http://www.yenisafak.com/yazarlar/fatmakbarbarosoglu/neseli-degil-kederli-dindar-kizlarin-hikayesi-1-2018537
Başlarken: Fatma Barbarasoğlu'nun yukarıda linki verilen yazısında araştırma görevlisi bir hanım arkadaşın evlilikle ilgili görüşlerini paylaştığı bir mektuba yer verilmiş. Aşağıdaki yazı mektuba direkt atıflar barındırır.
Yazıdaki araştırma görevlisi hanımın mektubu meşhur oldu, pek çok arkadaşım mektubun altına imzalarını atacaklarını söyleyerek yazıyı paylaştılar. Doğrusu ilk okuduğumda ben de bugün, an itibariyle bekar bir kadın olsaydım bu mektubu yazabilirdim, diye düşündüm. Lakin sonra aniden babamı düşünmeye başladım. Bildiğim kadarıyla geçmişini, çocukluğundan bugüne kadar gelen yolculuğunu...
Mektuptaki erkek örneklerini elbette tanıyorum ve evet gerçekten anlatıldığı gibi de olabilirler. Lakin sadece bugün değil, geçmişten bugüne her dönemde acaba babalarla eş adayları arasında kurulan ilişkinin doğru olup olmadığını sorgulamak istiyorum. Ben babamı tanımaya başladığımda yaşı 40'ı geçmiş bir adamdı. Aradan 30 yıl geçti ve bu süre içinde babam birkaç dönüşüm yaşadı. Benden evvelki yıllarında kaç dönüşüm geçirdiğini sorguladığımda "dindar" olsun olmasın, bugünün erkeklerine bu baba kıyasıyla biraz haksızlık edildiğini düşünüyorum.
Eğitim hayatı bitip de meslekî kariyerine başlayınca insan bir süre bocalıyor. Meslekte ilk iki yılı devirdikten sonra ise özellikle bir kadının hayatı rutine kavuşuyor. Bekar bir kadın olarak pekala hem ev, hem iş yaşantısını sürdürebiliyor. Bu dönemde bir kadının kendini "olmuş" hissetmesi kadar doğal bir şey yok. Zira her yerde, her şartta yuvayı dişi kuş yapıyor. Erkekler açısından bakıldığında durum bu kadar iç açıcı değil. Meslekî kariyerine başlayıp kendince bir ev düzeni kursa bile bu düzen anne evinin düzenine pek benzemiyor. Ben kendisini tanıdığımda eşim ailesiyle yaşıyor olmasına hatta onlara karşı maddi sorumluluğu olmasına rağmen bir aile düzenine sahip değildi, hayatının merkezini arkadaşları ve işi oluşturuyordu.
Bu yanlış ya da çok genellemeci bir gözlem olabilir ama en azından daha adil. Evlilik hem kadını, hem erkeği dönüştüren bir tecrübe. Ne istediğini çok iyi bildiğini düşünen mektup yazarı arkadaşın evlendikten sonra tecrübe edeceği dönüşümü şu an tahayyül edebildiğini sanmıyorum. Daha kendin hakkında bile tahayyül edemediğin bir tecrübenin bir erkek için nelere kadir olabileceğini, kim bilebilir?
Öte yandan evlilik kamusal alanına yönelik yeni trend geleneksel olana vurgu sanıyorum. "Erkek kadından önde olmalı" diyor mesela mektup yazarı arkadaş. Gelenekte öyle mi gerçekten diye sorası geliyor insanın yine, yeniden. Benim şahsi kanaatim, hep karşılıklı bir "rota çizicilik", "yol göstericilik" en azından karşılıklı bir etkileşim olduğu yönünde (bazen olumlu, bazen olumsuz anlamda); üstelik erkeğin toplumsal hayatta tek başına olduğu zamanlardan beri böyle... Eğer kamuda varolmayı değil, kendi varoluşsal yolculuğumuzu önceliyor olsaydık erkekten liderlik değil, yoldaşlık bekliyor olurduk sanıyorum.
Sonuçta kamusal alanda var olma güdümüz iki kişinin ilişkisinde bile kendini gösteriyor artık. Standartlarımız var kim tarafından konduğu belli olmayan, herkesin kendi meşrebine göre değişen standartlar, kayıtlar... Hayır, maddi güçten, fiziksel görüntüden bahsetmiyorum: daha varoluşsal olduğu düşünülen ihtiyaçlar... Annem hiç tanımadığı bir adamı damat olarak kabul etmeyi reddettiğinde babamı " Doktorasına devam etmesine müsaade edecek, kız bu yüzden istiyor" diyerek ikna etmişti. Elbette ben talebimin gerekçesini bu şekilde ifade etmiyordum lakin yanlış bir kanı olduğu da söylenemez. Evlilik ve akademik kariyerim arasındaki ilişki konuştuğumuz bir mevzu bile olmamasına rağmen eşimin bu konudaki tutumunu bilmek elbette etkiliydi onu seçmemde. Bununla beraber hayat bizi öyle bir noktaya getirdi ki ben doktorayı bırakmak istediğimde on beş gün boyunca eşimi ikna etmeye çalışmak zorunda kaldım. Dönüşüme açık olduğunda sürpriz çok :)
Demem o ki mektuptakiler ve buna benzer üst perdeden dile getirilen söylemler, maddi, manevi talep edilen standartlar evliliği de kamusal bir alan olarak görmemizin bir neticesi. Evlilik, bir müessese olarak konuşulduğunda kadın ve erkeğin karşılıklı ilişkisinin etrafında kocaman bir çember oluşuyor. Bu çemberin içinde mektuptaki standartlardan bu ayki Nihayet Dergisi'nde yerilen "sosyal medya şöleni" düğünlere kadar her şey var. Bütün problemler aynı kaynaktan besleniyor: insan. Bütün problemlerin tek bir çözümü var: insan.
Hasılı annelerimizden aldığımız temel ev idaresi eğitimini yüksek öğrenim görmek suretiyle süsleyen bizler, bu ikisini birlikte yürütürken evlilik yolunun başında, sonunda, ortasında, bir yerlerindeyiz. Bu arada kendi yolculuklarımız ile ilgili " erken yaşta hayatını kurmuş kızlar" tamlamasından daha derinlikli cümlelere ihtiyacımız var. Zira o "erken yaşta hayatını kurmuş kız"lardan biri olarak nacizane fikrim; hayatta karşımıza çıkan her yeni yol ile tekrar tekrar dönüştüğümüz... Öyle ki bir noktadan sonra "hayat kurma"nın anlamı büsbütün değişebilir ve dünyayı anlamaya çalışan bir çocuğa dönüşebiliriz. Kendimiz hakkında daha esaslı cümleler kurabilmek, kendi yolculuğumuza dair daha derin kavrayışlar için evlilik şart da değil, yeter ki bu hususta "kamusal alan" çemberinden çıkıp kendimize dönmeyi başarabilelim. Bu yüzden bir kez de şöyle yinelemek istiyorum: "Eve dön, şarkıya dön, kalbine dön"...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder