1. Zannederim son yıllarda başlayan, benim daha ziyade sanal alem üzerinde gözüme takılan bir tartışmadır almış başını yürüyor. Veliler ve öğretmenler birbirlerine kılıç çekmişler, habire savaşıyor. Öğretmenler " Öğretmenin kral olduğu zamanlarda öğrenciydik, öğrencinin kral olduğu zamanlarda öğretmen olduk" özetinde paylaşımlar yaparken; veliler türlü türlü öğretmenlik anlayışları hakkında veryansın ediyorlar. Öğretmenlerin şikayetleri öğrencilerin saygısızlıkları ve ilgisizlikleri üzerine yoğunlaşıyor; velilerse öğretmenlerin ayrıştırıcı, ötekileştirici, baskıcı tutumlarından şikayet ediyorlar. Bu kavga ne zaman başladı, bilmiyorum. Bizim zamanımızda anneler öğretmenlerin karşısında el pençe divan dururdu. Hatta hatırlıyorum, lise son sınıfta bir arkadaşımla sistem eleştirisi yapacağım derken öğretmenlerin "baş belası" konumuna düşünce ailelerimizi çağırmışlardı. Benim annem, ne yapacağını şaşırmış özürler dilerken; arkadaşımın annesi:
- " Vallahi Hoca Hanım, bu çocuk altı yıldır benden çok sizi gördü; bir problem varsa bu bizden değil, sizden kaynaklanıyordur; çözümü de siz bulun" demişti de bir anda kahramanımız oluvermişti.
Bu tartışmaların veli açısından tezahürleri, öğretmenleri M.E.B Müdürlüklerine şikayet etmek, sürekli bir öğretmen veya okul arayışı içinde olmak, sistem hakkında afakî eleştiriler yapmak, çocuğa, onun en iyi üniversitelerde okuması için (bu bakış açısına göre hayata hazırlamak için) ne gerektiğini düşünüyorsan o türden destek sağlamak gibi şeyler... Öğretmenler açısındansa sürekli öğrencilerden şikayet halinde olmak, öğretmenlik mesleğinin kutsiliğinin hatırlanması yönünde çalışmalar yapmak, sisteme atıp tutmak, acemice kendini savunmaya çalışmak şeklinde tezahürleri var... Ben tartışmanın iki tarafı için de aynı şeyi düşünüyorum: zihnimizin bağlarını koparmakta güçlük çekiyoruz...
2. Zihnimizin bağlarından kopmaktan kastım bir zamanlar bizim de mottomuz olan " öğretmenler öğrenciliklerini unutuyorlar" meselesinden yahut velilere bir itiraz olarak yükselen " öğretmenler de insan" çağrılarından daha derin bir şey. Her insanın bir meşrebi, fıtrî eğilimleri, farklı ailevi ve kültürel yapıları, tecrübelerinden yola çıkarak oluşturduğu farklı karakterleri var. Yıllar geçtikçe şekilleniyor ve hayata o "şekil"de bakmaya başlıyoruz. Örneğin, benim için sınıf içinde öğretmene yahut arkadaşlarımın haklarına saygısızlık olarak kabul edilebilecek bir davranış gerçekleştirmek son derece anti-demokratik ve gayri-ahlaki bir şeydi. Öğretmen olduğumda sınıftaki öğrencilerden böyle tavırlar gördüğümde hemen içimden şöyle geçerdi: " Şimdiki gençler çok saygısız arkadaş, biz böyle miydik?" Ama muhtemelen arkadaşlarıma sorsanız ben de "inek"in teki ve sınıfta çok konuşan biri olmamama rağmen konuştuğumda "öğretmenin ilgisini çekmek" için konuşan bir ukala dümbeleğiydim. Bu, bizim gibi "inek"lere göre nispeten özgür düşünceli arkadaşların öğretmen olduklarında öğrencilik günlerini unuttuklarını sanmıyorum lakin zannediyorum - birkaç örnek biliyorum ama genelleyemem, sadece zannediyorum- ki "öğretmenin ilgisini çekmeye" yönelik hareketler gördükleri öğrencilere antipati besliyorlardır.
Veliler çocukları okul çağına geldikleri andan, öğretmenlerse mesleklerine başladıkları andan itibaren bir girdabın içine çekiliyorlar. O zamana kadar kişilikleri fıtrî yahut tecrübî nasıl şekillendiyse ona göre bir konum alıyor ve sistemi orasından burasından eleştirmeye başlıyorlar. Bu noktada sistemin içinden geliyor olmak ciddi bir muamma oluşturuyor. Zira empati kurmak, sınırlarımızı zorlamaktan zordur. Etiketler bizim düşüncelerimizi şekillendirir. Fıtrat itibariyle sorumluluk duygusu ön planda olan, öğrencilik yıllarında bir kez bile kopya çekmeye yeltenmemiş öğretmenler kopya girişimlerine karşı son derece "atar"lı olabilir, meseleyi hemen "ahlaki problem" olarak yorumlayabilirler; eleştirel gücü tepkisel olarak eyleme dönüşebilen daha özgür ruhlu, öğrencilik yıllarında da bir şekilde kopyaya bulaşmış öğretmenler ise nispeten müsamahakar davranırken öğrencilere şunları söyleyebilirler: " Arkadaşlar biz de kopya çektik ama sonunda baktık ki bize faydası yok"..Lakin iki tip öğretmenin de kopya çekme ihtiyacının nereden geldiği üzerine özgür ve derinlikli düşünebildiğini sanmıyorum. Bugün düşündüğümde kopya çekmeyi, sistemin size dayattıklarına karşı bir tepki, bir karşı koyuş, bir nefes almaya çalışma hamlesi olarak yorumlayabilirim. Lakin dün kopya çekmek benim için öğretmenin emeğine karşı bir saygısızlık, göz göre göre yapılıyorsa laubalilik, kendine ihanet idi... Muhtemelen o sırada kendi çocuğumu böyle bir girişimde bulunduğu için bana şikayet etseler kulaklarıma kadar kızarırdım. Başka bir velinin içinden ise öğretmenin otoritesini sorgulayıcı düşünceler geçebilir.
Sistem içerisinde yıllar geçirirken kendimizi koruyucu, nefes almamızı sağlayıcı, kızgınlıklarımızı ve kırgınlıklarımızı giderici, isyanımızı dile getirmeyi sağlayıcı bir takım yollar keşfederiz. Yarın öbür gün başka bir rolle sisteme yeniden dahil olduğumuzda ise bu yollar bizde önyargıya neden olur. Sistemin aksak taraflarını gidermede bu yolları kullanır, sorunun öğretmen, öğrenci, veli yahut müfredat, yöntem, tutum her neyden kaynaklandığını düşünüyorsak onu eleştirmekle işe başlarız. Sistem kanımıza öyle işlemiştir ki kendi karakterimiz ve tecrübelerimizle ne açıdan bakıyorsak, onu o açıdan tamir etmeye uğraşırız ama sanki bir şeyler bizi hep tutar, hep sınırlarımız vardır. Bu minvalde sırf bu sınırlardan kurtulmak için bile olsa "okulsuzluk" fikrinin teorik ve pratik olarak tartışılması gerektiğini düşünmekteyim. Sadece Türk Eğitim Sistemi'ni değil, "okul" kavramından anladıklarımızı da tartışmaya açmadıkça, farklı alternatiflerin olabileceğini en azından hayal etmedikçe, ıslah çabalarının da öğretmen-veli çatışmalarının ötesine geçebileceğinden emin değilim. Sonunda her bir anne-baba kendi tarzında yürüyecekse de bu yolu, ister sistemle kesişen, ister hiç kesişmeyen alternatif çözümler bulacaksa da öncelikle tartışılabilecek şeyleri tartışmaya açtığımızdan emin olmalı, öyle değil mi?
3. Okulsuzlukla ilgili teorik ve pratik yaklaşımlar çok çeşitli... Bunda bir çok şeyin etkisi var: karakterlerimiz, tecrübelerimiz, dünya görüşlerimiz, hayata bakış açılarımız, beklentilerimiz vs. Bu yazılarda neyi neden nasıl öyle düşündüğüme dair fikir vermesi açısından geçmiş tecrübelerimden bahsetmekle birlikte kendi özelimde oğlum için düşlediğim yahut planlamaya başladığım "okulsuzluk tarzı"ndan bahsedemiyorum. Bunun sebebi de yazıları öncelikle kendi zihnimdeki bağlardan kopabilmek için çoğulcu bir tartışma zeminine oturtabilmeyi istemem... Zira kafamda bolca soru ve bu sorulara dair cevaplar ve "acaba beni bir daha dönüşü olmamak üzere motive edecek, beni güçlendirip belki daha ciddi dönüşümler sağlayacak netlikte cevaplar bulabilir miyim?"e dair umutlar var...
2. Zihnimizin bağlarından kopmaktan kastım bir zamanlar bizim de mottomuz olan " öğretmenler öğrenciliklerini unutuyorlar" meselesinden yahut velilere bir itiraz olarak yükselen " öğretmenler de insan" çağrılarından daha derin bir şey. Her insanın bir meşrebi, fıtrî eğilimleri, farklı ailevi ve kültürel yapıları, tecrübelerinden yola çıkarak oluşturduğu farklı karakterleri var. Yıllar geçtikçe şekilleniyor ve hayata o "şekil"de bakmaya başlıyoruz. Örneğin, benim için sınıf içinde öğretmene yahut arkadaşlarımın haklarına saygısızlık olarak kabul edilebilecek bir davranış gerçekleştirmek son derece anti-demokratik ve gayri-ahlaki bir şeydi. Öğretmen olduğumda sınıftaki öğrencilerden böyle tavırlar gördüğümde hemen içimden şöyle geçerdi: " Şimdiki gençler çok saygısız arkadaş, biz böyle miydik?" Ama muhtemelen arkadaşlarıma sorsanız ben de "inek"in teki ve sınıfta çok konuşan biri olmamama rağmen konuştuğumda "öğretmenin ilgisini çekmek" için konuşan bir ukala dümbeleğiydim. Bu, bizim gibi "inek"lere göre nispeten özgür düşünceli arkadaşların öğretmen olduklarında öğrencilik günlerini unuttuklarını sanmıyorum lakin zannediyorum - birkaç örnek biliyorum ama genelleyemem, sadece zannediyorum- ki "öğretmenin ilgisini çekmeye" yönelik hareketler gördükleri öğrencilere antipati besliyorlardır.
Veliler çocukları okul çağına geldikleri andan, öğretmenlerse mesleklerine başladıkları andan itibaren bir girdabın içine çekiliyorlar. O zamana kadar kişilikleri fıtrî yahut tecrübî nasıl şekillendiyse ona göre bir konum alıyor ve sistemi orasından burasından eleştirmeye başlıyorlar. Bu noktada sistemin içinden geliyor olmak ciddi bir muamma oluşturuyor. Zira empati kurmak, sınırlarımızı zorlamaktan zordur. Etiketler bizim düşüncelerimizi şekillendirir. Fıtrat itibariyle sorumluluk duygusu ön planda olan, öğrencilik yıllarında bir kez bile kopya çekmeye yeltenmemiş öğretmenler kopya girişimlerine karşı son derece "atar"lı olabilir, meseleyi hemen "ahlaki problem" olarak yorumlayabilirler; eleştirel gücü tepkisel olarak eyleme dönüşebilen daha özgür ruhlu, öğrencilik yıllarında da bir şekilde kopyaya bulaşmış öğretmenler ise nispeten müsamahakar davranırken öğrencilere şunları söyleyebilirler: " Arkadaşlar biz de kopya çektik ama sonunda baktık ki bize faydası yok"..Lakin iki tip öğretmenin de kopya çekme ihtiyacının nereden geldiği üzerine özgür ve derinlikli düşünebildiğini sanmıyorum. Bugün düşündüğümde kopya çekmeyi, sistemin size dayattıklarına karşı bir tepki, bir karşı koyuş, bir nefes almaya çalışma hamlesi olarak yorumlayabilirim. Lakin dün kopya çekmek benim için öğretmenin emeğine karşı bir saygısızlık, göz göre göre yapılıyorsa laubalilik, kendine ihanet idi... Muhtemelen o sırada kendi çocuğumu böyle bir girişimde bulunduğu için bana şikayet etseler kulaklarıma kadar kızarırdım. Başka bir velinin içinden ise öğretmenin otoritesini sorgulayıcı düşünceler geçebilir.
Sistem içerisinde yıllar geçirirken kendimizi koruyucu, nefes almamızı sağlayıcı, kızgınlıklarımızı ve kırgınlıklarımızı giderici, isyanımızı dile getirmeyi sağlayıcı bir takım yollar keşfederiz. Yarın öbür gün başka bir rolle sisteme yeniden dahil olduğumuzda ise bu yollar bizde önyargıya neden olur. Sistemin aksak taraflarını gidermede bu yolları kullanır, sorunun öğretmen, öğrenci, veli yahut müfredat, yöntem, tutum her neyden kaynaklandığını düşünüyorsak onu eleştirmekle işe başlarız. Sistem kanımıza öyle işlemiştir ki kendi karakterimiz ve tecrübelerimizle ne açıdan bakıyorsak, onu o açıdan tamir etmeye uğraşırız ama sanki bir şeyler bizi hep tutar, hep sınırlarımız vardır. Bu minvalde sırf bu sınırlardan kurtulmak için bile olsa "okulsuzluk" fikrinin teorik ve pratik olarak tartışılması gerektiğini düşünmekteyim. Sadece Türk Eğitim Sistemi'ni değil, "okul" kavramından anladıklarımızı da tartışmaya açmadıkça, farklı alternatiflerin olabileceğini en azından hayal etmedikçe, ıslah çabalarının da öğretmen-veli çatışmalarının ötesine geçebileceğinden emin değilim. Sonunda her bir anne-baba kendi tarzında yürüyecekse de bu yolu, ister sistemle kesişen, ister hiç kesişmeyen alternatif çözümler bulacaksa da öncelikle tartışılabilecek şeyleri tartışmaya açtığımızdan emin olmalı, öyle değil mi?
3. Okulsuzlukla ilgili teorik ve pratik yaklaşımlar çok çeşitli... Bunda bir çok şeyin etkisi var: karakterlerimiz, tecrübelerimiz, dünya görüşlerimiz, hayata bakış açılarımız, beklentilerimiz vs. Bu yazılarda neyi neden nasıl öyle düşündüğüme dair fikir vermesi açısından geçmiş tecrübelerimden bahsetmekle birlikte kendi özelimde oğlum için düşlediğim yahut planlamaya başladığım "okulsuzluk tarzı"ndan bahsedemiyorum. Bunun sebebi de yazıları öncelikle kendi zihnimdeki bağlardan kopabilmek için çoğulcu bir tartışma zeminine oturtabilmeyi istemem... Zira kafamda bolca soru ve bu sorulara dair cevaplar ve "acaba beni bir daha dönüşü olmamak üzere motive edecek, beni güçlendirip belki daha ciddi dönüşümler sağlayacak netlikte cevaplar bulabilir miyim?"e dair umutlar var...

