25 yıl boyunca Türk Eğitim Sistemi'nin içinde debelenip duran biri olarak yazacağım bu yazıyı. Yedi yaşında başlayan okul maceram son 1 yıldır yine sekteye uğradıysa da halen formel bir eğitim programına (doktora) kayıtlı bir öğrenci olarak... 25 yılın uzun bölümü öğrenci olarak, birkaç yılı ise öğretmen ve akademisyen olarak geçtiğinden eğitim sistemine "içeriden" de bakma fırsatı bulmuş biri olarak... Dahası okul hayatı boyunca hep birinciliğe oynamış, çalışkan ve başarılı bir öğrenci, okulu bir varoluş biçimi olarak belirlediği ilmî çabayla kesiştirmek için azami gayet sarfeden bir insan olmama rağmen ortaokuldan bu yana her eğitim kademesinde en az bir kez okulu bırakma teşebbüsünde bulunmuş biri olarak...
İlkokul öğretmenimi çok sever, başarılı bir öğrenci ve iyi bir insan olarak yetişmemize çok katkısı olduğunu düşünürdüm. Lise müfredatında bile ilkokul öğretmenim iyi bellettiği için kolaylıkla hallettiğim dersler ve konular vardı. Üstelik ilgiliydi, lise son sınıfta okulu bırakma girişiminde bulunduğumda uzun zamandır görüşmememize rağmen evime kadar gelmiş, yaptığımın ne kadar büyük bir hata (!) olduğunu bana anlatmaya çalışmıştı. Liseye kadar eğitim sisteminin kendisini sorgulamama sebebim de iki tanedir: biri sürekli babamla mücadele ederek devam etmeye çalışmak, ikincisi de öğretmenimin bize depoladığı idealler... Lakin bu büyü yıllar sonra bir ilkokul arkadaşımla karşılaştığımda bozuldu. Sanırım üniversiteye hazırlanıyorduk. Arkadaşıma ne iyi bir öğretmenimiz olduğunu hatırlatarak nostalji yapmayı hedeflediğim bir sohbet sırasında:
- Vallahi ben ilkokul günlerimi pek hayırla yâd etmiyorum, cümlesiyle sarsıldım. Nasıl olabilirdi ki bu? O anlattı, ben hatırladım; o anlattı, ben idrak ettim; o anlattı, ben kendi halimden dehşete düştüm.
Öğretmenimizin sınıfı çalışkanlar, orta grup ve tembeller diye sınıfı üçe bölme gibi bir tekniği vardı. Çalışkan öğrenciler olarak bizler öğretmen masanın önündeki sıra takımında konuşlanmıştık. Arkadaşımın içinde bulunduğu orta grup orta takımda, tembeller ise kapı tarafındaki takımda idi. Bu ayrım -pek çok sebebe binaen- kendiliğinden oluşan sosyo-ekonomik bir ayrım demekti ayrıca. Ama kast sistemimiz katı değildi, başarı grafiği yükselen yahut inen öğrencilerin gruplar arası geçişi söz konusuydu. Bu yüzden arkadaşım ilkokul hayatını çalışkanlar grubuna geçmek üzere kendini harab ederek geçirmişti. O anda hatırladığım kadarıyla ben de anneme "Hayır, anneanneme gitmek istemiyorum, el işi yapmak istemiyorum, bahçede oynamak istemiyorum, ödevimi yapmalıyım" gibi pek çok eziyeti çalışkanlar grubundaki yerimi kaybetme korkusuyla yaşatmıştım.
Dahası benim yakın arkadaş çevrem hep çalışkanlar grubuyla orta gruptan birkaç kişi olmuştu. "Tembeller" grubundan arkadaşlarımın sadece isimlerini ve yüzlerini hatırlıyordum, hiçbiriyle hiçbir paylaşımım olmamıştı. Sonraki yıllarda sokakta karşılaştığımızda birbirimize selam bile vermemiştik. Öğretmenimizin kötü niyetli olduğunu sanmıyorum ama uygulamaları ve tavırları nedeniyle malesef arkadaşlarımızı toplu bir şekilde görmezden gelmiştik. Bu arkadaşlar acaba bizim hakkımızda ne düşünüyorlardı? İçlerinde nasıl isyanlar vardı? Neler geçmişti kalplerinden, zihinlerinden, biz mutlu mesut öğretmenimizin takdirlerini toplarken? Sırf kendi yaşadığım ikilemleri, kendi üstüme kurduğum baskıları, öğretmenimin ideolojik bakış açısıyla ailemin bakışı arasında kalmanın getirdiği bunalımları, yine onun önyargıları sebebiyle hiçbir zaman ailesi de öğretmenimiz gibi düşünen arkadaşlarım kadar beni sevmeyeceğine dair düşüncelerimi vs. pek çok şeyi hatırladığımda bile boğazım düğümlendi, ne diyeceğimi bilemedim. Hala arkadaşlarımın yaşadıklarını hakkiyle tahayyül etmekten uzak olduğumu düşünüyorum, çünkü bir daha çocuk olamıyorsunuz. Okul üzerine ciddiyetle düşündüğüm şu son aylarda geçmişe dönüp baktığımda şunu idrak edebiliyorum: ben en çok travmayı ilkokulda yaşamışım, çünkü o zamanlar daha çok, daha çok çocuktum.
Ortaokul dönemim başka meselelerle geçti, okulu bırakma girişimim geçirdiğim bir hastalık sebebiyle arkadaşlarımla ilişkilerimin bozulmasına duygusal tepkiler vermemle alakalıydı. Ama bu dönemde okulla ilgili biriktirdiğim şeyler lisede patladı. Önce birkaç öğretmenimiz sayesinde "başka" kitaplar okuyabileceğimizi keşfettik; sonra da sorgulamaya başladık. Bu ana kadar ben o kadar "sistemin adamı" görünüyordum ki bir arkadaşımın yaşadığı bir problemde kendisine destek vermem sisteme muhalif bir öğretmenimiz tarafından şaşkınlıkla karşılandı, "Senden böyle asil bir hareket beklemiyordum" dedi. Bu da başka bir travma tabi, nasıl görünüyorum ki ben? Sırf başarılı olduğum için öğretmenlerle aram iyi diye, onlar arasında haksızın, güçsüzü ezen güçlünün yanında duracak kadar omurgasız mı?
Böylece başladı sorgulamalar, kendi olma yolunda ilerlemeler, tepkiler, isyanlar, ahlakî çağrılar, içime dönüşler, sonunda kopmalar... Son sınıfta "Giderim bu diyardan, ben kendi işimi kendim görürüm" dedim. Evde oturdum iki ay kadar. Hemen çalışmalara başladım, o zamanlar ilgilendiğim meselelerle ilgili bir dergi çıkarıp okulda ilgilenecek arkadaşlara dağıtmaya başladım. Okuyordum, bol bol okuyup bir de yazıyordum. Acemice tabi, kompozisyon dersleri dışında hiç yazmamışım ki! Okuldan bir arkadaşımla mektuplaşmaya da başladık okuldan eve. Çok mutlu olduğumu hatırlıyorum o dönem, ailemden, öğretmenlerimden, arkadaşlarımdan gelen baskılara rağmen...
Derken sebebin ne olduğunu hatırlamıyorum okula geri döndüm. Hatta o sırada açık öğretime geçme furyası vardı, ona da katılmamayı tercih ettim. Benim insanlarla bir problemim yoktu, benim sistemle problemim vardı. Ama dönüşten sonra eleştirilerim devam edince öğretmenlerim kişisel algıladılar, bir sürü problem yaşadık. Liseden mezuniyet töreninde avazı çıktığı kadar bağırarak insanlara hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını anlatmaya çalışan kız olarak mezun oldum...
Bundan sonraki hayatımın ilk örneğini teşkil etmesi açısından önemlidir bu tepkisel duruş. Artık şunun farkındaydım: Ben sıkılmıştım. Sorumluluk duygum sebebiyle müfredatın bana dayattığı her şeyi öğrenmeye çalışmaktan sıkılmıştım. Müfredatla ilgi alanlarımın çakıştığı noktada müfredatın sığlığından sıkılmıştım. Müfredatın bana kendimle ilgili, derdimle ilgili bir şey söylememesinden sıkılmıştım. Sınavlardan çok yorulmuştum. Öğretmenlerin "ergenliğimi" bahane ederek söylediklerimi istihza ile dinlemelerinden sıkılmıştım. Sisteme laf atarken vicdanlarına dokunduğumda beni saygısızlıkla suçlamalarından yorulmuştum. Peki ne yapmalıydım?
Sonuca değil, yola odaklanmayı beceriyordum da hangi yola gireceğime karar veremiyordum? Kafam çok karışıktı. O zamanlar aklıma sık sık şu hatıra gelirdi. Lise birinci sınıfta bir öğretmenimiz sınıfta " Sadece bir tane dersi çok iyi olup diğerleri kötü olan biri var mı aranızda?" diye sormuştu. Moralimin bozulduğunu hatırlıyorum, öğretmenin ne demek istediğini çok iyi anlamıştım ama işte ben o sınıfa girmiyordum. Bir arkadaşım vardı, çok dikkatimi çeken. Bütün derslerde başarısızken fizik gibi bir derste döktürmesini şaşkınlıkla karşıladığım.. Hemen ona döndüm yüzümü, o parmak kaldırıyordu. Sanırım hayatımda özendiğim tek parmak kaldırış odur. Sahi benim özel bir ilgim yok muydu? Bu hatırayı hatırladıkça aradan geçen üç yılda kendime birkaç özel ilgi alanı belirlediğim için kendimi biraz iyi hissediyordum ama hala yolun çok başındaydım ve aslına bakarsanız kadîm ilmî standartlar açısından "yaşlanmıştım", artık 18 yaşındaydım.
Üniversite hayatım da farklı değildi. Kah okulu bırakıp bir sivil toplum örgütüne üye olarak ülkeden ülkeye yardım amaçlı dolaşmayı düşündüm, kah ilmi hayatıma yüksek lisansla devam etmeyi... 4 yıllık fakülteyi bir bırakıp bir devam ederek altı yılda dereceyle bitirdim. Bu absürd durumun sebebinin tam olarak okul olduğu kanaatindeyim. "Hay ben sizin" diyerek okulu bırakır, dört beş ay dönmezdim. Arada okur, yazar, eyler, mutlu olurdum. Bir sebepten döndüğümde ise sınavlara çalışacağım diye arkadaşlarım konsere giderken evde kalırdım. "Yemişim diplomasını, bana ben lazımım" deyu dönem bırakırdım, döndüğümde ise "ya bu da lazım insana" deyu bambaşka bir ilmi alanla ilgili çalışmalar yapardım. Arkadaşlarımın "Sende akademisyen hamuru var" sözlerini hakaret telakki eder; "Korkarım profesör olacağım" diyerek küfrede küfrede tez yazardım. Lakin sanırım hayatımın dönüm noktalarından biri yazdığım iki tezdir. Bu tezler sayesinde bir konuyu ele alıp başka yönlere sapmadan derinlemesine idrak edebilme tecrübesini yaşadım. Artık çizdiğim yol belli olduğundan kendi dertlerime yönelik olarak seçtiğim bu tez konularıyla ben ilmin eyleme dönük yönünü keşfettim: fikirlerim değişti, bakış açım değişti, ben değiştim. (Zannediyorum okul hayatımın hiçbir döneminde bana böyle bir sorumluluk yüklenmemişti, tezler bittiğinde yaş 27'ydi.)
Peki neydi sorun? Okulla, öğretmenlerle, derslerle aram bu kadar iyiyken neden ben bir türlü istikrar sağlayamıyordum? Neden sürekli "herşeyi" bırakıp gidesim geliyordu? Sebepleri sayabilirim ama adını koyamam. Eğitim sisteminin içinde kendimi yarım yamalak hissediyorum. Her yerde ama hiçbir yerdeymiş gibi... Kendimi psikolojik olarak öğretmen-öğrenci ilişkisinden kurtaramıyorum, sanki sürekli baskı altındayım. Değersiz hissediyorum kendimi okulda, sınıfta; çünkü ne söylersem söyleyeyim sanki daha iyisini, daha derinini bilen biri varmış gibi karşımda. Yoksa bile öyle hissediyor adam, hissettiriyor. Değerli bir şey söylesem, hakikaten kendimin de değer verdiği; hocanın takdiri onurumu incitiyor; "aferin" almak için konuşmuş gibi hissediyorum. Bir makale yazdığımda yazdığım şeyden tatmin olmuşsam mutlaka en güzel kısımlarını çıkarıyorum, çünkü makaleyi hocaya gönderirken yaşadığım küçük heyecan, bana ilkokul yıllarında "Okuduğumuzu anladık mı?" sorularına güzel yorumlar yazdığım günlerde okula nasıl heyecanla, şevkle gittiğimi hatırlatıyor, o hali kendime yakıştıramıyorum. Küçüklükten işlemiş ruh halleri bunlar, bunlara karşı tepkiselim.
Öte yandan okulla birlikte hayatı yürütebilen bir tip değilim sanırım. Dedim ya, hep "ödevimi yapmam lazım"dı benim. Hala öyledir, sorumluluk duygum beni bağlar; hocanın ders anlatırken emek verdiğini düşünür; karşılığını vermek isterim. Lakin bu on iki, on üç dersinizin olduğu dönemlerde hayatı yaşanmaz hale getirir. Üstelik hayata dair hiçbir şey öğrenmezsiniz.
Bugüne kadar kaç hoca tanıdığımı bilmiyorum ama kendisinden kitaplarda olmayan bir şeyi öğrendiğim sadece 5-6 hoca sayabilirim.
Bu beş altı hocadan öğrendiklerimi öğrenebilmek için 25 yılımı okul sıralarında çürüttüm. Bu arada insanlar "Nasılsın?" diye sorduklarında tutulup kalmadan cevap verebilmeyi unuttum. Yemek yapmayı bilmeden evlendim. Ispanaklı makarna yapmak için marketten ıspanak almaya gittim, hangi yeşilliğin ıspanak olduğunu bilmediğimden kıçıma baka baka geri döndüm. Hala pazarda gördüğüm pek çok yeşilliğin adını bilmem. Ellerimden ne iş geldiğini hiç bilemedim. Çünkü el işi yapmayı hiç canı gönülden isteyip denemedim. Şimdi düğme diktiğimde utanıyorum. Bahçeli bir evde büyüdüm ben, sonradan taşınsak da o bahçe hep orada, arka sokaktaydı. Sülalece mandalina toplamaya gittiğimiz gün benim elimde ertesi günkü sınavın kitabı vardı. İnsanların kahkahaları üzerine kafamı kaldırdığımda yengemin çaylıkların üzerine nasıl düştüğünü görmediğim için üzüldüm ama yeniden kafamı kitaba gömdüm. Amcaoğlum tavuk beslerdi, kümese girmekten korkardım. Tavan arasında kuluçkaya yatırırdı tavukları, orada onunla geçirdiğim gün öğrendiklerim hala aklımda... Ama ben okulda tavukların ne kadar zamanda yumurtladıklarına dair bir bilgiyi hiç görmedim. Resim öğretmenim resimden, müzik öğretmenim müzikten soğuttuğu için kendimi uzun zaman sanat düşmanı ilan ettim, hat dersi alırken aharlı kağıda karikatür çizdiğimi gören hocam, bu yeteneğimi doğru yerlerde kullanmam gerektiğini söyleyerek kızana kadar elimin hızlı kara kalem çalışmasına yatkın olduğunu bilemedim.
Annem bana "Sen dünyalık değilsin" derdi. Bunu mottom kabul ettim, mesela coğrafya ve fizik derslerini zorla öğrendim ama çalıştım yani, müfredattaki konuları ezberledim. Felsefe, edebiyat ve tarih sevdim, onlarla ilgilendim. Matematik ve kimya ilgimi çekerdi ama lisans alanım belli olduktan sonra artık onlarla ilgili okuma yapamadım. Asıl ilgim felsefe ve edebiyat üzerine yoğunlaştı, tarihte okul dışı okuma yapamadığım için uzun yıllar sonra eşimle tanıştığımda tarihin ne olduğunu öğrendim:
- Pasarofça Antlaşması?
- 1718.
- Karlofça?
- 1699
- Varna Savaşı?
- 1444
- II. Kosova?
- 1448.
- Eski mezartaşlarındaki gül şekilleri neyi sembolize eder?
- Höööö?! Sembol mü onlar, süs değil mi?
Evlilik ve çocuk karşıtlığı yaptım uzun zaman. Zira "çalışmayın, çalışmayın yarın öbür gün evlerinizde oturur çocuk kakası temizlersiniz" tehdidiyle büyümüştüm. Aklım başıma geldiğinde yaşım 28'di, açıkçası aşık olmasam evleneceğim de yoktu. Zorunlu eğitimin bütün engellerine rağmen hayat bir şekilde akıp gidiyor ve örneğin, aşık oluyor, evleniyor, çocuk yapıyorsunuz ya; şükrünü bilmek gerek bu halin. Aksi takdirde insan ilmi kitaplardan okuduğuyla sınırlı sanıyor... Oysa benim en iyi hocalarımın başında oğlum geliyor...
Son iki buçuk yıldır kör topal annelik yaparak yaşıyorum. Bu sürede sadece bir dönem derse gittim, ilk defa bu kadar rahat bir dönem geçirdim. Ders çıkışlarında bir an evvel oğluma kavuşmak için derste öğrendiklerimi ağırlık yapmasın, hızlı koşayım diye saldım gitti. Sadece saygı duyduğum bir hocamın derslerine özen gösterdim, çok şey öğrendim ve kendimi dersinde hiç kötü hissetmedim. Kendisi hayata dair derslerini babasından aldığını söylerdi. Okuldan almadığı çok belli olurdu.
Hocamdan öğrendiklerim dışında son 2.5 yıl boyunca öğrendiklerimin çoğunu oğlumdan yahut onun sayesinde öğrendim. Çocuk nedir, in midir, peri midir yoksa insan mıdır? Daha da ötesi insan nedir, kime denir? Çocukla nasıl ilişki kurulur, fevrilik nasıl terbiye edilir? Sağlık nedir, neden bu kadar önemlidir? Yetim kimdir, öksüz kimdir, aç kimdir, tok kimdir? Savaş nedir, barış nedir, dünya nedir, ölüm nedir? Anne nedir, baba nedir, imtihan nedir? Asıl sorumluluk nedir? Kreş nedir? Bakıcı nedir? Okul nedir? Okulsuzluk/Okulsuz eğitim nedir?
İşte bu yazı, bu son sorunun cevabını bulabilmek için uğraştığım son birkaç ayın ürünü... Düşündüğüm şeyler, edindiğim bilgiler bir sonraki yazıda...
Sonuca değil, yola odaklanmayı beceriyordum da hangi yola gireceğime karar veremiyordum? Kafam çok karışıktı. O zamanlar aklıma sık sık şu hatıra gelirdi. Lise birinci sınıfta bir öğretmenimiz sınıfta " Sadece bir tane dersi çok iyi olup diğerleri kötü olan biri var mı aranızda?" diye sormuştu. Moralimin bozulduğunu hatırlıyorum, öğretmenin ne demek istediğini çok iyi anlamıştım ama işte ben o sınıfa girmiyordum. Bir arkadaşım vardı, çok dikkatimi çeken. Bütün derslerde başarısızken fizik gibi bir derste döktürmesini şaşkınlıkla karşıladığım.. Hemen ona döndüm yüzümü, o parmak kaldırıyordu. Sanırım hayatımda özendiğim tek parmak kaldırış odur. Sahi benim özel bir ilgim yok muydu? Bu hatırayı hatırladıkça aradan geçen üç yılda kendime birkaç özel ilgi alanı belirlediğim için kendimi biraz iyi hissediyordum ama hala yolun çok başındaydım ve aslına bakarsanız kadîm ilmî standartlar açısından "yaşlanmıştım", artık 18 yaşındaydım.
Üniversite hayatım da farklı değildi. Kah okulu bırakıp bir sivil toplum örgütüne üye olarak ülkeden ülkeye yardım amaçlı dolaşmayı düşündüm, kah ilmi hayatıma yüksek lisansla devam etmeyi... 4 yıllık fakülteyi bir bırakıp bir devam ederek altı yılda dereceyle bitirdim. Bu absürd durumun sebebinin tam olarak okul olduğu kanaatindeyim. "Hay ben sizin" diyerek okulu bırakır, dört beş ay dönmezdim. Arada okur, yazar, eyler, mutlu olurdum. Bir sebepten döndüğümde ise sınavlara çalışacağım diye arkadaşlarım konsere giderken evde kalırdım. "Yemişim diplomasını, bana ben lazımım" deyu dönem bırakırdım, döndüğümde ise "ya bu da lazım insana" deyu bambaşka bir ilmi alanla ilgili çalışmalar yapardım. Arkadaşlarımın "Sende akademisyen hamuru var" sözlerini hakaret telakki eder; "Korkarım profesör olacağım" diyerek küfrede küfrede tez yazardım. Lakin sanırım hayatımın dönüm noktalarından biri yazdığım iki tezdir. Bu tezler sayesinde bir konuyu ele alıp başka yönlere sapmadan derinlemesine idrak edebilme tecrübesini yaşadım. Artık çizdiğim yol belli olduğundan kendi dertlerime yönelik olarak seçtiğim bu tez konularıyla ben ilmin eyleme dönük yönünü keşfettim: fikirlerim değişti, bakış açım değişti, ben değiştim. (Zannediyorum okul hayatımın hiçbir döneminde bana böyle bir sorumluluk yüklenmemişti, tezler bittiğinde yaş 27'ydi.)
Peki neydi sorun? Okulla, öğretmenlerle, derslerle aram bu kadar iyiyken neden ben bir türlü istikrar sağlayamıyordum? Neden sürekli "herşeyi" bırakıp gidesim geliyordu? Sebepleri sayabilirim ama adını koyamam. Eğitim sisteminin içinde kendimi yarım yamalak hissediyorum. Her yerde ama hiçbir yerdeymiş gibi... Kendimi psikolojik olarak öğretmen-öğrenci ilişkisinden kurtaramıyorum, sanki sürekli baskı altındayım. Değersiz hissediyorum kendimi okulda, sınıfta; çünkü ne söylersem söyleyeyim sanki daha iyisini, daha derinini bilen biri varmış gibi karşımda. Yoksa bile öyle hissediyor adam, hissettiriyor. Değerli bir şey söylesem, hakikaten kendimin de değer verdiği; hocanın takdiri onurumu incitiyor; "aferin" almak için konuşmuş gibi hissediyorum. Bir makale yazdığımda yazdığım şeyden tatmin olmuşsam mutlaka en güzel kısımlarını çıkarıyorum, çünkü makaleyi hocaya gönderirken yaşadığım küçük heyecan, bana ilkokul yıllarında "Okuduğumuzu anladık mı?" sorularına güzel yorumlar yazdığım günlerde okula nasıl heyecanla, şevkle gittiğimi hatırlatıyor, o hali kendime yakıştıramıyorum. Küçüklükten işlemiş ruh halleri bunlar, bunlara karşı tepkiselim.
Öte yandan okulla birlikte hayatı yürütebilen bir tip değilim sanırım. Dedim ya, hep "ödevimi yapmam lazım"dı benim. Hala öyledir, sorumluluk duygum beni bağlar; hocanın ders anlatırken emek verdiğini düşünür; karşılığını vermek isterim. Lakin bu on iki, on üç dersinizin olduğu dönemlerde hayatı yaşanmaz hale getirir. Üstelik hayata dair hiçbir şey öğrenmezsiniz.
Bugüne kadar kaç hoca tanıdığımı bilmiyorum ama kendisinden kitaplarda olmayan bir şeyi öğrendiğim sadece 5-6 hoca sayabilirim.
Bu beş altı hocadan öğrendiklerimi öğrenebilmek için 25 yılımı okul sıralarında çürüttüm. Bu arada insanlar "Nasılsın?" diye sorduklarında tutulup kalmadan cevap verebilmeyi unuttum. Yemek yapmayı bilmeden evlendim. Ispanaklı makarna yapmak için marketten ıspanak almaya gittim, hangi yeşilliğin ıspanak olduğunu bilmediğimden kıçıma baka baka geri döndüm. Hala pazarda gördüğüm pek çok yeşilliğin adını bilmem. Ellerimden ne iş geldiğini hiç bilemedim. Çünkü el işi yapmayı hiç canı gönülden isteyip denemedim. Şimdi düğme diktiğimde utanıyorum. Bahçeli bir evde büyüdüm ben, sonradan taşınsak da o bahçe hep orada, arka sokaktaydı. Sülalece mandalina toplamaya gittiğimiz gün benim elimde ertesi günkü sınavın kitabı vardı. İnsanların kahkahaları üzerine kafamı kaldırdığımda yengemin çaylıkların üzerine nasıl düştüğünü görmediğim için üzüldüm ama yeniden kafamı kitaba gömdüm. Amcaoğlum tavuk beslerdi, kümese girmekten korkardım. Tavan arasında kuluçkaya yatırırdı tavukları, orada onunla geçirdiğim gün öğrendiklerim hala aklımda... Ama ben okulda tavukların ne kadar zamanda yumurtladıklarına dair bir bilgiyi hiç görmedim. Resim öğretmenim resimden, müzik öğretmenim müzikten soğuttuğu için kendimi uzun zaman sanat düşmanı ilan ettim, hat dersi alırken aharlı kağıda karikatür çizdiğimi gören hocam, bu yeteneğimi doğru yerlerde kullanmam gerektiğini söyleyerek kızana kadar elimin hızlı kara kalem çalışmasına yatkın olduğunu bilemedim.
Annem bana "Sen dünyalık değilsin" derdi. Bunu mottom kabul ettim, mesela coğrafya ve fizik derslerini zorla öğrendim ama çalıştım yani, müfredattaki konuları ezberledim. Felsefe, edebiyat ve tarih sevdim, onlarla ilgilendim. Matematik ve kimya ilgimi çekerdi ama lisans alanım belli olduktan sonra artık onlarla ilgili okuma yapamadım. Asıl ilgim felsefe ve edebiyat üzerine yoğunlaştı, tarihte okul dışı okuma yapamadığım için uzun yıllar sonra eşimle tanıştığımda tarihin ne olduğunu öğrendim:
- Pasarofça Antlaşması?
- 1718.
- Karlofça?
- 1699
- Varna Savaşı?
- 1444
- II. Kosova?
- 1448.
- Eski mezartaşlarındaki gül şekilleri neyi sembolize eder?
- Höööö?! Sembol mü onlar, süs değil mi?
Evlilik ve çocuk karşıtlığı yaptım uzun zaman. Zira "çalışmayın, çalışmayın yarın öbür gün evlerinizde oturur çocuk kakası temizlersiniz" tehdidiyle büyümüştüm. Aklım başıma geldiğinde yaşım 28'di, açıkçası aşık olmasam evleneceğim de yoktu. Zorunlu eğitimin bütün engellerine rağmen hayat bir şekilde akıp gidiyor ve örneğin, aşık oluyor, evleniyor, çocuk yapıyorsunuz ya; şükrünü bilmek gerek bu halin. Aksi takdirde insan ilmi kitaplardan okuduğuyla sınırlı sanıyor... Oysa benim en iyi hocalarımın başında oğlum geliyor...
Son iki buçuk yıldır kör topal annelik yaparak yaşıyorum. Bu sürede sadece bir dönem derse gittim, ilk defa bu kadar rahat bir dönem geçirdim. Ders çıkışlarında bir an evvel oğluma kavuşmak için derste öğrendiklerimi ağırlık yapmasın, hızlı koşayım diye saldım gitti. Sadece saygı duyduğum bir hocamın derslerine özen gösterdim, çok şey öğrendim ve kendimi dersinde hiç kötü hissetmedim. Kendisi hayata dair derslerini babasından aldığını söylerdi. Okuldan almadığı çok belli olurdu.
Hocamdan öğrendiklerim dışında son 2.5 yıl boyunca öğrendiklerimin çoğunu oğlumdan yahut onun sayesinde öğrendim. Çocuk nedir, in midir, peri midir yoksa insan mıdır? Daha da ötesi insan nedir, kime denir? Çocukla nasıl ilişki kurulur, fevrilik nasıl terbiye edilir? Sağlık nedir, neden bu kadar önemlidir? Yetim kimdir, öksüz kimdir, aç kimdir, tok kimdir? Savaş nedir, barış nedir, dünya nedir, ölüm nedir? Anne nedir, baba nedir, imtihan nedir? Asıl sorumluluk nedir? Kreş nedir? Bakıcı nedir? Okul nedir? Okulsuzluk/Okulsuz eğitim nedir?
İşte bu yazı, bu son sorunun cevabını bulabilmek için uğraştığım son birkaç ayın ürünü... Düşündüğüm şeyler, edindiğim bilgiler bir sonraki yazıda...

muhteşemsiniz ! ben de okulu sevemeyenlerdenim. ilkokulum dayak atan bir öğretmenle geçti. dersleri ve öğrenmeyi sevemedim. ama daha sonra vasat bir öğrenci olarak liseyi de bitirdim ve üni'de hacettepe fransız dili ve edb.nı bitirdim. Y.lisansa başladım ama derse gelmeyen bölüm başkanı hocalar, tek güne tek ders konulan ama yapılmayan dersler yüzünden, bir de işin kuramsal boyutundan çoook sıkıldığım için evde kendim sevdiğim alanlarda, beğendiğim yazarlardan, bloglardan hayatı ve kainatı anlamaya çalışıyorum. Okuyorum ve dünya müziklerini keşfediyorum. Yeni filmler keşfediyorum. Başka dillerde (fr-ing) bir şeyler okuyup anladığımda seviniyorum. Aynı zamanda küçük dostum, bebeğim Ebubekir'imi yetiştiriyorum. 18 aylık. İnsanlar çalışmamın, akademiye girmemin daha iyi olacağını, para kazanırsam daha iyi standartlarda yaşayacağımı söylüyorlar sürekli. Ben çalışmak değil, oturup ömrümün geri kalanında sevdiğim ilimlerde okumalar yapmak istiyorum. Uzaktan islami ilimler eğitimi alıyorum ve bu beni tatmin ediyor.
YanıtlaSilHeyyy! insanlık! Ben böyle mutluyum..beni kendime bırakıııın diye bağırasım geliyor. Sadece bebeğimi eşimle kendim büyüttüğüm için biraz daha fazla zamanım olsaydı diyorum. Hepsi bu.
sizi çok sevdim..takipteyim, lütfen yazmaya devam edin! :)
muchos bessos ..
merhaba, yorumunuz için teşekkür ederim :) hayat tarzlarımız birbirine benziyor, amaçlarımız da; hatta üzerimizdeki baskılar da :)... evde yanımda kahve, ayaklarını uzatarak sevdiği kitaplar, filmler ve müziklerle ve elbette oğlumla keyif çatarken çalışan kadınlara şaka yollu olarak: "eve dön, şarkıya dön, kalbine dön" diye sesleniyorum ben de... zaman problemini çok yaşıyorum, şu an saat 02.51, gece yaşıyorum, denebilir. benim oğlum 30 aylık, büyüdükçe biraz daha zaman tanıyorlar bize ama yine de daha çok, daha çok istiyor insan :) beni mutlu ettiniz yorumunuzla, anlaşılmak çok güzel... inşallah devamı gelecek, sevgiler..
Sil:) takipteyiz
YanıtlaSileyvallah :)
YanıtlaSilannemi babamı çok seviyorum. eğitim hayatım açısından her zaman içimde ızdıraplar vardı. bu acıların bedelini, onlara kıyamadığımdan hiçbir zaman direk muhatap olarak "anne ve babam yüzünden okumak zorunda kaldım" diyemedim. elbette onlar da bu yolu kendilerine doğru seçmişlerdi. elbette annecim beni çok sevdiğinden bana "oku kızım oku ilerde koca eline bakma(!)" diyordu.. şimdilerde kocayı bırak babamdan bile para isteyemeyen ben... üzülüyorum... keşke her şeyde başarısız olsaydım da o çocuk gibi bir fizik(temsili) alanında uzmanlığım olsaydı.
YanıtlaSilkeşke şu an 28 yaşımda hala kendimi arıyorken.. çooookk daha önceleri bulsaydım kendimi..
yazıyı ilk okumaya başladığımda gayet mağrur başı dik kaşlar çatık bakalımm burdan ne öğrenicez modundaydım.. sonuna geldim. bir elim başımda. omuzlarım çökmüş, gözlerim ileriye dalmış küçüklüğümü izlerken buldum kendimi.. 5-6 yaşlarındayım. gözlüğü var başımdan büyük. köy camisinin 40-50 kişilik bir sınıfındayım.ve daha sonra ömrüm boyunca 'Dursun' adını duyduğumda gözümde zihnimde ve o yanımın çocuk kalacağı küçük kalbimde belirecek olan cümle geliyor: dört göz kimse ayağa kalksın! ....
ortaokulda bir genç kızım.. o zamanlar sabahları İstiklal Marşı okunurken bayrağı havaya çekmek tek hayalimizdi. ve sonunda müdür beni de görmüş o eşşiz (!) şansı bana da vermişti. koca okulun önünde hiza olarak kendi sınıfımla karşıkarşıya gelmiş bayrak çekecektim. çektim de heyecandan ölebilirdim.. sonra; müdür geldi. gözlerime baktı. ve yüzümde ani bir yanma hissettim. acıyordu. sonra anladım ki karşıdaki arkadaşımla bakışıp gülüşmüşüm bayrağı çekerken......
şimdi siz bu yazıyı yazdınız ya.. yazıyı siz mi yazdınız sanıyorsunuz sahi?
siz ben olmuşsunuz yazarken. ben siz olmuşum okurken...
sahi, neydi o özlü söz?
ne yapalım nasip böyleymiş.....
elinize sağlık....
evet, nasip böyleymiş. bunu da çok düşündüm. beni ben yapan herşeyin içinde bütün bu yazdıklarım, bütün bu yaşananlar. arayış da hiç bitmez belki, okulda, dışarıda... bir kapı açılınca öbürüne koşmaca. ama bir yerde duruyor insan! acıyan yerlerine dönüp bir bakıyor, ne oldu, ne oldu sana?
Sil