9 Haziran 2015 Salı

Okulsuz Eğitim Üzerine Düşünceler: 2 Öğretmenim, Canım Benim...

Başlamadan önce şunu belirteyim, önceki yazıda anlattığım inişli çıkışlı eğitim hayatım sebebiyle homeschooling, unschooling gibi uygulamalardan kavram olarak haberdardım. Lakin bunun benim hayatımda hiçbir yeri ve anlamı yoktu. Anlamı olan kelime daha ziyade otodidaktikti ki kendimi bazı açılardan böyle tanımlardım, sonradan tanıştığım eşim de kendisini öyle tanımlayacaktı. Ancak anne olduktan sonra pek çok yeni kavram hayatınıza giriyor: pedagoji, okul öncesi, montessori vs. yöntemler ve çocuk büyüyüp de kreş çağına yaklaştıkça ev okulu yahut okulsuzluk... Tabi önümde zaman olması hasebiyle öyle oturup uzun uzun araştırma yapmadım, öyle birkaç yabancı blog gezdim, birkaçını inceledim, sonra uyguladığı şeyin adına bu ismi veren, vermeyen birkaç blogger anneyi takip etmeye başladım, kendi annelik serüvenim sürerken onlara da gözüm takılır oldu ama ben hala anneliğin "boğuşma/debelenme" evresinde olduğumdan (hala öyleyim) ciddiyetle üzerinde durmadım. Derken bir gün bir arkadaşım mailinde facebook'taki bir gruptan bahsetti, hemen üye oldum. Ara ara yazıları, düşünceleri anasayfama düşmeye başladıkça buradaki annelerin ciddiyetini farketmeye başladım. Ciddi bir çaba vardı ve daha önce gördüklerimin aksine sadece yöntemlerin değil, işin felsefesi üzerine de konuşuyorlardı. Böylece niyet ettim bu işin arka planını sorgulamaya ve o sıralarda vereceğim bir kitap siparişi listesine İvan İllich'in Okulsuz Toplum'unu ekledim. Kitabı bir hafta kadar önce elime almak nasip oldu, okurken de bayağı düşündürttü. Bu yazı(lar) bu kitapta altını çizdiğim yerlerden hareketle, evvelinde ve ahirinde konuyla ilgili düşündüklerimi (ve eşim ve arkadaşlarla yaptığımız sohbetlerden edindiklerimi) ihtiva edecek.

***

İsmini değiştirip dua niyetine Raşit diyelim, bir öğrencim vardı. Sınıfta kıçının üstünde oturamaz bir çocuk... İlk resmî öğretmenlik deneyimim, lisede öğretmenim. Dersler Raşit otur, Raşit dur, Raşit oğlum ne yapıyorsun'la başladı. Ayrıca arkadaş gergin bir tip, öğretmenlere hiç güveni yok, doğrucu Davud'un teki, lap diye söylüyor aklındakini... Dur, yapma, etme vs. işe yaramayınca, baktım başka çaresi yok, bütün öğrencileri bıraktım, Raşit'le ilgilenmeye başladım. Derdim bir şey öğretmek değil, sevdim arkadaş, nevi şahsına münhasır kişiliğini, şakalaşıyorum, arasıra laf atıyorum, çatışıyoruz, arada bir iki kelime öğretiyorum, felsefe derslerinde özellikle onun fikrini soruyorum, söyledikleri gerçekten ilgimi çekiyor, içimdekileri söylüyorum ama bildiğin övgü oluyor, Raşit'in hoşuna gidiyor. Aramız düzelmeye başladı, aramız düzeldikçe sınıf düzenini bozan hareketlerini daha sessiz yapmaya çalıştığını farkettim. Sırasından kalkıyor, gidiyor, başka bir yere oturuyor, dönüyor, bir şeyle uğraşıyor ama tavırları daha sakin... Sonra ne olduysa oldu, okul yurdunda akşamları vuku bulan bir takım kavgalar yüzünden Raşit'in babasını çağırdılar, öğretmenlerin karşısına oturttular. Baba "eti senin kemiği benim Hocam, istediğiniz gibi davranın. Lakin okulundan etmeyin oğlanı, bir lise diploması alsın, belediyede bir işe yerleştireceğim" diyen bir adam. Birkaç şey söyledi öğretmen arkadaşlar, ben de konuştum biraz babanın tavrını farkettiğimden ona yönelik; sonra dağıldık. Ama Raşit'le bir daha eski halimize dönemedik. Ne olduğunu bilmiyordu ama o odada bulunmam hasebiyle bana olan güveni de sarsılmıştı, küstü ve içine kapandı. İtiraf edeyim, çok önceleri kurduğum öğretmenlik hayallerinde hitap ettiğim öğrenciler hep meraklı, çalışmayı ve öğrenmeyi seven, başarılı öğrenciler olurdu, hep öyle tipleri seveceğimi sanırdım. Öğretmenlik tecrübesi bana gösterdi ki hayır, kendi olan öğrencileri daha çok sevmeye meyyalim, kişilikleri şiddete varan davranışlar doğursa da...

Raşit'in pek çok yarası olduğunu sanıyorum, başka şekillerde dışa vuran. Ama belki bu yaralar sayesinde sistem onu istediği şekle sokamamıştı, o nasıl hissedeceğine, nasıl düşüneceğine, nasıl davranacağına kendi karar veriyordu. Yahut bir şekilde "görmezden gelindiği" için çok öğretmen ona dokunmamıştı, böylece biri dokunduğu anda dikenlerini çıkarıp tehlikeyi savuşturmak gibi doğal tepkilerini korumayı başarmıştı.  Belki o kadar güvensizdi ki insanlara karşı, kimseyi kendi değerini ölçeceği bir "tanrıcık" olarak kabul etmediğinden kendi değerleri, hayalleri ve davranış biçimleriyle yaşayabiliyordu.

Lakin zorunlu eğitim sürecine girmiş milyonlarca öğrenci içinde Raşit kadar şanslı kaç tane çocuk var, bilmiyorum. Çünkü bizim öğretmenlerle ilişkimiz hiçbir zaman "kendi olmaklık" üzerine kurulmamıştır:

 Öğretmen, diyor İvan İllich, "moral verici bir değer olarak ailelerle, tanrıyla ya da devletle yer değiştirmektedir. Öğrencilerine sadece okulda değil, toplum içerisinde de neyin yanlış, neyin doğru olduğunu öğretmektedir. (...) Çocuk, bir papalık tacı gibi üç otoriteyi de şahsında toplamış ve aynı zamanda görünmez üçlü bir taç giyen biriyle karşı karşıya kalmak zorundadır. Çocuk için öğretmen bir mehdi, bir papaz ve rahip gibi ahkam kesmektedir, o aynı zamanda kutsal bir ritüelin rehberi, öğreticisi ve idarecisidir. (...) Öğretmenin otoriter gözetimi altında birkaç değer dizisi bir tek birimde toplanmaktadır. Ahlaki, yasal ve kişisel değer arasındaki farklar bulanıklaşmakta ve anında elimine olmaktadır."

Bu satırları okurken öğretmenin bu konumunun sistem açısından önemini sonraya ertelemek üzere çocuktaki psikolojik etkisi üzerine düşündüm. Gerçekte böyle bir otorite olma özelliği özellikle okul öncesi ve ilkokul öğretmenlerinde herkesin tecrübe ettiği bir durum olsa gerek. Annenin dişlerini fırçala demesi bir anlam ifade etmez ama öğretmen söylediyse koşa koşa banyoya gidilir, öğretmen kendini görüyormuşcasına canla başla fırçalar çocuk dişlerini... Anne babanın takdiri bir süre sonra yalama yapar ama öğretmenin yakaya yapıştırdığı kurdele ayakları yerden keser. Dahası bizim gibi öğretmene saygının derin köklere sahip olduğu- lakin bağlamından koparıldığı- toplumlarda anne-babanın da tavrı bu yöndedir. Öğretmenin "kamera koydum ben evinize, seni sürekli görüyorum" ikazına "Evet, evet, öğretmenin her şeyi görüyor kızım" diyen anneyi bir tek ben görmemişimdir sanıyorum. Bu tanrıcılık oyunu çocuğun ilk defa başka bir yetişkinle bu kadar ciddi ilişki kurma biçimini bilinçli bir şekilde belirleme metodudur ama çocuğun saflığından dolayı kendiliğinden gelişiyormuş gibi görünür. Sanki çocuk kendini anne babası dışında bir ebeveyne, üstelik daha içten, daha istekli bir şekilde teslim eder gibidir. Belki pedagojik bir açıklaması vardır, bilmiyorum; benim kanaatim bunun çocuk üzerinde yapılan bilinçli bir manipülasyon olduğu, anne babanın da gerek okul öncesi dönemde çocuğu yetiştirme biçimiyle, gerekse okul çağında öğretmen-öğrenci ilişkisinde konuşlandığı yer itibariyle buna hizmet ettiği yönünde... (en azından eski annelerin böyle olduğu inkar edilemez, yeni anneler de zannediyorum bu ebeveyn görünümlü öğretmen modelini kabullenmekle kabullenmemek arasında gidip geliyor; tam kabullenecekleri yerde egolar çatışıyor, anneleri bir "sinir" basıyor)

Önceki yazıda belirttiğim gibi benim hayatımda öğretmenin bu konumunun hala etkilerini görmek mümkün. İlkokul öğretmenime olan sevgim, onunla ilişkim kendim olmamı ne kadar engelledi, tespit etmek mümkün değil. Dahası ortaokul öğretmenlerimi gündelik hayatlarında hiç tahayyül edemediğimi hatırlıyorum. Sanki onlar hiç mutfakta yemek yapmaz, alışverişe çıkmaz yahut uyumaz gibi gelirdi. Öğretmenler odası ise kutsal bir mabed gibi, sırlarla dolu bir mekandı. İvan İllich öğretmendeki bu ebeveyn rolünün,  "bütün öğrencilerin kendilerini aynı devletin çocukları olarak hissetmelerini" sağladığını söylüyor.

Yukarıdaki kamera örneğini (gerçek bir örnek), İllich'in satır aralarında değindiği bir konu olarak mahremiyete vurgu yapmak için bilinçli olarak verdim. İllich'in tespiti önemli, (bu arada kitabın 70'lerin başında yazıldığını söylemedim, değil mi? yersizce burada söylemiş olayım) öğretmenin kendisini öğrencisinin kişisel yaşamını derinlemesine araştırması hususunda yetkili hissettiğini; öğretmen-öğrenci ilişkisinde bireysel özgürlüğün tamamen gözardı edildiğini ifade ediyor. "Öğretmenler pasif bir konumda bulunan izleyicilere hitap ederken, kendi "müşterilerinin" özel işlerine karışma hakkına sahip olduklarına inanan yegane meslek grubunu teşkil etmektedir."

Mahremiyetimizin sınırları kamusal alanın kurallarıyla çizilmeye çalışılır. Öğretmen ders anlatırken onu dinlemeden bir şeyler yazıp çiziyor olmak öğretmenin o defteri alıp incelemesiyle sonuçlanınca hiçbirimizin aklına "Sen ne hakla benim özelime karışıyorsun?" demek gelmez. Bizim zamanımızda daha ziyade şöyle söylerdik: "Tüh, yakalandık"... Muhtemelen çıkışıp mahremiyetimizin ihlal edildiğini ifade etsek öğretmenden alacağımız cevap da şu olurdu: "Sen benim dersimi sabote ediyorsun, dolayısıyla bunu yapmaya hakkım var." Dersin nasıl sabote edildiğini bir kenara bırakırsak doğrusu bu dünyanın en kaypakça cevabıdır, denebilir. Zira hepimiz biliriz ki Türk Eğitim sisteminde öğretmen siz teneffüste günlük bile yazıyor olsanız, ona bakmaya hakkı olduğunu iddia edecek kadar rahattır. Sizse bunu sorgulama ihtiyacı bile hissetmeyecek kadar sisteme uymuşsunuzdur artık, "Lütfen verir misiniz, bunu yapmaya hakkınız yok" derken söylediğinize kendiniz bile inanmıyorsunuzdur, bir yerde teslim olmak zorunda kalırsınız. Elbetteki bu 6-7 yaşında zorunlu eğitim içine alınmış ve o yaştan itibaren öğretmenlerle ilişkisi bu şekilde belirlenmiş bir çocuk için sonuna kadar direnmesi zor bir durumdur. Zira bizim toplumda ebeveyn de bu saygısızlığa baştan teşnedir, "Çalışmıyor Hoca Hanım, akşama kadar bilgisayarın başında çak çak çak"...

Bütün bu konular, elbette eğitimin resmi bir kurum tarafından zorunlu olarak yürütülen bir faaliyet olduğu; bireyselliğin tamamen ön plana çıktığı, cemaat kavramının iyice silindiği modern toplum için bir problem oluşturuyor. Bizim geleneksel eğitim modelimiz bir kere zorunluluğu içermiyor. Bir nebze olsun içerdiği "mahalle mektebi" gibi kurumlarda ise eğitim tamamen pratik bir amaca hizmet ediyor: okuma-yazma, Kur'an okuma, dini bilgiler gibi gündelik hayatta birebir karşılığı olan bilgilerin öğretildiği küçük eğitim kurumları bu mektepler. Öğretmen de, o mahalle cemaati içinde çocuğun zaten tanıdığı, bildiği, büyük ihtimalle caminin de imamı olan, babanın arkadaşı bir adam... Cemaat öyle kuvvetli bir yapı ki öğretmen dört duvar arasında karşı karşıya kalıp kendisine yönelik oranın kuralları içinde, oranın tabularıyla uyum halinde davranış ve duygular geliştirmek zorunda kalacağınız bir adam değil, sokaktaki adam, evinize akşam misafir gelen adam, çocuğuyla oynadığınız adam. Öte yandan mahalle mektebinin dışında geleneksel eğitim tektipleştirmeyi sağlayacak zorunlu bir yapı olmanın tam tersine bireyselliği ön plana çıkaran bir süreç. Hocalardan ders almak için yapılan yolculuklar başlı başına bireysel bir tecrübe; gerektiğinde hocanın mezhebinin karşısında mezhep oluşturacak kadar ilmi yeterlilik ve kendine güven sahibi oluşturan bir gelenek...

Bu geleneğin hoca- öğrenci ilişkisindeki saygı ve edep bağlamlarının üstünde bir "tanrıcıklık" fonksiyonuyla modern, resmi, zorunlu eğitim içerisinde karşılaşıldığında tepki vermek bir gereklilik halini alır. Zira -bir sonraki yazıda üzerinde duracağım- modern bir dünya dini olarak kapitalist düzene adam yetiştirmeye çalışan zorunlu eğitim içinde öğretmen öğretmen değildir, eğitim de ilmî bir süreç değil...

Şu halde zorunlu eğitimin temelinde var olan bu ilişki biçimi ebeveyn olarak bizlerin de desteklemesiyle her çocuğun kişiliğinin üstüne çöküyor ve onu tüketiyor. Ağacı yaşken eğmeye o kadar heveslidir ki öğretmenler, diyor İllich. Ben de tamamlıyorum bu cümleyi: Eğerken kaç dalı kırdığının, kökünü ne kadar zedelediğinin farkında bile olmuyor...

Yazı yeterince uzadı sanırım, burada keseyim. Daha da ciddi meseleleri bir sonraki yazıya bırakarak sözlerime bir klasikle son veriyorum:

Öğretmenim, canım benim canım benim
Seni ben pek çok, pek çok severim.
Sen bir ana, sen bir baba, her şey oldun artık bana!


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder