bana şikayet etseler kulaklarıma kadar kızarırdım. Başka bir velinin içinden ise öğretmenin otoritesini sorgulayıcı düşünceler geçebilir.
Sistem içerisinde yıllar geçirirken kendimizi koruyucu, nefes almamızı sağlayıcı, kızgınlıklarımızı ve kırgınlıklarımızı giderici, isyanımızı dile getirmeyi sağlayıcı bir takım yollar keşfederiz. Yarın öbür gün başka bir rolle sisteme yeniden dahil olduğumuzda ise bu yollar bizde önyargıya neden olur. Sistemin aksak taraflarını gidermede bu yolları kullanır, sorunun öğretmen, öğrenci, veli yahut müfredat, yöntem, tutum her neyden kaynaklandığını düşünüyorsak onu eleştirmekle işe başlarız. Sistem kanımıza öyle işlemiştir ki kendi karakterimiz ve tecrübelerimizle ne açıdan bakıyorsak, onu o açıdan tamir etmeye uğraşırız ama sanki bir şeyler bizi hep tutar, hep sınırlarımız vardır. Bu minvalde sırf bu sınırlardan kurtulmak için bile olsa "okulsuzluk" fikrinin teorik ve pratik olarak tartışılması gerektiğini düşünmekteyim. Sadece Türk Eğitim Sistemi'ni değil, "okul" kavramından anladıklarımızı da tartışmaya açmadıkça, farklı alternatiflerin olabileceğini en azından hayal etmedikçe, ıslah çabalarının da öğretmen-veli çatışmalarının ötesine geçebileceğinden emin değilim. Sonunda her bir anne-baba kendi tarzında yürüyecekse de bu yolu, ister sistemle kesişen, ister hiç kesişmeyen alternatif çözümler bulacaksa da öncelikle tartışılabilecek şeyleri tartışmaya açtığımızdan emin olmalı, öyle değil mi?
3. Okulsuzlukla ilgili teorik ve pratik yaklaşımlar çok çeşitli... Bunda bir çok şeyin etkisi var: karakterlerimiz, tecrübelerimiz, dünya görüşlerimiz, hayata bakış açılarımız, beklentilerimiz vs. Bu yazılarda neyi neden nasıl öyle düşündüğüme dair fikir vermesi açısından geçmiş tecrübelerimden bahsetmekle birlikte kendi özelimde oğlum için düşlediğim yahut planlamaya başladığım "okulsuzluk tarzı"ndan bahsedemiyorum. Bunun sebebi de yazıları öncelikle kendi zihnimdeki bağlardan kopabilmek için çoğulcu bir tartışma zeminine oturtabilmeyi istemem... Zira kafamda bolca soru ve bu sorulara dair cevaplar ve "acaba beni bir daha dönüşü olmamak üzere motive edecek, beni güçlendirip belki daha ciddi dönüşümler sağlayacak netlikte cevaplar bulabilir miyim?"e dair umutlar var...
2. Zihnimizin bağlarından kopmaktan kastım bir zamanlar bizim de mottomuz olan " öğretmenler öğrenciliklerini unutuyorlar" meselesinden yahut velilere bir itiraz olarak yükselen " öğretmenler de insan" çağrılarından daha derin bir şey. Her insanın bir meşrebi, fıtrî eğilimleri, farklı ailevi ve kültürel yapıları, tecrübelerinden yola çıkarak oluşturduğu farklı karakterleri var. Yıllar geçtikçe şekilleniyor ve hayata o "şekil"de bakmaya başlıyoruz. Örneğin, benim için sınıf içinde öğretmene yahut arkadaşlarımın haklarına saygısızlık olarak kabul edilebilecek bir davranış gerçekleştirmek son derece anti-demokratik ve gayri-ahlaki bir şeydi. Öğretmen olduğumda sınıftaki öğrencilerden böyle tavırlar gördüğümde hemen içimden şöyle geçerdi: " Şimdiki gençler çok saygısız arkadaş, biz böyle miydik?" Ama muhtemelen arkadaşlarıma sorsanız ben de "inek"in teki ve sınıfta çok konuşan biri olmamama rağmen konuştuğumda "öğretmenin ilgisini çekmek" için konuşan bir ukala dümbeleğiydim. Bu, bizim gibi "inek"lere göre nispeten özgür düşünceli arkadaşların öğretmen olduklarında öğrencilik günlerini unuttuklarını sanmıyorum lakin zannediyorum - birkaç örnek biliyorum ama genelleyemem, sadece zannediyorum- ki "öğretmenin ilgisini çekmeye" yönelik hareketler gördükleri öğrencilere antipati besliyorlardır.
Veliler çocukları okul çağına geldikleri andan, öğretmenlerse mesleklerine başladıkları andan itibaren bir girdabın içine çekiliyorlar. O zamana kadar kişilikleri fıtrî yahut tecrübî nasıl şekillendiyse ona göre bir konum alıyor ve sistemi orasından burasından eleştirmeye başlıyorlar. Bu noktada sistemin içinden geliyor olmak ciddi bir muamma oluşturuyor. Zira empati kurmak, sınırlarımızı zorlamaktan zordur. Etiketler bizim düşüncelerimizi şekillendirir. Fıtrat itibariyle sorumluluk duygusu ön planda olan, öğrencilik yıllarında bir kez bile kopya çekmeye yeltenmemiş öğretmenler kopya girişimlerine karşı son derece "atar"lı olabilir, meseleyi hemen "ahlaki problem" olarak yorumlayabilirler; eleştirel gücü tepkisel olarak eyleme dönüşebilen daha özgür ruhlu, öğrencilik yıllarında da bir şekilde kopyaya bulaşmış öğretmenler ise nispeten müsamahakar davranırken öğrencilere şunları söyleyebilirler: " Arkadaşlar biz de kopya çektik ama sonunda baktık ki bize faydası yok"..Lakin iki tip öğretmenin de kopya çekme ihtiyacının nereden geldiği üzerine özgür ve derinlikli düşünebildiğini sanmıyorum. Bugün düşündüğümde kopya çekmeyi, sistemin size dayattıklarına karşı bir tepki, bir karşı koyuş, bir nefes almaya çalışma hamlesi olarak yorumlayabilirim. Lakin dün kopya çekmek benim için öğretmenin emeğine karşı bir saygısızlık, göz göre göre yapılıyorsa laubalilik, kendine ihanet idi... Muhtemelen o sırada kendi çocuğumu böyle bir girişimde bulunduğu için bana şikayet etseler kulaklarıma kadar kızarırdım. Başka bir velinin içinden ise öğretmenin otoritesini sorgulayıcı düşünceler geçebilir.
Sistem içerisinde yıllar geçirirken kendimizi koruyucu, nefes almamızı sağlayıcı, kızgınlıklarımızı ve kırgınlıklarımızı giderici, isyanımızı dile getirmeyi sağlayıcı bir takım yollar keşfederiz. Yarın öbür gün başka bir rolle sisteme yeniden dahil olduğumuzda ise bu yollar bizde önyargıya neden olur. Sistemin aksak taraflarını gidermede bu yolları kullanır, sorunun öğretmen, öğrenci, veli yahut müfredat, yöntem, tutum her neyden kaynaklandığını düşünüyorsak onu eleştirmekle işe başlarız. Sistem kanımıza öyle işlemiştir ki kendi karakterimiz ve tecrübelerimizle ne açıdan bakıyorsak, onu o açıdan tamir etmeye uğraşırız ama sanki bir şeyler bizi hep tutar, hep sınırlarımız vardır. Bu minvalde sırf bu sınırlardan kurtulmak için bile olsa "okulsuzluk" fikrinin teorik ve pratik olarak tartışılması gerektiğini düşünmekteyim. Sadece Türk Eğitim Sistemi'ni değil, "okul" kavramından anladıklarımızı da tartışmaya açmadıkça, farklı alternatiflerin olabileceğini en azından hayal etmedikçe, ıslah çabalarının da öğretmen-veli çatışmalarının ötesine geçebileceğinden emin değilim. Sonunda her bir anne-baba kendi tarzında yürüyecekse de bu yolu, ister sistemle kesişen, ister hiç kesişmeyen alternatif çözümler bulacaksa da öncelikle tartışılabilecek şeyleri tartışmaya açtığımızdan emin olmalı, öyle değil mi?
3. Okulsuzlukla ilgili teorik ve pratik yaklaşımlar çok çeşitli... Bunda bir çok şeyin etkisi var: karakterlerimiz, tecrübelerimiz, dünya görüşlerimiz, hayata bakış açılarımız, beklentilerimiz vs. Bu yazılarda neyi neden nasıl öyle düşündüğüme dair fikir vermesi açısından geçmiş tecrübelerimden bahsetmekle birlikte kendi özelimde oğlum için düşlediğim yahut planlamaya başladığım "okulsuzluk tarzı"ndan bahsedemiyorum. Bunun sebebi de yazıları öncelikle kendi zihnimdeki bağlardan kopabilmek için çoğulcu bir tartışma zeminine oturtabilmeyi istemem... Zira kafamda bolca soru ve bu sorulara dair cevaplar ve "acaba beni bir daha dönüşü olmamak üzere motive edecek, beni güçlendirip belki daha ciddi dönüşümler sağlayacak netlikte cevaplar bulabilir miyim?"e dair umutlar var...
22 Haziran 2015 Pazartesi
Cioran: Parçada Hakikat Vardır...
Hayatımdaki kargaşa yerini sükunete bıraktığından; doktorayı bıraksam mı bırakmasam mı, yeni bir işe girsem mi girmesem mi, nereye nasıl taşınsak vb. ikilemler çözüldüğünden beri kendime yeni bir yol çizmeye uğraşıyorum. Sakinim, huzurluyum, kafam rahat... Böyle süreçlerin en büyük getirisi rahat rahat okuyabilmektir. Hala devam etmekte olduğunu düşündüğüm lakin bir türlü kafamı toparlayıp gerisini getiremediğim okulsuzlukla ilgili fikirlerin ne kadar haklı olduğunu da bir kez daha anlıyorum. Şu anda doktoraya devam ediyor olsaydım 3-4 aydır devam eden serbest okuma sürecinin yerini çok teknik ve zorlu bir okuma süreci alacaktı; okumam gerekenlerle okumak istediklerim çakışacak, okumak istediklerimi okurken vicdan azabı çekip okumam gerekenleri okurken gönlümün yan taraftaki kitaplara kaydığı duygusuyla bunalacaktım. Akademideki arkadaşlar beni çok iyi anlayacaklardır :)
Hasılı üç dört ay evvel zengin bir kütüphanesi olan arkadaşıma uğradım, okumak istediğim kitapları çantama doldurup eve döndüm. Hemen o akşam yüklü bir kitap siparişi verdim internetten, onlar da üç dört gün içinde elime ulaştı. Kitapları masanın üstüne dizdim, canımın istediği yerden başladım. Bunu uzun süredir yapamamıştım, zira hep sistemli okumalar yapmak zorunda kaldığım süreçlerden geçtim son yıllarda... Şimdi bir ordan, bir burdan okurken son derece keyif alıyorum. Aslında örneğin, Okulsuz Toplum'u okuduktan sonra başka kitaplarla konunun devamını getirmek istiyorum, zira şu aralar en çok ilgilendiğim, en çok üzerinde düşündüğüm konu o ama yine de özgür takılmanın keyfini biraz daha sürmenin sakıncası yok, diye rahatımı bozmaktan vazgeçiyorum. Bu sebeple birkaç gün önce masanın üstündeki yığından bir kitap çektim: karşıma Cioran'ın söyleşileri çıktı... Haydi bismillah, dedim başladım...
Cioran, ergenlik dönemi yazarlarımdan... Çürümenin Kitabı, Burukluk vs... O dönemin evet, evet, evet deyu deyu okuduğum "put"larından biri... Söyleşiler'in birkaç on sayfasını okuduktan sonra daha önce yaşadığım bir duyguyu yaşadım, beğenerek okuduğum adamların zamanı gelince hayal kırıklığı yaratması duygusu... Hani derler ya özellikle bazı kitaplar için, çocuklukta, ilk gençlikte ve orta yaşlılıkta okunmalı diye... Belki bunu biraz genelleştirip bizi bir şekilde etkilemiş, belki şekillendirmiş yazar ve kitaplar için uygulamak lazım. Zira insan ne çok değişiyor, ne çok şeyden vazgeçip ne çok yeni şeyle karşılaşıyor... Demem o ki ilk sayfalardan sonra bu yazıya koyacağım adı belirledim: Bir Ergenlik Putunun Daha Yıkılışı: Cioran Aslında Kimdi? Maksadım ağır bir eleştiri yazmaktı.
Lakin sonrasında birkaç söyleşide dile getirdiği bir fikrine takıldım Cioran'ın. Kaç gündür aklımda evirip çeviriyorum ve diyorum ki yıkılmış yıkılmamış ne önemi var, bu adam bir konuda haklı arkadaş: Hakikat parçadadır... Ama nerede, hangi koşullarda? İşte bu yazının çıkış hikayesi de böyle başladı:
***
Felsefenin hala nasıl bir anlamı olabilir, sorusuna şöyle cevap veriyor Cioran:
" Felsefenin artık sadece parça halinde mümkün olduğuna inanıyorum. İnfilak biçimiyle. Bir bölümden sonra bir ötekini hazırlamak, bunu kitap biçimine sokmak artık mümkün değil. Bu anlamda Nietzsche muhteşem bir kurtarıcı oldu. Akademik felsefe üslubunu sabote eden, sistem fikrine saldıran o oldu. Kurtarıcı oldu, çünkü ondan sonra her şey söylenebilir. Şimdi hepimiz parçacıyız, görünürde düzenli olan kitaplar yazdığımızda bile... Uygarlık üslubumuza da uyuyor bu."
20. yüzyılın felsefesinin kadim felsefeyi eleştirisinde en büyük payı bu düşünce alır: Sistem mi? Ne sistemi? Ah, felsefenin çelişkilerle dolu sistemleri... Kierkegaard, Nietzsche, hatta önce sistem kurmaya çalışıp sonra "Bu iş böyle olmuyor arkadaş" deyu yoldan sapan Heidegger bile... Hep aynı eleştiriyi yapar: Sistem düşüncesi bir yalandan ibarettir.
Bir filozoftan çok bir yazar olan Cioran meseleyi çok pratik bir açıdan açıklıyor, dürüstlük... "Birisi", diyor; "hangi konuda olursa olsun, kırk sayfalık bir deneme yazmaya giriştiğinde, önceden saptanmış bazı doğrulamalardan yola çıkar ve onlara mahkum kalır. Bir tür dürüstlük anlayışı onu, bir yandan bu doğrulara riayet ederek kendisiyle çelişkiye düşmeden sonuna kadar gitmeye mecbur eder, bununla birlikte ilerledikçe, metin onu başka yönlere çeker ve bunları reddetmek zorundadır, çünkü çizdiği yoldan uzaklaştırırlar. Kendi kendimize çizdiğimiz bir çemberin içinde kapalı kalırız. (...) Bütün yapılandırılmış düşüncelerin faciası buradadır: çelişkiye izin vermemek. Sahteliğe böyle düşülür, tutarlılığı korumak için kendi kendine yalan söylenir. Buna karşılık, eğer parçalar üretilirse, bir gün içinde hem bir şey hem de onun aksi söylenebilir. Niçin? Çünkü parça, farklı bir tecrübeden gelir ve hakiki tecrübelerdir bunlar. Esastırlar. (...) Parçalar halindeki bir düşünce, tecrübenizin bütün vechelerini yansıtır, sistemli bir düşünce ise sadece bir vecheyi yansıtır... Nietzsche'de, Dostoyevski'de ihtimal dahilindeki bütün insanlık tipleri, bütün tecrübeler ifadelerini bulmuşlardır. Sistemde ise sadece denetleyici konuşur, şef konuşur. Bunun içindir ki sistem totaliterdir, oysa parça halindeki düşünce özgür kalır."
Cioran'ın bahsettiği bu hali çokça yaşamışımdır. Bir şey düşünmeye başlamışımdır, hakkında okudukça, düşündükçe mesele dallanır budaklanır. Farklı farklı açılardan ele almak isteyince düşündüklerim kendi içinde çelişmeye başlar. Hangi taraftan ortak nokta bulup birleştireceğimi şaşırırım. Sonunda o farklı bakış açıları birbirlerinin içine girerek sistemli bir bütünlük arzetmeye başlar lakin artık o parçalar hakikatten kopmuş; kendi içlerindeki derinlik kaybolmuş olur. Kendi içinde ikinci, üçüncü, dördüncü bilinçleriyle yaşayan; yani bir şekilde kendi düşüncelerini kontrolden geçiren, haklılık payını, niyetini, samimiyetini sürekli sorgulayan insanlar sistemli bütün kurmakta zorlanırlar. Öyle ya, ya dürüstlükten hatta hakikatten ödün vereceksin yahut bütünlükten...
Bunu hayat biçimlerimize uyarladığımızı düşünelim. Mevcut şartlar altında acayip bir hayat bizim ki... Kendimizi nasıl tanımlayacağımızı, nerede konumlandıracağımızı şaşırıyoruz bazen. Bir yerinden illa ki moderniz ama moderne karşı mücadele halindeyiz; müslümanız ama pratikte çoğulcuyuz, çoğulcuyuz ama ta derinlerde ümmetçiyiz; hayat tarzımız seküler ama iman sahibiyiz, imanı bu hayatın neresine oturtacağız, nereye ne kadar sokulacak; geleneğe bağlıyız ama geleneği eleştiriyoruz, hatta ona karşı savaş halinde olduğumuz durumlar var, bi' dur diyoruz; yahut anarşistiz ama bir yerde insan düzen arıyor, onu nerede temellendireceğiz, falan filan... Hasılı bir şekilde hayatımızı bir sistem halinde kurmanın imkanı yok gibi. Temellerimiz artık sarsılmış. Gelenek kendiliğinden iyi ve kötü olanı birbirinden ayırt edemez olmuş; kötü ve çirkin bir yerde elenip geride kalmıyor, malesef beşer olmaklıkla ilgili durumlar sebebiyle hep ileriye taşınıyor; iyi ve güzel olan özünü ve anlamını kaybederek yola devam ediyor, devam ediyor ama artık bambaşka bir hale bürünmüş oluyor. Herkes her konuyu başka bir açıdan ele alıyor, herkes "bir açıdan haklı" hale gelmiş...
Gerçekte Cioran'ın dediği gibi "parçada daha çok hakikat vardır". Ama bunun sebebi hakikatin parçalı olması değildir. Hakikat bir bütündür ve sanıyorum kendi içinde muhteşem bir ahengi de vardır. Lakin biz parçayı kalbimizle hissederek yaşarız; bütünü ise daha ziyade zihnimizle düşünerek tamamlamaya çalışırız. Oysa herşeyden önce insan bir bütündür ve bu bütünlük akıl-kalp dengesi içinde şekillenir. Hakikat tecrübededir ve tecrübede akıl, his ve eylem işbirliği içindedir. Akıl, his ve eylemin işbirliğini sadece parça parça hissedebilmemiz ise zannediyorum yaşam biçimlerimizin genetik kusurlarından kaynaklanmaktadır. Biz tarihin en kafası karışık çocuklarıyız, tüketme ile üretmek arasındaki ilişkiyi kavrayamayan hilkat garibeleri... Yiyeceği, içeceği, doğayı, teknolojiyi, bilgiyi ve hatta eylemi tüketerek varolabildiğini sanan sefil insanlar... Üretmek yaşam biçimimizin genetik kodlarında yok sanki.. Bilgiyi "başka"sında kusur görebilmek; "hikmet"i kendi bildiklerimizden ibaret sanmak; fikretmeyi sürekli başkasıyla cedel/ mücadele halinde olmak olarak tanımlıyoruz. İnsanın en yüce fikrî eylem ve erdeminin eleştirmek ve sorgulamak olduğunu iddia ediyoruz mesela... Oysa bilgi/fikir "ol"abilmeyi sağlayan bir eyleme dönüştükçe derinleşir. Hikmet, insanlar arasında muaveneti sağlayacak eylemsel bir güce sahip olunca hikmettir. Yani aslolan sorgulamak, eleştirmek değil, üretebilmek, ürettiklerinle dönüşebilmektir; diğerleri onun araçları sadece...
Parçanın hakikati buradadır, senin, benim, onun "varolarak" (yani salt yaşayarak değil, akılla, kalple, eylemle bizzat burada varolarak) idrak ettiğimiz hakikatler; önce kendi içinde, sonra başkasının parçalarıyla birleşir ve bizi "insan" kılar. Parçada hakikat vardır çünkü tek başımıza parçayı var kılabiliriz. Bütün ise zaten vardır, oradadır, biz varoldukça onun içine girer, onu idrak ederiz.
Parçanın hakikati buradadır, senin, benim, onun "varolarak" (yani salt yaşayarak değil, akılla, kalple, eylemle bizzat burada varolarak) idrak ettiğimiz hakikatler; önce kendi içinde, sonra başkasının parçalarıyla birleşir ve bizi "insan" kılar. Parçada hakikat vardır çünkü tek başımıza parçayı var kılabiliriz. Bütün ise zaten vardır, oradadır, biz varoldukça onun içine girer, onu idrak ederiz.
15 Haziran 2015 Pazartesi
Okulsuz Eğitim Üzerine Düşünceler 5: Türkiye Gerçekleri
Video, İstanbul'un Kuşçuları belgeselinde Arnavut Şevket isimli kuşçu abimizin konuştuğu dakikaları derleyen bir video. Arnavut Şevket, Üsküdar doğumlu meşhur kuşçulardan biri, İstanbul'da tanınır, bilinir. Bu videodan sonra maalesef farklı bir meşhuriyet kazandı, Çipetpet Abi diye tanınıyor. Videoyu yine atlaya atlaya izleyebilirsiniz, zaten niçin buraya koyduğum anlaşılacaktır. Ve ben yine soracağım: Okul sizin çocuğunuza -herhangi bir alanda- bu abimizdeki tutkuyu verebilir mi?
Bir iki ay kadar evvel okulsuzluk mevzusunu açtığım okul çağında çocuğu olan bir dostum: " Yahu biz de çok tedirginiz, ne yapacağımızı şaşırdık okulla ilgili. Ama eşim en sonunda dedi ki: 'Biz de bu ülkenin okullarında büyüdük, ne oldu? Sonuçta bir yerden sonra maddi ve manevi kaçabilmeyi başardık.' Böyle düşünüp rahatlıyoruz şimdi"... Bu cümle üzerine de çok düşünüyorum, hakikaten kaçabilmeyi başardık mı? Biraz da bunun muhasebesini yapayım:
Üniversitedeyken tamamen özel bir kursta dersler verirdim. Kursun talebeleri bir takım sebeplerden ilkokuldan sonra okulsuz yetişmiş arkadaşlardı. Çoğunun yaşı 18 üstü... Ben dil dersi verirdim, başka hocalardan da başka dersler alırlardı. Bu arkadaşlarda beni en çok şaşırtan şey: müthiş sorgulama kabiliyetleri ve sorularının gücüydü. Karşılarına kim çıkarsa çıksın merak ve hayretle sorular sorarak ne öğrendiklerinin iyice idrakine varmaya çalışıyorlardı.
Yazıyı yazarken, hazır okulsuz eğitimle büyümüş arkadaşlardan bahsettim, hepsi dışarıdan liseyi tamamladı, bazıları üniversite okuyor, neden onlara sormuyorum diye düşündüm. İçlerinde bir tanesi, halen benim okuduğum fakültede örgün eğitime devam ediyor. Aradım ve sordum: " Bu kıyası en güzel sen yapabilirsin. Sen diğerlerinden farklı mısın? Fakülteden ne umdun, ne buldun?" Diyalogumuzu hatırladığım kadarıyla ve onun izniyle buraya ekliyorum:
- Hocam, şöyle söyleyeyim, fakültedeki arkadaşlarla aramda büyük bir fark olduğu muhakkak. Ama bu okulsuz bir geçmişten gelmemle mi alakalı yoksa yaş itibariyle onlardan büyük olduğumdan mı bilmiyorum.
- Yaş değil de yaşanmışlıklar diyebilir miyiz?
- Bilmiyorum Hocam, yaşı da göz ardı etmemek lazım. Çoğuyla aramda 6-7 yaş fark var. Ama tabi ben 24 yıllık hayatıma pek çok tecrübe sığdırdım. Bir kere ciddi bir vakıf tecrübem var. (Arkadaşlara ders verdiğim kurs bir vakfa bağlıydı ve arkadaşlar bu kursu bitirince vakfın çeşitli kademelerinde çeşitli görevler üstleniyorlardı. O da vakıfta aktif öğretim teknikleri üzerine çalışıyormuş.) Onlarsa liseden mezun olup kendilerini fakültede bulmuşlar.
- Peki ne gibi farklar var?
- Bir kere ben neyi ne kadar öğrenmem gerektiğini çok iyi anlıyorum. Onların derdi daha ziyade her şeyi öğrenmek, sınavlardan her seferinde 100 almak. Gerçekten de her şeyi öğreniyor ve biliyorlar. Ama bir mecliste, hatta internetteki grubumuzda ilmî, güncel herhangi bir konuda tartışma açılsa görüyorum ki yorum yapmaktan acizler. Çoğu hiç sesini çıkarmıyor bile. Bazıları tartışma adabından habersiz. Edindikleri bilgileri yorumlayıp bir fikir üretemiyorlar.
- Evet neyi niye öğrendiğinizi idrak etmeye çalışmak benim de farkettiğim bir özelliğinizdi. Başka?
- Bir diğeri fakülteye geldiğimde "Aman Allah'ım işte profesörler, hocalar, ne kadar da harika" gibi bir hisse kapılmıştım. 3 ay sonra büyük bir hayal kırıklığına uğradım. Çok kıymetli hocaların yanında artık derslerine girmek istemediğim pek çok hoca mevcut. Lakin diğerleri her şeyi öğrenme derdinde kimin ne olduğunun ayırdına varamıyorlar. 4. sınıfa gelip hala "ayılamayan" var.
- Peki geçmişe dönüp baktığında ne görüyorsun?
- Bizim derdimizi biliyorsun, çok sıkıntı çektik Hocam. Bir sürü mücadele verdik. O dönemden en çok hatırladığım şey özellikle genel kültür konularında dışarıda yaşadığım eziklik duygusuydu. Böyle konular açıldığında genellikle susmayı tercih ederdim. Sonra üniversiteye hazırlanmak için dersaneye gittim, bu bilgileri öğrendim ve rahatladım.
- Sizin eğitiminiz bu yönde olmadığı için böyle hissetmen normal. Belki birileri size kapılar açsaydı genel kültür dediğin konularda da çalışmalar yapsaydın hiç bu sıkıntıyı yaşamayacaktın.
-Elbette hocam, mesele bu zaten. Bu konuda bir yönlendirme olmadı, böyle bir eğitim almadık. Bir de kendi kendine öğrenmek biraz mücadele istiyor. Mesela ben bir hocadan öğrenirken daha rahat anlıyorum, dersi derste öğrenmek kolayıma geliyor. Yıllarca kendi çabalarımızla öğrenmeye çalışırken çok yorulmuşuz.
- Peki yine soracağım, geri dönüp baktığında okullu olmak ister miydin?
- Sanırım sadece üniversiteye vaktinde gelmek isterdim Hocam.
Öte yandan kendisinin de farkettiği merak ve hayreti unutmamanın, ayıklayıp posasını atmanın, kuru bilgiyi yorumlayarak eyleme dönüştürebilmenin önemli bir kazanım olduğunu düşünüyorum. Bu arkadaşlarla çalıştığım dönemde Robert Kolej'de okuyan, yaşı onlardan çok az daha küçük bir özel ders öğrencim vardı, çok kapasiteli bir arkadaştı, ne söylüyorsam alma derdinde derste eli ayağı birbirine dolanırdı. Bir gün dayanamayıp: "Hocam özür dilerim, okulda ders dili İngilizce, sizin yanınıza gelmeden önceki son derslerim ise Almanca. Buraya geldiğimde hem çok yorgun oluyorum, hem de kafam karışıyor, bocalıyorum", dedi. Bilmiyordu ki ben de Türkiye'nin en iyi okullarından birinde okuyan öğrencimle, zorunluluktan okulsuz eğitim alan arkadaşlar arasındaki bu müthiş farkı anlayamıyorum, bocalıyorum. Burada bir kabiliyet eksikliğinden bahsetmek mümkün değil, bu bir tavır meselesi. Kolejli arkadaş bu dili öğrenmek istiyorsa ağzımdan çıkan her şeyi bilmesi gerektiğini düşünüyordu, gerisinin önemi yoktu.
Sonraları bu durumu çok sorgulamıştım. Ne öğrendiğimin, niye öğrendiğimin, nasıl öğrendiğimin farkında olmadığım zamanlarda dersleri sorgulayan arkadaşlarım olurdu yanımda. "Yahu bu bilgi bizim ne işimize yarayacak"cılar; "Geç bunları Hocam, bizim kafamız bu kadar karışık değil"ciler... Ben de içten içe bu arkadaşlara hep kızar; "bir bilginin illa gündelik hayatta bir karşılığı mı olması lazım" yahut "kafan karışık değilse biraz karışsın, belki iyi gelir", gibi laflar ederdim. Bana göre "okulun ya da öğretmenin bir önemi yoktu, mesele konunun özünü kavramaktı. Mesele öğrenmeye tutkun olmaktı. Öyleyse hata bizdeydi, okulda değil. Bizler tembelliğimizden şikayet etmeye çok meyilliydik, oysa bize ne öğretilirse kaparsak bunu kendi yararımıza dönüştürebilirdik." Hasılı kolejli öğrencimin hastalığı bende de vardı. Ama sonra bir şey oldu, dünyayla ilgili, çok teknik, teorik meselelerde bile okulda aldığım derslerin, bırak gündelik hayatı benim zihinsel dünyamda bile bir karşılığı olmadığını farkettim. Ben bana anlatılan bu şeyleri merak bile etmiyordum ki! Merak etmeyi unutmuştum. Ben bunların işleyiş biçimine hayret etmiyordum ki! Hayret etmeyi unutmuştum. Merak ve hayretsiz öğrenme tutkusu olur mu?
Herhangi bir şey, ilkokuldan itibaren önce kabaca, sonra giderek geliştirilerek şırıngayla enjekte eder gibi salt bilgiye dönüştürülmüş kafamda, normalleştirilmiş ve hayattan koparılmış; dahası sürekli aynı şeyler tekrar edilmiş, üstüne merakımı uyandıracak tek bir şey söylenmemiş. Bu o kadar genel bir kural ki geri dönüp baktığımda okulda neredeyse hiç şaşırdığımı hatırlamıyorum. O kadar katı, kuru ve zevksiz bir süreçti ki bu, sonraları merak ve hayreti keşfettiğimde sırf heyecanlanabilmek için uç noktalara savruldum. Merak ve hayretimin giderek artmasını istercesine inadına inadına alakasız şeyler okudum durdum. Uzun süre fikrî anlamda sınırlarda yaşadım. Sınırlarda yaşayınca tutkunuz olmaz, sadece heyecanınız olur ve bir gün söner gider. Tutku istikrarlıdır. Hasılı okulun benden çaldığı bu şeyleri geri kazanmam ve yolumu bulmam uzun yıllarımı aldı, hala da tam olarak geri almış değilim ve düşünüyorum: Acaba gerçekten kaçabildim mi?
Yolunu çizmek, ona tutkuyla bağlı olmak, keyifle devam ettirmek, gittikçe derinleşmek, derinleştikçe huzura ermeye başladığını hissetmek, bazen düşüp yeniden başlamak, bazen bir ayrıma gelip tercihler yapmak ama hep içinde bir şeylerin daha iyiye doğru gittiğini hissetmek; siz hiç okulda böyle şeyler hissettiniz mi? Ben hep kafası karışıktım okulda, hep isyankar, hep bunalımda, hep daldan dala atlayan, hep bir şeylerin eksik olduğunu hisseden, düştüğünde kalkmakta güçlük çeken, yol ayrımında ne yapacağını şaşıran ve bir türlü huzur bulamayan... Bütün bunlara rağmen diyelim ki bir yerden sonra kaçabilmeyi başardım, artık değişmesi gereken bir şeyler yok mu?
Dünya zorluklarla dolu bir yer... Bazıları salt mücadele olduğunu iddia ediyor. Bazıları imtihan... Hatta bazıları anlamsız. Bir şekilde önünüze engeller çıkıyor ve aşmak zorunda kalıyorsunuz. Bir şekilde kendinize giden yolun önü kesiliyor, başka yollar bulmak zorunda kalıyorsunuz. Bu tarih boyunca böyle olmuştur: ata kültürleri, savaşlar, zalimler, ideolojiler, sistemler, gelenekler, insanın kendi gafleti... Ama sanırım her geçen gün şunu daha iyi farkediyoruz: Dünya giderek daha iyi bir yer haline gelmiyor. Her geçen gün bir şey daha anlamını yitirirken, inandığımız değerler her ne ise, insan olmak için ne gerektiğini düşünüyorsak onlara sahip çıkmamız gerekiyor. Buna bir sistemle mücadele gibi bakmaya bile gerek yok, bu kendimizin varolma yolculuğu... Bizim varoluşumuz çocuklarımızın varoluşuyla daha anlamlı hale gelmiyor mu? Bizim kaldığımız yerden onların devam etmesi için çabalamak varken, neden onların da ta en başından başlamasına müsaade edelim? Belki onların yitip gitmesine izin vermemekle kendi yitiklerimizi de bulma fırsatı buluruz, ne dersiniz?
13 Haziran 2015 Cumartesi
Okulsuz Eğitim Üzerine Düşünceler 4: Geçmişten Örnekler...
Grupta gördüğüm kadarıyla okulsuz eğitim denince anne-babaların aklına ilk gelen sorulardan bir tanesi şu: Peki ama çocuğumuz için hayatı kendiliğinden öğrenip büyüyeceği sosyal ortamı nasıl bulacağız? Özellikle büyük şehirlerde yaşayanlar için tamamen kendi içine kapanmış, fazlasıyla toplumdan soyut hayatlar söz konusu... Tamam, okulsuz eğitim fikri falan güzel de bir de Türkiye gerçekleri var. Bu durumda ne yapacağız?
Bu soruyu soranlardan biri de değerli bir dostum idi. Doğrusu ona verdiğim cevapların hepsi kurgulanmış yapay çözümler oldu. Tabii olarak gelişen sosyal ortam örneklerim ise hep geçmiştendi. Doğrusu daha o gün grupta "doğal sosyal ortam nasıl olur"u bana gösteren bir sürü örnek buldum, açıkçası umutla doldum. Biz istersek, biz çaba gösterirsek bazı şeylerin değişebileceğine dair umutlar... Bu ortamları beslemek, onlardan beslenmek gerçekten mümkün. Yine de birebir tecrübelerim henüz çok yeni olduğu için bunlardan bahsetmek yerine çocukların okula mahkum olmadığı bir dünyanın geçmişte var olduğunu anlatabilirim, diye düşündüm. Buraya da bir mim koymakta fayda var: çalışma alanım çok genel olarak sosyal bilimler, özelde felsefî ve dinî ilimler olduğundan açıkçası biraz sınırlı düşünüyorum. Oğlum da henüz çok küçük olduğundan hayal gücümü geniş tutmakta zorluk çekiyorum. Bu yüzden beni affedin, yine ilim üzerinden yürüyerek örnekler vereceğim. Ama bu benim bildiklerim bununla sınırlı olduğu için böyle, çok daha geniş düşünürsek karşımıza bambaşka bir dünya çıkacak...
İlk örneğim, yakın geçmişten... Bizzat okulsuz eğitim örneği sahhaf bir abimizin* yolu tasavvufa karşı bir duruş sergilediği yıllarda Çemberlitaş'taki Ekberiye Tekke'sine düşmüş. Elbette tekke kapalı o yıllarda ama vakıf mülkü olduğu için hala ayakta, özel mülk olmamış. İçeride tekkenin kaç yıllık kapıcısı (bevvab) 80 yaşında bir dede var imiş. Tasavvuf ilminin en önemli eserlerinden birini, İbn Arabî'nin Fusûs'unu bu 80 yaşındaki bevvab dededen okumuş sahhaf abi. Dede bevvab, yani bilmem kaç yıl yaptığı iş tekkeye giren çıkanı kontrol etmek, sonra da tekkeye gelip giden bendegân ile sohbet... Fusûs bugün tasavvuf geleneğinde olsun, genel olarak ilahiyat alanında olsun okunması ve anlaşılması en zor kitaplardan biri olarak kabul edilir, en üst seviye bir kitaptır. Kitapla sınırlı düşünmeye gerek yok, şöyle düşünelim: dede için muhtemelen çocukken başladığı o tekkedeki bevvablık ne bereketli bir ömre vesile olmuştur, ah!
Sonra İstanbul Ortaköy'de Yahya Efendi derler bir şeyh efendinin tekkesi vardır. Haziresi hala ayakta. Tekkenin bendegânından yani müdavimlerinden bazıları tekke haziresine gömülmüş. Bu mezartaşlarına bir göz gezdirin... Süleymaniye Cuma Vaizi Kargılı Şeyh Osman Efendi... Süleymaniye vaizi, yani dönemin en üst seviye medreseleri olan Sahn-ı Seman'larda müderrislik yapabilecek seviyede bir adam... Üç beş metre ötesinde, kendisiyle aynı dönem tekkeye girip çıkmış Mecidiye Mahallesi Bekçisi Selim Ağa yatıyor. Bu adamları tanımıyorum, kendileri hakkında hiçbir fikrim yok. Ama tekke adabı içinde birinin diğerine üstünlüğü olmadan yanyana oturup sohbet edebilme ihtimallerini düşündüğümde bugünü hatırlayarak yüreğim burkuluyor. Yahya Efendi Dergahı aynı zamanda bir tıp medresesi ve gemi tersanesidir. Zira Yahya Efendi'nin kendisi bir tabîb ve mühendistir. Orada bir arada bulunup birbirleriyle sohbet eden ne kadar farklı insanlar vardır, kimbilir... Nitekim mezarlıkta biraz daha dolaşın, Hacı Arif Bey, Dellalzâde, Hafız Burhan gibi tarihin en önemli musikişinasları yanında yorgancısından yoğurtçusuna bilumum esnafın mezarı vardır. Bu adamlar bizim ömrümüz boyunca belki bir kere bulunamayacağımız sohbet, muhabbet, musiki, sanat, ilim ortamlarında en azından haftada iki kere hâzır oluyorlardı... Tekke bahçelerinde oynaya oynaya büyüyen çocukları hayal etsek neler çıkar, kim bilir...
Bir de kahvehaneler... İstanbul'un Kuşçuları isimli bir belgesel var. Hala ayakta olan kuşçu kahvelerinde toplaşıp sohbetler yaparak kuşlarının musiki kabiliyetlerini konuşturan İstanbul'un meşhur kuş mütehassısları anlatıyor, İstanbul neydi, ne oldu diye... Kuş mütehassıslığı bu adamların hobisi, kimi terzi, kimi kaporta tamircisi, kimi başka bir şey... Tutkuyla bağlandıkları bu naif yaşam tarzı kimbilir onlara neler öğretti, sadece onlara değil o kahveye girip çıkan çocuklara da... Söylüyorlar zaten, her birinin macerası çocukken başlamış..
Kuşçular kahvesi bugün ayakta kalanlardan. Bir de kaybolup gidenler var. Mahmutpaşa'da bir kadılar kahvesi varmış mesela. Kadılar meslekleri gereği sürekli rotasyon halinde olduklarından, yani en geç 4 yılda bir şehir değiştirdiklerinden bir şehirden geri dönüp başka bir şehre tayinleri çıkmadan evvel İstanbul'da konakladığı sürede gidip geldikleri, oturup sohbet ettikleri bir mekan edinmişler... Mahmutpaşa malum, bildiğimiz çarşı... Buhurcusu, çarıkçısı, fesçisi her meslekten adam o çevrede iş yapıyor; o kahveye girip çıkıyor. Öğleyin çırağını kahveye çay almaya gönderiyor mesela, çırak o sırada kimbilir neler öğreniyor?
Biz yaşadığımız muhitte bir kahvede takılıyoruz. Sahibi musikişinas bir ahbabımız... Yolumuzun üstünde bir yer, hemen her gün mutlaka uğrayabildiğimiz... Oğlan orada büyüdü denebilir, bir ara tabure taşıyıcılığı bile yapıyordu. (Bu kadar yabani olmasa daha çok şey yapacaktı da, işte... Şükretmek ve ümitvar olmak lazım :)) Ortamda her kesimden insan var. Bazen doktora danışman hocamı bile görürüm. Çay içip sohbet ederken yan masadan bir ses gelir " Ya afedersiniz, kulak misafiri oldum da"... Yüzler o tarafa döner, sohbet renklenir. Derken masalar birleştirilir, ayrılırken numaralar alınır. Derken bir grup gelir, çalıp söylemeye başlar. Benim o kahveye aşina olma vesilem üniversiteden atıldığı için gençliğini İstanbul'da gezip dolaşarak çeşit çeşit İstanbul "deli"sinin (kuşçusundan sahhafına, tarihçisinden terzisine pek çok deli var hala İstanbul'da) sohbet ortamlarını keşfetmiş, bu "deli"lerden ve bu ortamlarda tanıştığı nisbeten "uslu" hocalardan dersler almış, kütüphane kütüphane gezerek kendi kendini yetiştirmiş ve diplomasını alıncaya kadar evini sahhaflarda çalışarak, çeviriler yaparak geçindirmiş (şimdi de çok farklı bir iş yapmıyor) yani bildiğiniz okulsuz eğitim almış eşim... O olmasaydı belki gider gelir ama kafamı çevirip başka biriyle muhatap olmaya cesaret edemezdim. Oğlanı da oraya götürmek aklıma gelmezdi. Zira ben bu dünyadan habersiz bir okulluydum...
Tekkeler, kahvehaneler, çarşılar, sahhaf dükkanları, hatta bizzat mahalleler... Hayatın içindeki mektepler... Bugün derlenip toparlanmadan, hazırlanıp çıkmadan gidemediğimiz; "şu saatte şu kursun var" demeden çocuklarımızı gönderemediğimiz ortamları düşününce ne kadar tabii, ne kadar gündelik... Belki çok şey değişti, yaşadığımız hayatlar dönüştü. Ama yine de, belki geçmişteki gibi değil ama şimdiki gibi hiç değil "başka bir dünya mümkün" olmalı...
* Bizzat okulsuz eğitimle büyümüş bu sahhafın kendisi hakkında bilgi edinmek isteyenler özelden mesaj atarlarsa bir dergide yayınlanmış röportajını gönderebilirim, kişisel münasebetimiz adını kamuyla paylaşmamı engelliyor.
Bu soruyu soranlardan biri de değerli bir dostum idi. Doğrusu ona verdiğim cevapların hepsi kurgulanmış yapay çözümler oldu. Tabii olarak gelişen sosyal ortam örneklerim ise hep geçmiştendi. Doğrusu daha o gün grupta "doğal sosyal ortam nasıl olur"u bana gösteren bir sürü örnek buldum, açıkçası umutla doldum. Biz istersek, biz çaba gösterirsek bazı şeylerin değişebileceğine dair umutlar... Bu ortamları beslemek, onlardan beslenmek gerçekten mümkün. Yine de birebir tecrübelerim henüz çok yeni olduğu için bunlardan bahsetmek yerine çocukların okula mahkum olmadığı bir dünyanın geçmişte var olduğunu anlatabilirim, diye düşündüm. Buraya da bir mim koymakta fayda var: çalışma alanım çok genel olarak sosyal bilimler, özelde felsefî ve dinî ilimler olduğundan açıkçası biraz sınırlı düşünüyorum. Oğlum da henüz çok küçük olduğundan hayal gücümü geniş tutmakta zorluk çekiyorum. Bu yüzden beni affedin, yine ilim üzerinden yürüyerek örnekler vereceğim. Ama bu benim bildiklerim bununla sınırlı olduğu için böyle, çok daha geniş düşünürsek karşımıza bambaşka bir dünya çıkacak...
İlk örneğim, yakın geçmişten... Bizzat okulsuz eğitim örneği sahhaf bir abimizin* yolu tasavvufa karşı bir duruş sergilediği yıllarda Çemberlitaş'taki Ekberiye Tekke'sine düşmüş. Elbette tekke kapalı o yıllarda ama vakıf mülkü olduğu için hala ayakta, özel mülk olmamış. İçeride tekkenin kaç yıllık kapıcısı (bevvab) 80 yaşında bir dede var imiş. Tasavvuf ilminin en önemli eserlerinden birini, İbn Arabî'nin Fusûs'unu bu 80 yaşındaki bevvab dededen okumuş sahhaf abi. Dede bevvab, yani bilmem kaç yıl yaptığı iş tekkeye giren çıkanı kontrol etmek, sonra da tekkeye gelip giden bendegân ile sohbet... Fusûs bugün tasavvuf geleneğinde olsun, genel olarak ilahiyat alanında olsun okunması ve anlaşılması en zor kitaplardan biri olarak kabul edilir, en üst seviye bir kitaptır. Kitapla sınırlı düşünmeye gerek yok, şöyle düşünelim: dede için muhtemelen çocukken başladığı o tekkedeki bevvablık ne bereketli bir ömre vesile olmuştur, ah!
Sonra İstanbul Ortaköy'de Yahya Efendi derler bir şeyh efendinin tekkesi vardır. Haziresi hala ayakta. Tekkenin bendegânından yani müdavimlerinden bazıları tekke haziresine gömülmüş. Bu mezartaşlarına bir göz gezdirin... Süleymaniye Cuma Vaizi Kargılı Şeyh Osman Efendi... Süleymaniye vaizi, yani dönemin en üst seviye medreseleri olan Sahn-ı Seman'larda müderrislik yapabilecek seviyede bir adam... Üç beş metre ötesinde, kendisiyle aynı dönem tekkeye girip çıkmış Mecidiye Mahallesi Bekçisi Selim Ağa yatıyor. Bu adamları tanımıyorum, kendileri hakkında hiçbir fikrim yok. Ama tekke adabı içinde birinin diğerine üstünlüğü olmadan yanyana oturup sohbet edebilme ihtimallerini düşündüğümde bugünü hatırlayarak yüreğim burkuluyor. Yahya Efendi Dergahı aynı zamanda bir tıp medresesi ve gemi tersanesidir. Zira Yahya Efendi'nin kendisi bir tabîb ve mühendistir. Orada bir arada bulunup birbirleriyle sohbet eden ne kadar farklı insanlar vardır, kimbilir... Nitekim mezarlıkta biraz daha dolaşın, Hacı Arif Bey, Dellalzâde, Hafız Burhan gibi tarihin en önemli musikişinasları yanında yorgancısından yoğurtçusuna bilumum esnafın mezarı vardır. Bu adamlar bizim ömrümüz boyunca belki bir kere bulunamayacağımız sohbet, muhabbet, musiki, sanat, ilim ortamlarında en azından haftada iki kere hâzır oluyorlardı... Tekke bahçelerinde oynaya oynaya büyüyen çocukları hayal etsek neler çıkar, kim bilir...
Bir de kahvehaneler... İstanbul'un Kuşçuları isimli bir belgesel var. Hala ayakta olan kuşçu kahvelerinde toplaşıp sohbetler yaparak kuşlarının musiki kabiliyetlerini konuşturan İstanbul'un meşhur kuş mütehassısları anlatıyor, İstanbul neydi, ne oldu diye... Kuş mütehassıslığı bu adamların hobisi, kimi terzi, kimi kaporta tamircisi, kimi başka bir şey... Tutkuyla bağlandıkları bu naif yaşam tarzı kimbilir onlara neler öğretti, sadece onlara değil o kahveye girip çıkan çocuklara da... Söylüyorlar zaten, her birinin macerası çocukken başlamış..
Kuşçular kahvesi bugün ayakta kalanlardan. Bir de kaybolup gidenler var. Mahmutpaşa'da bir kadılar kahvesi varmış mesela. Kadılar meslekleri gereği sürekli rotasyon halinde olduklarından, yani en geç 4 yılda bir şehir değiştirdiklerinden bir şehirden geri dönüp başka bir şehre tayinleri çıkmadan evvel İstanbul'da konakladığı sürede gidip geldikleri, oturup sohbet ettikleri bir mekan edinmişler... Mahmutpaşa malum, bildiğimiz çarşı... Buhurcusu, çarıkçısı, fesçisi her meslekten adam o çevrede iş yapıyor; o kahveye girip çıkıyor. Öğleyin çırağını kahveye çay almaya gönderiyor mesela, çırak o sırada kimbilir neler öğreniyor?
Biz yaşadığımız muhitte bir kahvede takılıyoruz. Sahibi musikişinas bir ahbabımız... Yolumuzun üstünde bir yer, hemen her gün mutlaka uğrayabildiğimiz... Oğlan orada büyüdü denebilir, bir ara tabure taşıyıcılığı bile yapıyordu. (Bu kadar yabani olmasa daha çok şey yapacaktı da, işte... Şükretmek ve ümitvar olmak lazım :)) Ortamda her kesimden insan var. Bazen doktora danışman hocamı bile görürüm. Çay içip sohbet ederken yan masadan bir ses gelir " Ya afedersiniz, kulak misafiri oldum da"... Yüzler o tarafa döner, sohbet renklenir. Derken masalar birleştirilir, ayrılırken numaralar alınır. Derken bir grup gelir, çalıp söylemeye başlar. Benim o kahveye aşina olma vesilem üniversiteden atıldığı için gençliğini İstanbul'da gezip dolaşarak çeşit çeşit İstanbul "deli"sinin (kuşçusundan sahhafına, tarihçisinden terzisine pek çok deli var hala İstanbul'da) sohbet ortamlarını keşfetmiş, bu "deli"lerden ve bu ortamlarda tanıştığı nisbeten "uslu" hocalardan dersler almış, kütüphane kütüphane gezerek kendi kendini yetiştirmiş ve diplomasını alıncaya kadar evini sahhaflarda çalışarak, çeviriler yaparak geçindirmiş (şimdi de çok farklı bir iş yapmıyor) yani bildiğiniz okulsuz eğitim almış eşim... O olmasaydı belki gider gelir ama kafamı çevirip başka biriyle muhatap olmaya cesaret edemezdim. Oğlanı da oraya götürmek aklıma gelmezdi. Zira ben bu dünyadan habersiz bir okulluydum...
Tekkeler, kahvehaneler, çarşılar, sahhaf dükkanları, hatta bizzat mahalleler... Hayatın içindeki mektepler... Bugün derlenip toparlanmadan, hazırlanıp çıkmadan gidemediğimiz; "şu saatte şu kursun var" demeden çocuklarımızı gönderemediğimiz ortamları düşününce ne kadar tabii, ne kadar gündelik... Belki çok şey değişti, yaşadığımız hayatlar dönüştü. Ama yine de, belki geçmişteki gibi değil ama şimdiki gibi hiç değil "başka bir dünya mümkün" olmalı...
* Bizzat okulsuz eğitimle büyümüş bu sahhafın kendisi hakkında bilgi edinmek isteyenler özelden mesaj atarlarsa bir dergide yayınlanmış röportajını gönderebilirim, kişisel münasebetimiz adını kamuyla paylaşmamı engelliyor.
12 Haziran 2015 Cuma
Okulsuz Eğitim Üzerine Düşünceler: 3 Ah diploma, vah diploma!
Bu dünyanın en iyi saatlerinden biri kabul edilen Patek Philippe'in bir kol saatinin yapım sürecini anlatan videosu... Video biraz uzun. Sıkılabilirsiniz. Atlaya atlaya izlemenizi öneririm. Videonun başında parçalar tek tek başka kişilerin elinden geçiyor ama zannediyorum son olarak ( 5.25'ten sonraki kısım ) bütün parçalar tek bir adamın önüne konuyor ve onları birleştirip saati son haline getiren kişi bu son adam... Şimdi soruyorum: Zorunlu eğitim çocuğunuza bu adamın yaptığı işi yapmayı öğretebilir mi?
***
90'lı yılların başına kadar benim doğup büyüdüğüm memlekette eğitim ilkokuldan sonra mutlaka devam ettirilmesi gereken bir süreç değildi. Bu küçük şehre "medeniyetten evvel para girmesinden" kaynaklandığı düşünülebilir bir "rahatlık" hakimdi insanlarda. Kimse çocuklarının illa ki yüksek öğrenim görmesini talep etmiyordu. Hatta bizim oralarda hala orta yaşın üstündeki memurlar memleketten değildir, hep "dışarıdan" gelmiştir. Zira kimse çocuğunun memur olmasından yana değildi, bir şekilde elinin altında bulunan zenginliklerden çocuğunu faydalandırmanın bir yolunu buluyordu. Esnaf çocuğuna esnaflık öğretiyordu; çiftçi de çiftçilik... Çünkü ikisiyle de hayat idame edilebiliyordu. Zannediyorum Türkiye genelinde de "eğitim çılgınlığı" bugün vardığı boyuta ulaşmamıştı.
Ciddi sosyolojik tespitler yapamayacağım, sonrasında bir şeyler oldu ve insanlar deli gibi çocuklarını dersanelere, özel okullara göndermeye, onlara özel dersler aldırmaya başladılar. Belki çocukluğumun geçtiği şehrin merkezindeki mahallemde müstakil evlerin ve onlara ait büyük geniş bahçelerin bir bir ortadan kaybolması ve yerlerine yüksek yüksek binalar dikilmesiyle alakalıdır. Belki de insanların geniş aile baskısından kurtulmak ve bazı bireysel haklarını kazanmak için ekonomik özgürlüğe ihtiyaçları olduğunu düşünmesiyle... Zira babanızla birlikte çalışıyorsanız "geliriniz" değil, 40 yaşında bile hala "harçlığınız" vardır. Hasılı bir şekilde memlekete "modern çalışan kadın"; "çekirdek aile"; "ekonomik özgürlük" kavramları girdi ve hızla modernleşmeye başladık. Biz de bu modernleşmenin bayraktarlığını yaptığımız için kendimizle gurur duyuyorduk. Doğrusunu isterseniz bugün de geleneksel yapı içindeki bir takım bireysel hak ihlallerinin mücadele edilmesi gereken şeyler olduğunu düşünüyorum. Lakin kendimizi ya da çocuklarımızı zorunlu eğitimin, zorunlu tüketimin ve diplomanın esiri yapmadan...
İllich'le devam edelim. Önemli bir tespit olarak şunu ifade ediyor: "Her bir ülkede üniversite mezunlarınca gerçekleştirilen tüketim diğer insanlar için bir standart ortaya koymaktadır. İnsanlar bir işte çalışan ya da çalışmayan, fakat medenileştirilmiş insanlar olacaklarsa üniversite mezunlarının yaşam standartlarına talip olmalıdırlar."
Bizim memlekette esen rüzgar bununla da ilgiliydi galiba. Üniversite mezunları bir kere o küçük şehirden dışarı çıkıp açılabiliyorlardı. Sonra memleket insanının bir şekilde bağımlı hale "getirildiği", karşısında düğme ilikleyerek konuştuğu doktor, mühendis, öğretmen adı her ne ise o mesleğe dair bir diploma elde edebiliyorlardı. Sonra o müstakil evlerin karşısına, sahil kenarında şehrin en yüksek binasını dikip kocaman harflerle kapısına "Doktorlar Sitesi" yazabiliyorlardı. Çocuklarını en iyi okullarda okutmak için küçük yaşlarda şehir dışına gönderiyorlardı. Her yıl tatile gidiyor, en iyi markaları giyinip en iyi restoranlarda yemek yiyorlardı. Öyleyse okumak gerekiyordu, diploma sahibi olmak. Bu küçük şehrin halkı için artık "mutluluğa giden yol, bilinçli tüketiciler için hazırlanmış indekslerden geçiyordu." Benim gibi kimsenin yediğinde, içtiğinde gözü olmayan, sadece ilim yolculuğuma sahip çıkmak adına biraz özgürlük amaçlayanlar için bile tek çıkış yolu üniversiteye gitmek olarak görünüyordu.
Böylece daha iyi bir yaşam için "diploma" giderek her aşamada zorunlu bir araç haline geldi. Önce devlet işlerinde, sonra bütün özel işlerde "en az lise mezunu" şartı aranmaya başladı. Raşit'in babasının oğlunun neden okuldan atılmasını istemediğini hatırlayın; belediyede işe sokacaktı oğlanı, lise diplomasına ihtiyacı vardı. Böylece hayatını idame etmek üzere bir meslek edinmek için herkesin "en az lise diploması"na ihtiyacı olmaya başladı."Okula kaydolan bu öğrencilerin diploma elde etmek amacıyla diplomalı öğretmenlere boyun eğmekten başka çareleri yoktu."
Bu noktada bir duralım. Seriye ilham verdiğini başlangıçta belirttiğim grupta en çok gördüğüm sorulardan biri buydu sanırım. "Tamam, okulsuz eğitim ama peki ya diploma?" Sanırım diploma en çok meslek sahibi olmakla ilgili olarak problem çıkarıyor. Bu bakış açısındaki problemi bir kenara bırakarak bu soruya genel bir cevap vermek istiyorum: Gerçek bir değer (meta, fikir, sanat, zanaat) ürettiğinizde kimse diplomanıza bakmaz! Gerçek bir değer üretemiyorsanız ise diplomanız size hizmet sektöründe hiçbir şey üretemediğiniz bir işten başka herhangi bir mesleğin kapılarını açmaz! Dahası diploma talep eden pek çok iş aslında herhangi birinin yapabileceği üretici hiçbir özelliği olmayan işlerdir.
Güvenlik görevlisi olmak için lise diplomasına gerek yoktur ama talep edilmektedir. Çünkü herhangi bir yeteneğe gerek yoktur, üretici değilsiniz. Çiftçilik ise üretici bir faaliyettir ama kimse domates alırken size diploma sormaz. Fabrikada çalışabilmek için diplomaya ihtiyacınız yoktur ama talep edilmektedir. Çünkü sonuçta siz bir şeyin üreticisi değil, hep aynı vidayı aynı mekanizmaya vidalamakla görevli bir makine parçası gibisinizdir. Ama bir saat ustası iseniz ve işinizi hakkıyla yapıyorsanız insanlar kapınızda kuyruk olurken küçük dükkanınızın duvarlarında diploma aramazlar. Öğretmenlik diploma talep eder, oysa diplomasız öğretmenlerle doludur dünya. Diplomasız öğretmenler öğrencilerini yetiştirirken, diplomalı öğretmenler fabrikasyon insan(tektip) üretir. Sistem aşağı yukarı böyle işler. Diploma açısından bakıldığında onun bir fiyatı vardır, saygınlık derecesi vardır ama insan adına, insanlık adına ne ürettiğini oturup düşünmek gerekir. Üstelik diplomalar evrensel değildir. Ülke değiştirdiğinizde gittiğiniz ülkede diplomanızın geçerliliği yoksa bilginizin, tecrübenizin geçerliliği ortadan kalkar. Ama söz konusu olan üretmek ise diplomanın hiçbir önemi yoktur, ürettiğiniz şey de evrensel bir değeri haiz olabilir. Diyelim ki Türkiye'de el yapımı bıçak üretiyor ve satıyorsunuz. Sonra da kalkıp yurtdışına taşınıyorsunuz. Orada mesleğinizi sürdürmek isteseniz bunu rahatlıkla yapabilir, hatta muhtemelen itibar görürsünüz. Ürettiğinizin değeri diplomayla ölçülmüyor çünkü zanaatkarsınız. Ürettiğinizin değeri diplomayla ölçülmüyor çünkü orijinal fikir/sanat üretiyorsunuz. Çünkü siz dünyaya hangi yeteneklerle geldiyseniz, onun üzerinde çalışıp kamil şekilde onu yapmaya uğraşıyorsunuz, çünkü yapmaktan keyif aldığınız ve gerçekten iyi yapabildiğiniz şeyi yapıyorsunuz. Diplomanın size asla veremeyeceği şeyi... Zorunlu eğitimin sizden aldığı şeyi...
İşin aslı şudur: zorunlu eğitimin hiçbir aşaması insana bir zanaat, bir sanat, bir ilim dalında uzmanlık öğretmez. Marangozluk meslek okullarında değil, marangozun yanında çırak olarak öğrenilir. Marangoz mu kaldı ortalıkta diyorsunuz, öyle değil mi? Doğrusunu söylemek gerekirse evet, yok. Gelecek nesiller zorunlu eğitimin cenderesinde bir zanaat öğrenmeyi zül görmeye başladığından beri yetiştirecek çırak bulamıyorlar. Mevcut olanlar da mesela, ceviz ağacının dolunay gecesi kesilmesinin ağaçta bıraktığı sağlamlık etkisinden habersizler; zaten ağaç değil, fabrikasyon malzeme kullanıyorlar. İş bu haldeyken devlet televizyonlarında dalga geçer gibi kaybolmaya yüz tutmuş mesleklerin son temsilcilerine dair belgeseller çekiliyor.Antika muamelesi yapılıyor bu adamlara, sonunda da ajitasyon: "Maalesef bu otantik tabureleri yapan Mehmet Usta'nın bir çırağı yok, onunla birlikte bu meslek de yok olup gidecek.. Vah vah, ne acı değil mi sayın diplomalı seyirciler?"
Sadece meslek liseleri değil, fakülteler de böyle: Diplomalı mimarlar "alaylı"ların projelerinin altına imza atıyorlar. Diplomalı inşaat mühendisleri inşaat firmalarında zorunlu olarak bulunması gereken kadroları doldurup işleri ustalara bırakıyorlar. Diplomalı edebiyatçılar eğitimsiz yazarlar üzerine tez yazıyorlar ama onun yazdığı kitabı yazamıyorlar. Tarih profesörleri İstanbul'u gezip fotoğraflamaktan liseyi 13 yılda bitirebilmiş arşivci üstada tarihi belge/fotoğraf soruyorlar, sonra da alt tarafı "arşivci" diyorlar ama onun bildiklerinin hiçbirini bilmiyorlar. Eczacılar artık ilaç üretmiyor, sadece satıyorlar. (Bir eczacı kalfası çoğu zaman ilaçları eczacıdan daha iyi bilir. ) Diplomasız oldukları türlü sebeplerle ilan edilen girişimcilerin orijinal fikirlerini diplomalılar değil, diplomalı ya da diplomasız "üreten" adamlar hayata geçiriyorlar.
Peki bu neden böyle? Diploma neden bizi üretici kılmıyor? Bu sorunun cevabına yönelik olarak İllich'in anlattığı bir anektod ve yaptığı yorum oldukça dikkat çekici. Diyor ki: "New York'a yaptığım kısa bir ziyaretten sonra Meksika asıllı köylü bir kadın, mağazaların sadece kozmetiklerle kullanılabilen kıyafetleri sattıkları gerçeğinden etkilendiğini söyledi. Bu kadın endüstriyel ürünlerin doğallıklarıyla değil sahip oldukları çekiciliklerle müşterilerle "konuştuklarını" söylemeye çalışıyordu. Endüstri barındırdığı işleri sadece uzmanların anlayabileceği suniliklerle donatarak insanı kuşatmıştır. Uzman olmayanlar bir saatin tik-tak sesini ya da bir telefonun çalışını veya elektronik daktilonun işleyişini sağlayan mekanizmayı anlayabilmek için bir çaba içerisine girmekten cihazın bozulacağı tehdidiyle menedilmiştir. Bir transistörlü radyonun çalışma düzeneği müşteriye söylenebilir bakan müşteri kendi başına bunu bulamaz. Bu tip tasarım uzmanların kendilerini uzmanlıklarının arkasına gizlenmeyi ve sorgulanmamayı daha da kolay buldukları icat dışı bir toplum oluşturma eğilimidir." "İş piyasası yeteneklerin nadirliğine bağımlıdır (...).Bu nedenle okullar yetenekli insanların sayısını azaltmaktadır."
Evet, okulda bizi yetenek sahibi, yaptığı işi hakkıyla yapan insanlar olarak yetiştirmezler. Var olan yeteneği köreltir, kendi programlarını yükler; diplomamızı alıp mezun olduğumuzda da bize "herkes" gibi olduğumuzu söylerler. Bu yüzden tekrar tekrar imtihanlara gireriz, yazılı, sözlü... Sorulan soru hep aynıdır: Sizi diğerlerinden ayıran şey nedir? Hangi alanda olursanız olun, hangi mesleği seçerseniz seçin sizi diğerlerinden ayıran şey, sizin okul dışında yaptıklarınızdır. Büyük şirketlerin cv'lerde bol bol sosyal/kültürel aktivite görmek istediğini biliyorsunuz, değil mi? Ben cv'sine yazacak bir şey olsun diye harıl harıl gidilecek kurs/ katılacak aktivite arayan çok diplomalı tanıdım. Maalesef pek çoğu hobi olarak bile neden hoşlandığını bilmiyordu: işte lisedeyken tiyatro kolundaydı ama birkaç kez toplanmak dışında bir faaliyeti yoktu o kolun. Neden hoşlandığını bilmeyen bu arkadaşlar popüler olan yahut mesleğinde ön plana çıkan ne varsa ona yönelir. Ne acıklı bir sahnedir 25-30 yaşına gelmiş insanların sırf cv'de yer alsın diye yardımlaşma derneklerine, resim, folklor yahut dil kurslarına kayıt olup bir an önce yaptıklarını belgelendirebilecekleri bir sertifikaya kavuşma hayali kurmaları!...
İllich'e göre "okul sadece Yeni Dünya'nın dini (yaşama biçimi) değil, aynı zamanda dünyanın en hızlı gelişen iş sektörüdür. Tüketicilerin üretilmesi, ekonominin büyüyen önemli sektörleri arasında yerini almıştır." Bir diğer ifadeyle, zorunlu eğitimin törpülerinden kurtulup kendimize doğru bir yolculuğa çıkmadığımız, bizi biz kılan değerler üretmediğimiz sürece diplomalı birer tüketici olabiliyoruz sadece; sistemin bizden beklediği gibi, çocuklarımızdan beklediği gibi...
(Devam edecek)
Kaydol:
Yorumlar (Atom)





