Grupta gördüğüm kadarıyla okulsuz eğitim denince anne-babaların aklına ilk gelen sorulardan bir tanesi şu: Peki ama çocuğumuz için hayatı kendiliğinden öğrenip büyüyeceği sosyal ortamı nasıl bulacağız? Özellikle büyük şehirlerde yaşayanlar için tamamen kendi içine kapanmış, fazlasıyla toplumdan soyut hayatlar söz konusu... Tamam, okulsuz eğitim fikri falan güzel de bir de Türkiye gerçekleri var. Bu durumda ne yapacağız?
Bu soruyu soranlardan biri de değerli bir dostum idi. Doğrusu ona verdiğim cevapların hepsi kurgulanmış yapay çözümler oldu. Tabii olarak gelişen sosyal ortam örneklerim ise hep geçmiştendi. Doğrusu daha o gün grupta "doğal sosyal ortam nasıl olur"u bana gösteren bir sürü örnek buldum, açıkçası umutla doldum. Biz istersek, biz çaba gösterirsek bazı şeylerin değişebileceğine dair umutlar... Bu ortamları beslemek, onlardan beslenmek gerçekten mümkün. Yine de birebir tecrübelerim henüz çok yeni olduğu için bunlardan bahsetmek yerine çocukların okula mahkum olmadığı bir dünyanın geçmişte var olduğunu anlatabilirim, diye düşündüm. Buraya da bir mim koymakta fayda var: çalışma alanım çok genel olarak sosyal bilimler, özelde felsefî ve dinî ilimler olduğundan açıkçası biraz sınırlı düşünüyorum. Oğlum da henüz çok küçük olduğundan hayal gücümü geniş tutmakta zorluk çekiyorum. Bu yüzden beni affedin, yine ilim üzerinden yürüyerek örnekler vereceğim. Ama bu benim bildiklerim bununla sınırlı olduğu için böyle, çok daha geniş düşünürsek karşımıza bambaşka bir dünya çıkacak...
İlk örneğim, yakın geçmişten... Bizzat okulsuz eğitim örneği sahhaf bir abimizin* yolu tasavvufa karşı bir duruş sergilediği yıllarda Çemberlitaş'taki Ekberiye Tekke'sine düşmüş. Elbette tekke kapalı o yıllarda ama vakıf mülkü olduğu için hala ayakta, özel mülk olmamış. İçeride tekkenin kaç yıllık kapıcısı (bevvab) 80 yaşında bir dede var imiş. Tasavvuf ilminin en önemli eserlerinden birini, İbn Arabî'nin Fusûs'unu bu 80 yaşındaki bevvab dededen okumuş sahhaf abi. Dede bevvab, yani bilmem kaç yıl yaptığı iş tekkeye giren çıkanı kontrol etmek, sonra da tekkeye gelip giden bendegân ile sohbet... Fusûs bugün tasavvuf geleneğinde olsun, genel olarak ilahiyat alanında olsun okunması ve anlaşılması en zor kitaplardan biri olarak kabul edilir, en üst seviye bir kitaptır. Kitapla sınırlı düşünmeye gerek yok, şöyle düşünelim: dede için muhtemelen çocukken başladığı o tekkedeki bevvablık ne bereketli bir ömre vesile olmuştur, ah!
Sonra İstanbul Ortaköy'de Yahya Efendi derler bir şeyh efendinin tekkesi vardır. Haziresi hala ayakta. Tekkenin bendegânından yani müdavimlerinden bazıları tekke haziresine gömülmüş. Bu mezartaşlarına bir göz gezdirin... Süleymaniye Cuma Vaizi Kargılı Şeyh Osman Efendi... Süleymaniye vaizi, yani dönemin en üst seviye medreseleri olan Sahn-ı Seman'larda müderrislik yapabilecek seviyede bir adam... Üç beş metre ötesinde, kendisiyle aynı dönem tekkeye girip çıkmış Mecidiye Mahallesi Bekçisi Selim Ağa yatıyor. Bu adamları tanımıyorum, kendileri hakkında hiçbir fikrim yok. Ama tekke adabı içinde birinin diğerine üstünlüğü olmadan yanyana oturup sohbet edebilme ihtimallerini düşündüğümde bugünü hatırlayarak yüreğim burkuluyor. Yahya Efendi Dergahı aynı zamanda bir tıp medresesi ve gemi tersanesidir. Zira Yahya Efendi'nin kendisi bir tabîb ve mühendistir. Orada bir arada bulunup birbirleriyle sohbet eden ne kadar farklı insanlar vardır, kimbilir... Nitekim mezarlıkta biraz daha dolaşın, Hacı Arif Bey, Dellalzâde, Hafız Burhan gibi tarihin en önemli musikişinasları yanında yorgancısından yoğurtçusuna bilumum esnafın mezarı vardır. Bu adamlar bizim ömrümüz boyunca belki bir kere bulunamayacağımız sohbet, muhabbet, musiki, sanat, ilim ortamlarında en azından haftada iki kere hâzır oluyorlardı... Tekke bahçelerinde oynaya oynaya büyüyen çocukları hayal etsek neler çıkar, kim bilir...
Bir de kahvehaneler... İstanbul'un Kuşçuları isimli bir belgesel var. Hala ayakta olan kuşçu kahvelerinde toplaşıp sohbetler yaparak kuşlarının musiki kabiliyetlerini konuşturan İstanbul'un meşhur kuş mütehassısları anlatıyor, İstanbul neydi, ne oldu diye... Kuş mütehassıslığı bu adamların hobisi, kimi terzi, kimi kaporta tamircisi, kimi başka bir şey... Tutkuyla bağlandıkları bu naif yaşam tarzı kimbilir onlara neler öğretti, sadece onlara değil o kahveye girip çıkan çocuklara da... Söylüyorlar zaten, her birinin macerası çocukken başlamış..
Kuşçular kahvesi bugün ayakta kalanlardan. Bir de kaybolup gidenler var. Mahmutpaşa'da bir kadılar kahvesi varmış mesela. Kadılar meslekleri gereği sürekli rotasyon halinde olduklarından, yani en geç 4 yılda bir şehir değiştirdiklerinden bir şehirden geri dönüp başka bir şehre tayinleri çıkmadan evvel İstanbul'da konakladığı sürede gidip geldikleri, oturup sohbet ettikleri bir mekan edinmişler... Mahmutpaşa malum, bildiğimiz çarşı... Buhurcusu, çarıkçısı, fesçisi her meslekten adam o çevrede iş yapıyor; o kahveye girip çıkıyor. Öğleyin çırağını kahveye çay almaya gönderiyor mesela, çırak o sırada kimbilir neler öğreniyor?
Biz yaşadığımız muhitte bir kahvede takılıyoruz. Sahibi musikişinas bir ahbabımız... Yolumuzun üstünde bir yer, hemen her gün mutlaka uğrayabildiğimiz... Oğlan orada büyüdü denebilir, bir ara tabure taşıyıcılığı bile yapıyordu. (Bu kadar yabani olmasa daha çok şey yapacaktı da, işte... Şükretmek ve ümitvar olmak lazım :)) Ortamda her kesimden insan var. Bazen doktora danışman hocamı bile görürüm. Çay içip sohbet ederken yan masadan bir ses gelir " Ya afedersiniz, kulak misafiri oldum da"... Yüzler o tarafa döner, sohbet renklenir. Derken masalar birleştirilir, ayrılırken numaralar alınır. Derken bir grup gelir, çalıp söylemeye başlar. Benim o kahveye aşina olma vesilem üniversiteden atıldığı için gençliğini İstanbul'da gezip dolaşarak çeşit çeşit İstanbul "deli"sinin (kuşçusundan sahhafına, tarihçisinden terzisine pek çok deli var hala İstanbul'da) sohbet ortamlarını keşfetmiş, bu "deli"lerden ve bu ortamlarda tanıştığı nisbeten "uslu" hocalardan dersler almış, kütüphane kütüphane gezerek kendi kendini yetiştirmiş ve diplomasını alıncaya kadar evini sahhaflarda çalışarak, çeviriler yaparak geçindirmiş (şimdi de çok farklı bir iş yapmıyor) yani bildiğiniz okulsuz eğitim almış eşim... O olmasaydı belki gider gelir ama kafamı çevirip başka biriyle muhatap olmaya cesaret edemezdim. Oğlanı da oraya götürmek aklıma gelmezdi. Zira ben bu dünyadan habersiz bir okulluydum...
Tekkeler, kahvehaneler, çarşılar, sahhaf dükkanları, hatta bizzat mahalleler... Hayatın içindeki mektepler... Bugün derlenip toparlanmadan, hazırlanıp çıkmadan gidemediğimiz; "şu saatte şu kursun var" demeden çocuklarımızı gönderemediğimiz ortamları düşününce ne kadar tabii, ne kadar gündelik... Belki çok şey değişti, yaşadığımız hayatlar dönüştü. Ama yine de, belki geçmişteki gibi değil ama şimdiki gibi hiç değil "başka bir dünya mümkün" olmalı...
* Bizzat okulsuz eğitimle büyümüş bu sahhafın kendisi hakkında bilgi edinmek isteyenler özelden mesaj atarlarsa bir dergide yayınlanmış röportajını gönderebilirim, kişisel münasebetimiz adını kamuyla paylaşmamı engelliyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder