Bu dünyanın en iyi saatlerinden biri kabul edilen Patek Philippe'in bir kol saatinin yapım sürecini anlatan videosu... Video biraz uzun. Sıkılabilirsiniz. Atlaya atlaya izlemenizi öneririm. Videonun başında parçalar tek tek başka kişilerin elinden geçiyor ama zannediyorum son olarak ( 5.25'ten sonraki kısım ) bütün parçalar tek bir adamın önüne konuyor ve onları birleştirip saati son haline getiren kişi bu son adam... Şimdi soruyorum: Zorunlu eğitim çocuğunuza bu adamın yaptığı işi yapmayı öğretebilir mi?
***
90'lı yılların başına kadar benim doğup büyüdüğüm memlekette eğitim ilkokuldan sonra mutlaka devam ettirilmesi gereken bir süreç değildi. Bu küçük şehre "medeniyetten evvel para girmesinden" kaynaklandığı düşünülebilir bir "rahatlık" hakimdi insanlarda. Kimse çocuklarının illa ki yüksek öğrenim görmesini talep etmiyordu. Hatta bizim oralarda hala orta yaşın üstündeki memurlar memleketten değildir, hep "dışarıdan" gelmiştir. Zira kimse çocuğunun memur olmasından yana değildi, bir şekilde elinin altında bulunan zenginliklerden çocuğunu faydalandırmanın bir yolunu buluyordu. Esnaf çocuğuna esnaflık öğretiyordu; çiftçi de çiftçilik... Çünkü ikisiyle de hayat idame edilebiliyordu. Zannediyorum Türkiye genelinde de "eğitim çılgınlığı" bugün vardığı boyuta ulaşmamıştı.
Ciddi sosyolojik tespitler yapamayacağım, sonrasında bir şeyler oldu ve insanlar deli gibi çocuklarını dersanelere, özel okullara göndermeye, onlara özel dersler aldırmaya başladılar. Belki çocukluğumun geçtiği şehrin merkezindeki mahallemde müstakil evlerin ve onlara ait büyük geniş bahçelerin bir bir ortadan kaybolması ve yerlerine yüksek yüksek binalar dikilmesiyle alakalıdır. Belki de insanların geniş aile baskısından kurtulmak ve bazı bireysel haklarını kazanmak için ekonomik özgürlüğe ihtiyaçları olduğunu düşünmesiyle... Zira babanızla birlikte çalışıyorsanız "geliriniz" değil, 40 yaşında bile hala "harçlığınız" vardır. Hasılı bir şekilde memlekete "modern çalışan kadın"; "çekirdek aile"; "ekonomik özgürlük" kavramları girdi ve hızla modernleşmeye başladık. Biz de bu modernleşmenin bayraktarlığını yaptığımız için kendimizle gurur duyuyorduk. Doğrusunu isterseniz bugün de geleneksel yapı içindeki bir takım bireysel hak ihlallerinin mücadele edilmesi gereken şeyler olduğunu düşünüyorum. Lakin kendimizi ya da çocuklarımızı zorunlu eğitimin, zorunlu tüketimin ve diplomanın esiri yapmadan...
İllich'le devam edelim. Önemli bir tespit olarak şunu ifade ediyor: "Her bir ülkede üniversite mezunlarınca gerçekleştirilen tüketim diğer insanlar için bir standart ortaya koymaktadır. İnsanlar bir işte çalışan ya da çalışmayan, fakat medenileştirilmiş insanlar olacaklarsa üniversite mezunlarının yaşam standartlarına talip olmalıdırlar."
Bizim memlekette esen rüzgar bununla da ilgiliydi galiba. Üniversite mezunları bir kere o küçük şehirden dışarı çıkıp açılabiliyorlardı. Sonra memleket insanının bir şekilde bağımlı hale "getirildiği", karşısında düğme ilikleyerek konuştuğu doktor, mühendis, öğretmen adı her ne ise o mesleğe dair bir diploma elde edebiliyorlardı. Sonra o müstakil evlerin karşısına, sahil kenarında şehrin en yüksek binasını dikip kocaman harflerle kapısına "Doktorlar Sitesi" yazabiliyorlardı. Çocuklarını en iyi okullarda okutmak için küçük yaşlarda şehir dışına gönderiyorlardı. Her yıl tatile gidiyor, en iyi markaları giyinip en iyi restoranlarda yemek yiyorlardı. Öyleyse okumak gerekiyordu, diploma sahibi olmak. Bu küçük şehrin halkı için artık "mutluluğa giden yol, bilinçli tüketiciler için hazırlanmış indekslerden geçiyordu." Benim gibi kimsenin yediğinde, içtiğinde gözü olmayan, sadece ilim yolculuğuma sahip çıkmak adına biraz özgürlük amaçlayanlar için bile tek çıkış yolu üniversiteye gitmek olarak görünüyordu.
Böylece daha iyi bir yaşam için "diploma" giderek her aşamada zorunlu bir araç haline geldi. Önce devlet işlerinde, sonra bütün özel işlerde "en az lise mezunu" şartı aranmaya başladı. Raşit'in babasının oğlunun neden okuldan atılmasını istemediğini hatırlayın; belediyede işe sokacaktı oğlanı, lise diplomasına ihtiyacı vardı. Böylece hayatını idame etmek üzere bir meslek edinmek için herkesin "en az lise diploması"na ihtiyacı olmaya başladı."Okula kaydolan bu öğrencilerin diploma elde etmek amacıyla diplomalı öğretmenlere boyun eğmekten başka çareleri yoktu."
Bu noktada bir duralım. Seriye ilham verdiğini başlangıçta belirttiğim grupta en çok gördüğüm sorulardan biri buydu sanırım. "Tamam, okulsuz eğitim ama peki ya diploma?" Sanırım diploma en çok meslek sahibi olmakla ilgili olarak problem çıkarıyor. Bu bakış açısındaki problemi bir kenara bırakarak bu soruya genel bir cevap vermek istiyorum: Gerçek bir değer (meta, fikir, sanat, zanaat) ürettiğinizde kimse diplomanıza bakmaz! Gerçek bir değer üretemiyorsanız ise diplomanız size hizmet sektöründe hiçbir şey üretemediğiniz bir işten başka herhangi bir mesleğin kapılarını açmaz! Dahası diploma talep eden pek çok iş aslında herhangi birinin yapabileceği üretici hiçbir özelliği olmayan işlerdir.
Güvenlik görevlisi olmak için lise diplomasına gerek yoktur ama talep edilmektedir. Çünkü herhangi bir yeteneğe gerek yoktur, üretici değilsiniz. Çiftçilik ise üretici bir faaliyettir ama kimse domates alırken size diploma sormaz. Fabrikada çalışabilmek için diplomaya ihtiyacınız yoktur ama talep edilmektedir. Çünkü sonuçta siz bir şeyin üreticisi değil, hep aynı vidayı aynı mekanizmaya vidalamakla görevli bir makine parçası gibisinizdir. Ama bir saat ustası iseniz ve işinizi hakkıyla yapıyorsanız insanlar kapınızda kuyruk olurken küçük dükkanınızın duvarlarında diploma aramazlar. Öğretmenlik diploma talep eder, oysa diplomasız öğretmenlerle doludur dünya. Diplomasız öğretmenler öğrencilerini yetiştirirken, diplomalı öğretmenler fabrikasyon insan(tektip) üretir. Sistem aşağı yukarı böyle işler. Diploma açısından bakıldığında onun bir fiyatı vardır, saygınlık derecesi vardır ama insan adına, insanlık adına ne ürettiğini oturup düşünmek gerekir. Üstelik diplomalar evrensel değildir. Ülke değiştirdiğinizde gittiğiniz ülkede diplomanızın geçerliliği yoksa bilginizin, tecrübenizin geçerliliği ortadan kalkar. Ama söz konusu olan üretmek ise diplomanın hiçbir önemi yoktur, ürettiğiniz şey de evrensel bir değeri haiz olabilir. Diyelim ki Türkiye'de el yapımı bıçak üretiyor ve satıyorsunuz. Sonra da kalkıp yurtdışına taşınıyorsunuz. Orada mesleğinizi sürdürmek isteseniz bunu rahatlıkla yapabilir, hatta muhtemelen itibar görürsünüz. Ürettiğinizin değeri diplomayla ölçülmüyor çünkü zanaatkarsınız. Ürettiğinizin değeri diplomayla ölçülmüyor çünkü orijinal fikir/sanat üretiyorsunuz. Çünkü siz dünyaya hangi yeteneklerle geldiyseniz, onun üzerinde çalışıp kamil şekilde onu yapmaya uğraşıyorsunuz, çünkü yapmaktan keyif aldığınız ve gerçekten iyi yapabildiğiniz şeyi yapıyorsunuz. Diplomanın size asla veremeyeceği şeyi... Zorunlu eğitimin sizden aldığı şeyi...
İşin aslı şudur: zorunlu eğitimin hiçbir aşaması insana bir zanaat, bir sanat, bir ilim dalında uzmanlık öğretmez. Marangozluk meslek okullarında değil, marangozun yanında çırak olarak öğrenilir. Marangoz mu kaldı ortalıkta diyorsunuz, öyle değil mi? Doğrusunu söylemek gerekirse evet, yok. Gelecek nesiller zorunlu eğitimin cenderesinde bir zanaat öğrenmeyi zül görmeye başladığından beri yetiştirecek çırak bulamıyorlar. Mevcut olanlar da mesela, ceviz ağacının dolunay gecesi kesilmesinin ağaçta bıraktığı sağlamlık etkisinden habersizler; zaten ağaç değil, fabrikasyon malzeme kullanıyorlar. İş bu haldeyken devlet televizyonlarında dalga geçer gibi kaybolmaya yüz tutmuş mesleklerin son temsilcilerine dair belgeseller çekiliyor.Antika muamelesi yapılıyor bu adamlara, sonunda da ajitasyon: "Maalesef bu otantik tabureleri yapan Mehmet Usta'nın bir çırağı yok, onunla birlikte bu meslek de yok olup gidecek.. Vah vah, ne acı değil mi sayın diplomalı seyirciler?"
Sadece meslek liseleri değil, fakülteler de böyle: Diplomalı mimarlar "alaylı"ların projelerinin altına imza atıyorlar. Diplomalı inşaat mühendisleri inşaat firmalarında zorunlu olarak bulunması gereken kadroları doldurup işleri ustalara bırakıyorlar. Diplomalı edebiyatçılar eğitimsiz yazarlar üzerine tez yazıyorlar ama onun yazdığı kitabı yazamıyorlar. Tarih profesörleri İstanbul'u gezip fotoğraflamaktan liseyi 13 yılda bitirebilmiş arşivci üstada tarihi belge/fotoğraf soruyorlar, sonra da alt tarafı "arşivci" diyorlar ama onun bildiklerinin hiçbirini bilmiyorlar. Eczacılar artık ilaç üretmiyor, sadece satıyorlar. (Bir eczacı kalfası çoğu zaman ilaçları eczacıdan daha iyi bilir. ) Diplomasız oldukları türlü sebeplerle ilan edilen girişimcilerin orijinal fikirlerini diplomalılar değil, diplomalı ya da diplomasız "üreten" adamlar hayata geçiriyorlar.
Peki bu neden böyle? Diploma neden bizi üretici kılmıyor? Bu sorunun cevabına yönelik olarak İllich'in anlattığı bir anektod ve yaptığı yorum oldukça dikkat çekici. Diyor ki: "New York'a yaptığım kısa bir ziyaretten sonra Meksika asıllı köylü bir kadın, mağazaların sadece kozmetiklerle kullanılabilen kıyafetleri sattıkları gerçeğinden etkilendiğini söyledi. Bu kadın endüstriyel ürünlerin doğallıklarıyla değil sahip oldukları çekiciliklerle müşterilerle "konuştuklarını" söylemeye çalışıyordu. Endüstri barındırdığı işleri sadece uzmanların anlayabileceği suniliklerle donatarak insanı kuşatmıştır. Uzman olmayanlar bir saatin tik-tak sesini ya da bir telefonun çalışını veya elektronik daktilonun işleyişini sağlayan mekanizmayı anlayabilmek için bir çaba içerisine girmekten cihazın bozulacağı tehdidiyle menedilmiştir. Bir transistörlü radyonun çalışma düzeneği müşteriye söylenebilir bakan müşteri kendi başına bunu bulamaz. Bu tip tasarım uzmanların kendilerini uzmanlıklarının arkasına gizlenmeyi ve sorgulanmamayı daha da kolay buldukları icat dışı bir toplum oluşturma eğilimidir." "İş piyasası yeteneklerin nadirliğine bağımlıdır (...).Bu nedenle okullar yetenekli insanların sayısını azaltmaktadır."
Evet, okulda bizi yetenek sahibi, yaptığı işi hakkıyla yapan insanlar olarak yetiştirmezler. Var olan yeteneği köreltir, kendi programlarını yükler; diplomamızı alıp mezun olduğumuzda da bize "herkes" gibi olduğumuzu söylerler. Bu yüzden tekrar tekrar imtihanlara gireriz, yazılı, sözlü... Sorulan soru hep aynıdır: Sizi diğerlerinden ayıran şey nedir? Hangi alanda olursanız olun, hangi mesleği seçerseniz seçin sizi diğerlerinden ayıran şey, sizin okul dışında yaptıklarınızdır. Büyük şirketlerin cv'lerde bol bol sosyal/kültürel aktivite görmek istediğini biliyorsunuz, değil mi? Ben cv'sine yazacak bir şey olsun diye harıl harıl gidilecek kurs/ katılacak aktivite arayan çok diplomalı tanıdım. Maalesef pek çoğu hobi olarak bile neden hoşlandığını bilmiyordu: işte lisedeyken tiyatro kolundaydı ama birkaç kez toplanmak dışında bir faaliyeti yoktu o kolun. Neden hoşlandığını bilmeyen bu arkadaşlar popüler olan yahut mesleğinde ön plana çıkan ne varsa ona yönelir. Ne acıklı bir sahnedir 25-30 yaşına gelmiş insanların sırf cv'de yer alsın diye yardımlaşma derneklerine, resim, folklor yahut dil kurslarına kayıt olup bir an önce yaptıklarını belgelendirebilecekleri bir sertifikaya kavuşma hayali kurmaları!...
İllich'e göre "okul sadece Yeni Dünya'nın dini (yaşama biçimi) değil, aynı zamanda dünyanın en hızlı gelişen iş sektörüdür. Tüketicilerin üretilmesi, ekonominin büyüyen önemli sektörleri arasında yerini almıştır." Bir diğer ifadeyle, zorunlu eğitimin törpülerinden kurtulup kendimize doğru bir yolculuğa çıkmadığımız, bizi biz kılan değerler üretmediğimiz sürece diplomalı birer tüketici olabiliyoruz sadece; sistemin bizden beklediği gibi, çocuklarımızdan beklediği gibi...
(Devam edecek)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder