Hasılı üç dört ay evvel zengin bir kütüphanesi olan arkadaşıma uğradım, okumak istediğim kitapları çantama doldurup eve döndüm. Hemen o akşam yüklü bir kitap siparişi verdim internetten, onlar da üç dört gün içinde elime ulaştı. Kitapları masanın üstüne dizdim, canımın istediği yerden başladım. Bunu uzun süredir yapamamıştım, zira hep sistemli okumalar yapmak zorunda kaldığım süreçlerden geçtim son yıllarda... Şimdi bir ordan, bir burdan okurken son derece keyif alıyorum. Aslında örneğin, Okulsuz Toplum'u okuduktan sonra başka kitaplarla konunun devamını getirmek istiyorum, zira şu aralar en çok ilgilendiğim, en çok üzerinde düşündüğüm konu o ama yine de özgür takılmanın keyfini biraz daha sürmenin sakıncası yok, diye rahatımı bozmaktan vazgeçiyorum. Bu sebeple birkaç gün önce masanın üstündeki yığından bir kitap çektim: karşıma Cioran'ın söyleşileri çıktı... Haydi bismillah, dedim başladım...
Cioran, ergenlik dönemi yazarlarımdan... Çürümenin Kitabı, Burukluk vs... O dönemin evet, evet, evet deyu deyu okuduğum "put"larından biri... Söyleşiler'in birkaç on sayfasını okuduktan sonra daha önce yaşadığım bir duyguyu yaşadım, beğenerek okuduğum adamların zamanı gelince hayal kırıklığı yaratması duygusu... Hani derler ya özellikle bazı kitaplar için, çocuklukta, ilk gençlikte ve orta yaşlılıkta okunmalı diye... Belki bunu biraz genelleştirip bizi bir şekilde etkilemiş, belki şekillendirmiş yazar ve kitaplar için uygulamak lazım. Zira insan ne çok değişiyor, ne çok şeyden vazgeçip ne çok yeni şeyle karşılaşıyor... Demem o ki ilk sayfalardan sonra bu yazıya koyacağım adı belirledim: Bir Ergenlik Putunun Daha Yıkılışı: Cioran Aslında Kimdi? Maksadım ağır bir eleştiri yazmaktı.
Lakin sonrasında birkaç söyleşide dile getirdiği bir fikrine takıldım Cioran'ın. Kaç gündür aklımda evirip çeviriyorum ve diyorum ki yıkılmış yıkılmamış ne önemi var, bu adam bir konuda haklı arkadaş: Hakikat parçadadır... Ama nerede, hangi koşullarda? İşte bu yazının çıkış hikayesi de böyle başladı:
***
Felsefenin hala nasıl bir anlamı olabilir, sorusuna şöyle cevap veriyor Cioran:
" Felsefenin artık sadece parça halinde mümkün olduğuna inanıyorum. İnfilak biçimiyle. Bir bölümden sonra bir ötekini hazırlamak, bunu kitap biçimine sokmak artık mümkün değil. Bu anlamda Nietzsche muhteşem bir kurtarıcı oldu. Akademik felsefe üslubunu sabote eden, sistem fikrine saldıran o oldu. Kurtarıcı oldu, çünkü ondan sonra her şey söylenebilir. Şimdi hepimiz parçacıyız, görünürde düzenli olan kitaplar yazdığımızda bile... Uygarlık üslubumuza da uyuyor bu."
20. yüzyılın felsefesinin kadim felsefeyi eleştirisinde en büyük payı bu düşünce alır: Sistem mi? Ne sistemi? Ah, felsefenin çelişkilerle dolu sistemleri... Kierkegaard, Nietzsche, hatta önce sistem kurmaya çalışıp sonra "Bu iş böyle olmuyor arkadaş" deyu yoldan sapan Heidegger bile... Hep aynı eleştiriyi yapar: Sistem düşüncesi bir yalandan ibarettir.
Bir filozoftan çok bir yazar olan Cioran meseleyi çok pratik bir açıdan açıklıyor, dürüstlük... "Birisi", diyor; "hangi konuda olursa olsun, kırk sayfalık bir deneme yazmaya giriştiğinde, önceden saptanmış bazı doğrulamalardan yola çıkar ve onlara mahkum kalır. Bir tür dürüstlük anlayışı onu, bir yandan bu doğrulara riayet ederek kendisiyle çelişkiye düşmeden sonuna kadar gitmeye mecbur eder, bununla birlikte ilerledikçe, metin onu başka yönlere çeker ve bunları reddetmek zorundadır, çünkü çizdiği yoldan uzaklaştırırlar. Kendi kendimize çizdiğimiz bir çemberin içinde kapalı kalırız. (...) Bütün yapılandırılmış düşüncelerin faciası buradadır: çelişkiye izin vermemek. Sahteliğe böyle düşülür, tutarlılığı korumak için kendi kendine yalan söylenir. Buna karşılık, eğer parçalar üretilirse, bir gün içinde hem bir şey hem de onun aksi söylenebilir. Niçin? Çünkü parça, farklı bir tecrübeden gelir ve hakiki tecrübelerdir bunlar. Esastırlar. (...) Parçalar halindeki bir düşünce, tecrübenizin bütün vechelerini yansıtır, sistemli bir düşünce ise sadece bir vecheyi yansıtır... Nietzsche'de, Dostoyevski'de ihtimal dahilindeki bütün insanlık tipleri, bütün tecrübeler ifadelerini bulmuşlardır. Sistemde ise sadece denetleyici konuşur, şef konuşur. Bunun içindir ki sistem totaliterdir, oysa parça halindeki düşünce özgür kalır."
Cioran'ın bahsettiği bu hali çokça yaşamışımdır. Bir şey düşünmeye başlamışımdır, hakkında okudukça, düşündükçe mesele dallanır budaklanır. Farklı farklı açılardan ele almak isteyince düşündüklerim kendi içinde çelişmeye başlar. Hangi taraftan ortak nokta bulup birleştireceğimi şaşırırım. Sonunda o farklı bakış açıları birbirlerinin içine girerek sistemli bir bütünlük arzetmeye başlar lakin artık o parçalar hakikatten kopmuş; kendi içlerindeki derinlik kaybolmuş olur. Kendi içinde ikinci, üçüncü, dördüncü bilinçleriyle yaşayan; yani bir şekilde kendi düşüncelerini kontrolden geçiren, haklılık payını, niyetini, samimiyetini sürekli sorgulayan insanlar sistemli bütün kurmakta zorlanırlar. Öyle ya, ya dürüstlükten hatta hakikatten ödün vereceksin yahut bütünlükten...
Bunu hayat biçimlerimize uyarladığımızı düşünelim. Mevcut şartlar altında acayip bir hayat bizim ki... Kendimizi nasıl tanımlayacağımızı, nerede konumlandıracağımızı şaşırıyoruz bazen. Bir yerinden illa ki moderniz ama moderne karşı mücadele halindeyiz; müslümanız ama pratikte çoğulcuyuz, çoğulcuyuz ama ta derinlerde ümmetçiyiz; hayat tarzımız seküler ama iman sahibiyiz, imanı bu hayatın neresine oturtacağız, nereye ne kadar sokulacak; geleneğe bağlıyız ama geleneği eleştiriyoruz, hatta ona karşı savaş halinde olduğumuz durumlar var, bi' dur diyoruz; yahut anarşistiz ama bir yerde insan düzen arıyor, onu nerede temellendireceğiz, falan filan... Hasılı bir şekilde hayatımızı bir sistem halinde kurmanın imkanı yok gibi. Temellerimiz artık sarsılmış. Gelenek kendiliğinden iyi ve kötü olanı birbirinden ayırt edemez olmuş; kötü ve çirkin bir yerde elenip geride kalmıyor, malesef beşer olmaklıkla ilgili durumlar sebebiyle hep ileriye taşınıyor; iyi ve güzel olan özünü ve anlamını kaybederek yola devam ediyor, devam ediyor ama artık bambaşka bir hale bürünmüş oluyor. Herkes her konuyu başka bir açıdan ele alıyor, herkes "bir açıdan haklı" hale gelmiş...
Gerçekte Cioran'ın dediği gibi "parçada daha çok hakikat vardır". Ama bunun sebebi hakikatin parçalı olması değildir. Hakikat bir bütündür ve sanıyorum kendi içinde muhteşem bir ahengi de vardır. Lakin biz parçayı kalbimizle hissederek yaşarız; bütünü ise daha ziyade zihnimizle düşünerek tamamlamaya çalışırız. Oysa herşeyden önce insan bir bütündür ve bu bütünlük akıl-kalp dengesi içinde şekillenir. Hakikat tecrübededir ve tecrübede akıl, his ve eylem işbirliği içindedir. Akıl, his ve eylemin işbirliğini sadece parça parça hissedebilmemiz ise zannediyorum yaşam biçimlerimizin genetik kusurlarından kaynaklanmaktadır. Biz tarihin en kafası karışık çocuklarıyız, tüketme ile üretmek arasındaki ilişkiyi kavrayamayan hilkat garibeleri... Yiyeceği, içeceği, doğayı, teknolojiyi, bilgiyi ve hatta eylemi tüketerek varolabildiğini sanan sefil insanlar... Üretmek yaşam biçimimizin genetik kodlarında yok sanki.. Bilgiyi "başka"sında kusur görebilmek; "hikmet"i kendi bildiklerimizden ibaret sanmak; fikretmeyi sürekli başkasıyla cedel/ mücadele halinde olmak olarak tanımlıyoruz. İnsanın en yüce fikrî eylem ve erdeminin eleştirmek ve sorgulamak olduğunu iddia ediyoruz mesela... Oysa bilgi/fikir "ol"abilmeyi sağlayan bir eyleme dönüştükçe derinleşir. Hikmet, insanlar arasında muaveneti sağlayacak eylemsel bir güce sahip olunca hikmettir. Yani aslolan sorgulamak, eleştirmek değil, üretebilmek, ürettiklerinle dönüşebilmektir; diğerleri onun araçları sadece...
Parçanın hakikati buradadır, senin, benim, onun "varolarak" (yani salt yaşayarak değil, akılla, kalple, eylemle bizzat burada varolarak) idrak ettiğimiz hakikatler; önce kendi içinde, sonra başkasının parçalarıyla birleşir ve bizi "insan" kılar. Parçada hakikat vardır çünkü tek başımıza parçayı var kılabiliriz. Bütün ise zaten vardır, oradadır, biz varoldukça onun içine girer, onu idrak ederiz.
Parçanın hakikati buradadır, senin, benim, onun "varolarak" (yani salt yaşayarak değil, akılla, kalple, eylemle bizzat burada varolarak) idrak ettiğimiz hakikatler; önce kendi içinde, sonra başkasının parçalarıyla birleşir ve bizi "insan" kılar. Parçada hakikat vardır çünkü tek başımıza parçayı var kılabiliriz. Bütün ise zaten vardır, oradadır, biz varoldukça onun içine girer, onu idrak ederiz.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder