Bu soruyla bu kadar sık muhatap olmamda fakültenin ilk kadın araştırma görevlisi olmamın etkisi büyük sanıyorum. Yasaktan az çok etkilenmiş yahut hiç etkilenmemiş arkadaşlar için kurulduğu günden bu yana erkeklerin hakimiyetinde olan akademide bir kadını görmek büyük bir umut kaynağıydı. Benim için de bu arkadaşlarla konuşup kendi yollarını çizme hususunda onlara yardımcı olmak güzel bir duyguydu. Uzun uzun sohbetler yaptık her biriyle, her birine tek tek ilgi alanlarını, çalışma prensiplerini, hedeflerini ve ilmî çalışmanın hayatlarında nereye tekabül ettiğini soruyordum. Kendilerine neyi dert edinmişlerdi? Şu hayatta en çok neyi merak ediyorlardı? Hangi soruların cevabını arıyorlardı ilimde? Şu ana kadarki okumaları en çok ne üzerineydi?
Bu sohbetler benim açımdan malesef hep hayal kırıklığıyla sonuçlandı. Dertler klişe cümlelerden, okumalar ders kitaplarından, sorular yıllarca kendilerine sorulan cevaplarını aramak için hiçbir şey yapmadıkları sorulardan ibaretti. Aslında bana sorulan sorunun ilim yolculuğuyla ilgili değil, akademide mevki sahibi olmakla ilgili olduğunu birkaç görüşme sonunda anladım. Bütün sohbetler şurada tıkanıyordu: Yani hocam şimdi biz yabancı dil sınavı ile ALES'e mi girmeliyiz?
Şu son sorunun beni beynimden ve dahi kalbimden vurulmuşa döndürdüğünü tahmin edersiniz. Neresinden tutsam elimde kalacak bir soru, nasıl açıklayayım, ne söyleyeyim? Bir yandan arkadaşları kırmak istemiyorum, bir yandan asıl önemli olan şeye dair kafalarında bir imaj oluşmasını sağlamaya çalışıyorum ama söz ısrarla bu noktaya geldiğinde dilim tutuluyor, öylece kalakalıyorum.
Bir süre sonra yeni nesil için akademinin de bir kamusal alandan ibaret olduğunu iyice idrak ettim. Ya da şöyle mi demeliyim: artık akademi sadece akademiden ibaretti, ilmî yolculuğun hiçbir önemi yoktu. Bu sırada YÖK'ün başlattığı ÖYP gibi bir takım projeler de akademinin salt bir istihdam merkezi, mevki ve prestij sağlayan bir mesleğe dönüşmesine sebep oldu ve sonuçta geldiğimiz noktada ben işe başladığımda savunduğum şeyi savunamaz oldum: "Akademi kadınlar için erkekler için olduğundan daha varoluşsal bir alan. Zira bu kadar zor bir yolculuğu resmî olarak sürdürmeye çalışmak -kadının hayatındaki diğer rolleri de düşününce- ancak bir çeşit varoluş tarzı olduğunda mümkün olabilir." Hayır, işler artık böyle yürümüyordu.
Gençlik idealizminin sönüp gerçeklerle yüzleştikçe içinde kendini kaybettiğin pek çok meslek olabilir. Öğretmenlik mesleğine "muallime" (nedense bu kelimenin içinin dolu olduğu düşünülüyor, oysa tam olarak öğretmenle aynı manaya geliyor) olacağım idealiyle başlayıp bir süre sonra " yok arkadaş, yeni nesilde umut yok, idare etmekten başka çare yok" diyen çok öğretmen tanıyorum mesela. Lakin söz konusu akademi olduğunda hala manası olması gereken bir yol olduğunu düşünüyor ve bu mananın yardımcı doçentlik, doçentlik, profesörlük gibi duraklara ulaşmak için çıkılan bir yola evrilmesine anlam veremiyorum. Çünkü akademinin asıl amacı olan ilmî yolculuk kendine doğru bir yolculuktur da aslında. Başlangıçta sorarsın: Ben kimim? Neyle ilgiliyim? Bu dünyadaki varoluşum neyle ilgilidir? Kendimi nasıl ve nerede konumlandırmalıyım? Toplumsal olanla bireysel olanın dengesini hangi tür varoluş tarzıyla kuracağım? Beni ben kılan hususlar nelerdir ve kendi içime evrildiğimde en çok ne görüyorum? Bu soruları sormak zorundasındır çünkü ilim aynı zamanda eylem demektir, dönüşüm demektir, kendine dönüş demektir. Okudukça dönüşür, dönüştükçe ona göre eyler, eyledikçe daha çok kendin olursun. Bütün bunlardan arındırılmış salt titre yönelik bir akademik çaba sadece insanın kendini ve ömrünü tüketmesine sebep olacaktır.
Elbette yeni neslin akınına uğramadan önce de akademide farklı varoluş tarzları vardı. Orijinal bir tez ortaya atacak kadar cesur ve isabetli tespitler yapacak kadar alanına vakıf hocalarımız olduğu gibi, alanındaki bütün fikirleri kitap cümleleri halinde ezberleyip orijinal tek bir fikir üretemeyen hocalarımız da vardır. Hatta çoğunluğu tam olarak yeni neslin amaçlarıyla akademiye gelmiş hocalar oluşturur. Yine de varoluşsal yolculuğunu kamusal alandaki varlığına tercih etme hususunda -nedense- erkeklerden bir adım önde olduğunu düşündüğüm kadınların bu konudaki tercih sebeplerinin değişmesi düşündürücü ve can sıkıcı oluyor.
Bizden önceki neslin kadınları akademik yolculuklarına hocalarına verdikleri "Doktora bitene kadar evlenmeyeceğim", "Doktora bitinceye kadar çocuk yapmayacağım" gibi sözlerle başladılar. Öyle ki o nesli tanıyan hocalarımız ilmî yolculuğa verdiğimiz önemi gördükçe "Aman ha, hayatın geri kalan kısmını ıskalarsınız" diyerek bizleri uyardı yahut engellemeye çalıştılar. Hatta akademik alımlarda evlilik, çocuk gibi sorumlulukları düşünülerek kadının liyakati geri plana atıldı, tercih sebebi olmaktan çıkarıldı. Akademinin kadınlar tarafından salt bir meslek olarak görülerek tüketilmesi kadar kötü müydü bu uygulamalar? Bilemiyorum. Zira ilmî yönü olup olmadığı tartışılır bir akademinin, yani zaten kendi kendini tüketmeye meyyal bir kurumun kadınları kabul etmemesi en azından sistem dışı yolculukların önünü açıyordu. Şimdi ise az çok entelektüel talepleri olan gençlerin sistem içerisinde kendilerinden ve ilmin özünden vazgeçerek kendi kendini hapsettiği bir kamusal alan olarak büyümekte...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder