4 Haziran 2015 Perşembe

Bir Mecrası Olmalı İnsanın...

Üç dört gün önce oğlanla bir yerde oturup çay içerken akademisyen bir dostum aradı. Konuşmamız gerek, kafam çok karışık, dedi. Nedir sorun, dedim. "Çalıştığım alanda kendimi bulamıyorum, okuduklarım bana temas etmiyor, bu alanı seçerken düşündüklerimin hepsi elimden kayıp gitti sanki, sadece teknik şeylerle uğraşıyormuşum gibi geliyor." Eyvallah, dedim, irdeleyelim. Uzun uzun konuştuk, başka alternatifleri gözden geçirdik, sonunda bir yere ulaşamadık, düşünelim deyu bıraktık. Bir iki gece sonra aynı konu üzerine üç saatlik bir sohbet daha yaptık, o sırada bir ışık yandı:

Dostum dedi ki, ben bu alanı kalbî anlamda, zihnî anlamda uğraşmaktan kaçtığım ne varsa onlardan kurtulmak için seçtim. Sorulardan kaçışın en iyi yolu seni teknik ayrıntılara boğacak ve aslında soru da sordurmayacak bir şeylerle ilgilenmekti, öyle yaptım. Ama geldiğim noktada burası beni boğuyor, ben sorularıma dönmek, onlara cevap aramak istiyorum. Okuduklarım bana temas etsin, derdimle ilgili olsun istiyorum.

Ve ben düşündüm, benim de sorularımdan kaçtığım daha doğrusu "cevapları şurada olabilir" deyu başka alanlara yöneldiğim zamanlar olmuştu. Neden, nasıl, nereye yöneldiğimi; sonrasında neden felsefeye geri döndüğümü biliyorum ve felsefe tanımımın neden giderek genişlediğini, neden metafizikle birleştikçe hayata indiğini, neden hayata indikçe metafiziğe daha kuvvetle bağlandığını...

Sonsuzlukla sonlu olan dünya arasındayız biz. İki farklı varoluş boyutu arasında gider geliriz. Sorularımız bu çakışmaya dairdir. Bazen bunlardan kaçmaya çalışır, bazen onlarla yüzleşmeye cesaret ederiz. Sorulardan kaçışın adı "iman", değildir. Zira iman sığınılacak bir liman değildir. Öyle olsaydı Hz. Peygamber bir ayetle yaşlanmazdı. İman havf ile reca arasıdır, iman sürekli imtihan halinde olduğunun bilincinde olmaktır, iman hayatının her anından sorumlu olduğunu bilmek demektir. Reca anında, şükür anında, dua anındaki teslimiyetin havf anında titreyişe dönüşmesidir. İnsan haldir zira, kalp dönüşen şeydir; onu istikamet üzere tutabilmenin adı imandır ve dünyadaki en zor eyleyiştir. Bu yüzden hayatın her anı sonsuzlukla, O'nunla bağlantılıdır; bu yüzden metafizik ve hayat içiçedir, birbirinden kopmaz, kopamaz. Bu yüzden felsefeyi yanlış bilinen bağlamından koparırım ama ben ondan kopamam. Bu yüzden felsefe de, din de hayatın içindedir, hayatın her anındadır. Bu yüzden sorularından kaçmak insanın hem yaşadığı mekana, dünyaya; hem sonsuzluğa ihanetidir. İnsan aramak için vardır.

Elbette soruların cevabı derin. Ha denince bulunacak cinsten değil; okumakla bulunacak cinsten hiç değil. Öyle olsaydı hepimiz Kur'an'ı okur okumaz dönüşüm geçirip bambaşka insanlar olurduk. Öyle olsaydı onca mihmandar uyarmazdı bizi Adem'den bu yana; onca farklı tarîk olmazdı bu yolculukta... Ama Allah bizi konuşmak ve dinlemek üzere yaratmıştır. Okumak dinlemektir, yazmak konuşmak... Susmaksa idrak etmek, anlaşmak. Hayatta var olmak konuşmaktır; hayatı okumak dinlemek. Günü gelince hikmete kapıyı açıp içeri buyur etmek için konuşup dinleyerek içeriyi temizlemek gerek...

Bu yüzden bir mecrası olmalı insanın, varolduğu ve aktığı... Bir mecrası olmalı insanın anlattığı ve dinlediği... Bir mecrası olmalı insanın anlaşıldığı, muhatap bulduğu... Bir mecrası olmalı dinlediği ve anladığı... Bir mecrası olmalı okuduğu ve yazdığı... Bir mecrası olmalı kendine dokunan ve kendisinin de başkalarına dokunduğu... Bu yüzden İslam bir cemaat dini; bu yüzden onlarca tarikat var tarih boyunca... Bu yüzden derdimizle hemhal dostlara meylederiz; bu yüzden yaşadığımız hayat (seçtiğimiz çalışma alanından annelik tercihlerimize kadar her şey) bizi beslesin isteriz, bizi içine çeksin, bize bizi anlatsın isteriz yahut zaten öyle olana doğru yol alırız.  Böyle idrak eder, böyle varolur, böyle dönüşür ve böyle "insan" oluruz...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder