3 Temmuz 2016 Pazar

Ateş...

Başımdaki şiddetli ağrıyı biraz olsun bastırır diye kafamı yatağa sertçe dayayıp bir yandan da aklıma gelen cümleleri kovmaya uğraşıyordum. Entelektüel cümlelerin hiç sırası değildi çünkü. Oğlan günü 39 küsür derecelerde ateşle geçirmiş, akşama doğru biraz terleyip uykuya dalarak sahur vakti ikinci ateş dalgasını karşılamak üzere uyanmıştı. 38'lerde geziniyordu ateş, biliyordum ya yükselip ikinci bir atağa geçecek yahut da çıkıp gidecekti vücudundan usulca... Uyuyamıyordum bu yüzden, bekliyordum, şiddetli başağrısı ve densiz cümlelerle boğuşarak oğlanın yanında uzanmış, bekliyordum.

Eskiden olsa böyle zamanları "anneliğin murphy kanunları" diye adlandırırdım. Mühim bir iş varsa çocuk hasta olur, çocuk hasta olduğunda münasebetsiz bir gereklilik yahut işleri zorlaştıran bir sıkıntı çıkar. Şimdi daha güzel bir kelimem var: sirayet. Haller birbirini etkiler ve birbirine sirayet eder ve algıların biraz açık olduğu günlerde haller arasındaki bu akış anını yakalarsın:

Oğlanın ritimsiz nefesine ve hızlı kalp atışlarına takıldı kulağım. Elimi sırtına koydum, hayır, ter yoktu. Cümleler hala saldırıyordu. Bir tanesini yakalayıp başa yerleştirdim. Oğlanın nefesi dingin değil, huzursuz. Bir başka cümle ikinci sıraya yerleşti. Kalp atışları hızlı hızlı, sert. Cümlelerle barışmaya başladım, kızgınlıkla değil usulca yerleştiriyordum artık; bir diğeri, bir diğeri, bir diğeri... O sırada farketmeye başladım oğlandan bana akan sıcaklığın rengini...

Ateş bile farklı farklı... Hz. İbrahim'e serin olan ateş var; aşkın ateşi var, sevginin; vücuttaki savunmanın cayır cayır yakan ateşi var; hoş kokulu rahatlama ateşi var. Koku burnuma geldiğinde nefesi ritmini tutturmuş, bedeni rahat bir uykuya dalmıştı. Cümleler sıraya konmuş, yazı bitmiş, baş ağrım hafiflemişti. Yerimden kalktım, ince bir çarşaf alıp üstüne serdim oğlanın. Kalıncasını kendime. "An" serinletmişti ikimizin ateşini de...


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder