11 Temmuz 2015 Cumartesi
Dostların Başlattığı Serüven: Üç Kitap Bir Film Üzerinden "Başkasını Tanımak"
Ramazan'ın başından beri cuma akşamları aynı hanımları misafir olarak ağırlıyorum. Erkekler dışarıda iftar açarken, biz, bana kolaylık olsun diye ev ev taşınmıyoruz da benim evimde toplanıyor, "Gıcık Herifler Yemediği İçin Pişiremediklerimiz" gibi çeşitli temalarda az çeşitli pratik iftarlar düzenleyerek kendimizce eğleniyoruz. :) Bu hanım arkadaşlarımdan biri ilk iftarımızda bana Hannah Arendt filmini izleyip izlemediğimi sordu, "İzlemedim" dedim. Heidegger çalıştığımı biliyor olmasından mütevellit soruyordu bunu, hani neydi bu Heidegger'le Hannah'ın ilişkisinin durumu; dahası Heidegger'in Naziliğinin mahiyeti?
İlginç olan şuydu, ben Hannah Arendt'i Heidegger çalıştığım dönemlerden değil, Nurdan Gürbilek'in "Sessizin Payı" adlı kitabından hatırlıyordum. Okuduğum onca Heidegger biyografisinin içinde elbette geçiyordu Hannah'ın adı ama ben hiçbir yorumu aklımda tutmayı becerememiştim. (Ki pek severim feylesof magazinini, akademik çalışmanın en keyifli kısmıdır ve öyle aklımda kalır ki sohbet ortamlarında münasebetsizce lafı magazine getirdiğim olur.) Acaba Hannah Arendt neden benim aklımda mesela bir Regine Olsen* olarak kalmamıştı?
Nurdan Gürbilek'le ise yakın zamanda bir arkadaşımın "Sessizin Payı"nı okumaya yaptığı çağrıyla tanıştım. Elime aldım ve sanırım bir gün içinde bitirdim. Kelimeler, cümleler akıyordu uzun zamandır hiç olmadığı kadar, bir o kadar da anlamlar akıyordu zihnime...Farklı konular üzerine keyifli denemeler... Son derece zekice kurgulanmış bir anlatım tarzı: merak uyandırmalar, son anda gelen sürprizler, oldukça sade ama vurucu kıyaslar, aforizmalar... Üzerine yazmadım Sessizin Payı'nın, söyleyecek fazla bir şeyim yoktu belki. Peyami Safa üzerine söylediklerine pek de katılmadığımı yahut çok objektif bulmadığımı mı söyleyecektim yani? Çok önemli değildi doğrusu Gürbilek'in kişisel yorumunun benim şahsi kanaatlerimle kesişmemesi. İşin aslı belki de daha basitti: yazarsam biliyordum Safa üzerine bir yazıya dönüşecekti yazdığım, kitabı okurken o kadar keyif almıştım ki o büyüyü bozmaya değmezdi.
Arkadaşımın sorusuna şöyle cevap verdim o gece: Gürbilek dedim, kötülüğün sıradanlığını anlattığı ilk denemesinde bahsediyor Arendt'den. Sonra konu başka bir çok isimle dallanıp budaklanıyor, bu yüzden kadınla ilgili ayrıntıya odaklanamadım. Lakin Heidegger'in o ünlü röportajından bir alıntı yapayım sana. "Profesör Heidegger 1933'te neler oldu?" başlıklı röportajda Heidegger Nazilerle ilişkisini özetle şöyle açıklıyordu: " Seçime giren partilerin arasında eğitim programı en çok aklıma yatan onlarınkiydi." Bu açıklamadan sonra filmi izlememi istedi arkadaşım, ben de Sessizin Payı'nı oku diyerek ona verdim.
Aradan iki hafta geçti. Elimde ikinci bir Gürbilek kitabı varken hanımlarla yine buluştuk. Tekrar sordu aynı soruyu arkadaşım: " Hannah Arendt'i izledin mi?" Vakit bulamamıştım. O, Sessizin Payı'nı okumuş, sevmişti ama daha çok Hannah, Heidegger ve dahası Heidegger'in felsefesi hakkında konuşmak istiyordu. Tamam, dedim, filmi izleyince uzun uzun konuşuruz ama bana Ramazan'ın sonuna kadar müsaade et, vakit bulamıyorum. Bana önerdiği diğer filmler ve isimleri de aklımın bir köşesine yazarak tekrar kendi okumalarıma döndüm böylece.
Hasılı kötülük üzerine yazarken aklımda Arendt vardı ama vakit bulamamıştım. Tekrar Gürbilek'e dönüp bu kez " Benden Önce Bir Başkası"na başlamışken aklımda yine Arendt vardı ama ben kitabı önceliyordum. Zira kitabın "bir yapıta bir başkasının ışığında bakan ikili, çarpraz okumalarla bir yapıtın fikirsel, biçimsel problemini bir başkasınınkiyle karşılaştırma; kendinden önce ortaya atılmış problemlerle nasıl bir ilişki kurduğunu, o problemin yerine nasıl problemler geçirdiğini tespit etmeye çalışma" vaadi son derece heyecan vericiydi. Üstelik bu çarpraz okumalar, çok sevdiğim yahut bir şekilde ilişki halinde olduğum yazarlar, Dostoyevski, Kafka, Oğuz Atay, Tanpınar, Peyami Safa ve Cemil Meriç gibi isimler üzerinden yapılacaktı. Lakin kitabın içeriği baştaki iddiasını zaman zaman koruyamadı, "çoktan edinilmiş bir doğruyu birden fazla yapıt üzerinden örneklemekten" öteye geçemedi. Dişimi sıkıp ilk kitaptan aldığım lezzetin hatrına inatla devam etmeye çalışırken bir sabah "Yeter" dedim ve Hannah Arendt filmini açtım... Kitabın bütün sürprizsizliğine karşı sanki filmin bir "sırrı" vardı, beni çağırıyordu.
***
O sabah içinde tek bir çocuğun bile olmadığı filmi "Sadece yetişkinlerin olduğu bir dünyada yaşamak ne kadar ilginç" diyerek kendimdeki bilinç bozukluğuna hayret ede ede izlerken oğlan uyandı. 1.5 saatlik bir filmi tek bir oturuşta bile izleyemeyen bir anne olarak yapacağım yorumlar ne kadar sağlıklı olur, bilemiyorum ama bizim hikayenin devamı şöyle:
Filmi bitirdiğimde ortada evet, bir sır vardı: Heidegger neden bu kadar ezik bir adam olarak resmedilmişti? Bu portre benim kafamdaki Heidegger imajıyla hiç ama hiç uyuşmuyordu. Evet, Heidegger'in giyim tarzı, oturması, kalkması bulunduğu entelektüel ortamların onu "taşralı" olarak damgamasına sebep olurmuş, bunu okumuştum. Ama öte yandan özellikle "Heidegger" olduğu dönemden sonra konuşma biçimiyle insanları etkilediği ve genellikle insanlara karşı heybetli bir duruş sergilediği de yazardı biyografilerinde. Bu soru işareti başka bir kitaba dönmeme sebep oldu: Rüdiger Safranski, "Bir Alman Üstat: Heidegger"...
Bu oldukça uzun ve ayrıntılı biyografiyi, tez yazımının orta dönemlerinde biraz sıkılarak okumuştum. Daha önceki dönemlerde Kierkegaard çalışırken onun kitaplarından evvel, hakkındaki kitapları okuduğum için aklımda bazı önyargılar oluştuğu, bu sebeple kendi kitaplarına tam bir hürriyetle yaklaşamadığımı hissettiğim için "orta dönemler" diyorum. Zira Kierkegaard tecrübesi sebebiyle Heidegger'in önce kendisiyle tanışmak istemiş, onları bitirdiğimde "benden önce onu tanımış başkaları"nın gözünden okumaya başlamıştım. Ama demek ki bu sefer de kafamdaki Heidegger'i bu biyografide anlatılan Heidegger portresinden muhafaza etmişim. Bir diğer ifadeyle, biyografinin tasvir ettiği bambaşka Heidegger'lerin, Hannah gibi pek çok öğrencisinin kendisi için kullandığı ifadeyle "insanlara düşünmeyi öğreten adam" olan Heidegger'in önüne geçmesine izin vermemişim.
Örneğin, Hannah Arendt ve Karl Jaspers'ın Heidegger'in ahlaki yönüyle ilgili - o dönem okurken altını çizmiş olduğum ama hiç hatırlamadığım- ortak bir kanaatleri varmış. Jaspers, "İnsan böylesi pis bir ruhla- yani kendi pisliğini hissetmeyen ve kendini bundan çıkmaya zorlamayıp düşüncesizce pisliğin içinde yaşamını sürdüren bir ruhla- samimiyetsizliğin içinde en saf olanı görebilir mi? Heidegger'in bugün insanların hiç farketmedikleri bir şeyi bilmesi, ne garip" diye yazmış Arendt'e ve o da şöyle karşılık vermiş: " Pislik dediğiniz şeye ben "kişiliksiz" derim ama tam anlamıyla hiç kişiliği olmadığı, özellikle çok kötü bir kişiliği olmadığı anlamında. Yine de o şekilde, insanın kolay kolay unutamadığı bir derinlikte ve tutkuyla yaşıyor."
Belki bunları hatırlamama sebebim Safranski'nin, ahlaki yönü, Nazilerle ilişkisi vb. pek çok meseleye Heidegger'in nevi şahsına münhasır bir düşünme biçimi olduğu ve bu düşünme biçiminin onun, kendi kişiliğinin ve özel yaşamının dışına çıkarak felsefe yapabilmesini sağladığı şeklindeki yorumlarıdır. Nitekim, Jaspers-Arendt yazışmalarını alıntıladıktan sonra şöyle yazar Safranski: " Heidegger'in düşüncesinin gücü, çift anlamlı bir şekilde kendisinin ötesine geçer. Bu düşünce, bir yandan düşünen kişinin sıradan kişiliğini görmezden gelir, diğer yandansa düşünürü pençesine alır."
Bu "kendinin ötesine geçme" durumu o kadar etkilidir ki, Safranski'nin ifadesiyle Heidegger Nazilerle ilişkisinde "ne kendine acıyarak ve saldırganca ben haklıyım, der; ne de siyasi ve özeleştiriyle düşünür". Savaştan hemen sonra yazdığı "Hümanizm Üzerine Mektup" bir çaresizlik belgesiymiş gibi etki uyandırsa da Heidegger'in durumu daha ziyade "kuvvetlenerek devam etme"ye benzer. Zira bu mektup Heidegger'in dönem felsefesine, örneğin Sartre'a, varoluşçuluğa, hümanizm rönesansına bir cevap niteliğindedir ve aslında O'nun "sonraki dönem (Heidegger felsefesinin sanat üzerinden konuşan ikinci dönemi) felsefesinin tamamını içerir". Aslında bu yorum, yukarıda bahsettiğim röportajda verdiği cevaptaki soğukkanlılığı son derece açıklanır kılmaktadır.
Arendt'e gelince, Kudüs'teki Eichmann davasına yönelik gözlemlerini "Kötülüğün Sıradanlığı" teorisi çerçevesinde Amerika'da yayınladığında, Heidegger'e yönelttiği eleştirinin bir benzeriyle, " merhametsizliği ve duygusuzluğu sebebiyle böyle densiz, insanlıktan nasibini almamış, son derece realist analizler yapabildiği" gerekçesiyle özellikle Yahudi dostları tarafından topa tutuldu. Oysa filme göre Arendt, Eichmann'ın bir canavar değil, son derece normal bir insan olduğunu iddia ederken şunu anlatmaya çalışıyordu: " Kötülük, senin, benim, onun içinde potansiyel olarak var olan ve herhangi bir vahşi dürtüye dayanmaksızın son derece sıradan bir "emre itaat" dürtüsüyle bile ortaya çıkabilecek bir olgu olarak kabul edildiğinde gelecekte başka insanlık felaketleri yaşanmaması için bazı tedbirler almamız mümkün olacaktır." Acaba Heidegger'in özel yaşamında ve siyasi olaylarda kendisini gösteren "kişiliksiz yönünün" de Safranski'nin yorumundan daha insanî bir açıklaması olabilir mi? Yahut tam olarak kötülük denmese de bir çeşit "sıradan" umursamazlık mı söz konusuydu onda?
Herşeye rağmen okunmaya değer bir kitap olarak gördüğümden bitirdiğim -Gürbilek'in anlattıklarından hareketle müstakil bir yazı daha yazabileceğimi ve başka kitaplarıyla onu okumaya devam edeceğimi de ekleyeyim- "Benden Önce Bir Başkası"ndan Tanpınar'ın mektuplarıyla ilgili bazı alıntılarla bitireyim:
"Tanpınar'ın sonunda gün ışığına çıkan günlükleri çoğu okurunda hayal kırıklığı yarattı. (...) Huzur'un yazarı, romanının o bol benzetmeli dilini bu kez kendi biçareliğini anlatmak üzere zaten herkesten önce işe koşmuştu. Boşuna dönen, zamanı öğütmekten başka işe yaramayan değirmen. Kendi harabesinde oturan adam. Zarını bir türlü masanın üzerine atamayan adam. (...)"
"Bütün bunları zaten biliyorduk. Bu yüzden sonunda gün ışığına çıkan defterleri, Tanpınar'ın kendisinin bile inanmakta zorlanacağı bir muhteşem Tanpınar imgesi kurmak (...) yahut gözümüzde büyüttüğümüz figürün aslında bir biçare olduğunu kanıtlamak için kullanmak yerine başka şeyler üzerine düşünebilirdik."
Şu soruları sorabilirdik mesela: " Ama nasıl aşmış, ne ölçüde aşmış ya da aşamamış Tanpınar "tıkanma"yı? Günlüğünde ısrarla yakındığı çaresizliği romanlarında, şiirlerinde ve denemelerinde anlatabilmiş midir? Anlatamamışsa neden? Tabii bir de şu: Muhteşem Tanpınar'ın içinde Biçare Hamdi'nin hiç mi izi yok?"...
Sahi Safranski Heidegger'i anlatırken, film Arendt'ten bahsederken hangi soruları sormuş, nelere cevap aramıştı?
* Regine Olsen: Kierkegaard'ın bütün kitaplarını kendisi için yazmış olduğu ileri sürülen, sonradan terkettiği nişanlısı.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder