25 Haziran 2015 Perşembe

Okulsuz Eğitim Üzerine Düşünceler 6: Kısa Kısa Notlar...

Yazıları yazarken kafamda sürekli sorular birikiyor, bazen de çözümler... Yazılara yapılan yorumlar da ne kadar farklı açılardan bakılabileceğini gösteriyor; böylece fikirler fikirlerle besleniyor: heyecanlanıyor, mutlu oluyorum. Ama bir yandan da yeni okumalar yapmam gerektiğini hissediyorum. Bu okumalardan evvel aklımda biriken birkaç kısa notu kaydetmek istiyorum:

1. Zannederim son yıllarda başlayan, benim daha ziyade sanal alem üzerinde gözüme takılan bir tartışmadır almış başını yürüyor. Veliler ve öğretmenler birbirlerine kılıç çekmişler, habire savaşıyor. Öğretmenler " Öğretmenin kral olduğu zamanlarda öğrenciydik, öğrencinin kral olduğu zamanlarda öğretmen olduk" özetinde paylaşımlar yaparken; veliler türlü türlü öğretmenlik anlayışları hakkında veryansın ediyorlar. Öğretmenlerin şikayetleri öğrencilerin saygısızlıkları ve ilgisizlikleri üzerine yoğunlaşıyor; velilerse öğretmenlerin ayrıştırıcı, ötekileştirici, baskıcı tutumlarından şikayet ediyorlar. Bu kavga ne zaman başladı, bilmiyorum. Bizim zamanımızda anneler öğretmenlerin karşısında el pençe divan dururdu. Hatta hatırlıyorum, lise son sınıfta bir arkadaşımla sistem eleştirisi yapacağım derken öğretmenlerin "baş belası" konumuna düşünce ailelerimizi çağırmışlardı. Benim annem, ne yapacağını şaşırmış özürler dilerken; arkadaşımın annesi: 
- " Vallahi Hoca Hanım, bu çocuk altı yıldır benden çok sizi gördü; bir problem varsa bu bizden değil, sizden kaynaklanıyordur; çözümü de siz bulun" demişti de bir anda kahramanımız oluvermişti.

Bu tartışmaların veli açısından tezahürleri, öğretmenleri M.E.B Müdürlüklerine şikayet etmek, sürekli bir öğretmen veya okul arayışı içinde olmak, sistem hakkında afakî eleştiriler yapmak, çocuğa, onun en iyi üniversitelerde okuması için (bu bakış açısına göre hayata hazırlamak için) ne gerektiğini düşünüyorsan o türden destek sağlamak gibi şeyler... Öğretmenler açısındansa sürekli öğrencilerden şikayet halinde olmak, öğretmenlik mesleğinin kutsiliğinin hatırlanması yönünde çalışmalar yapmak, sisteme atıp tutmak, acemice kendini savunmaya çalışmak şeklinde tezahürleri var... Ben tartışmanın iki tarafı için de aynı şeyi düşünüyorum: zihnimizin bağlarını koparmakta güçlük çekiyoruz...

2. Zihnimizin bağlarından kopmaktan kastım bir zamanlar bizim de mottomuz olan " öğretmenler öğrenciliklerini unutuyorlar" meselesinden yahut velilere bir itiraz olarak yükselen " öğretmenler de insan" çağrılarından daha derin bir şey. Her insanın bir meşrebi, fıtrî eğilimleri, farklı ailevi ve kültürel yapıları, tecrübelerinden yola çıkarak oluşturduğu farklı karakterleri var. Yıllar geçtikçe şekilleniyor ve hayata o "şekil"de bakmaya başlıyoruz. Örneğin, benim için sınıf içinde öğretmene yahut arkadaşlarımın haklarına saygısızlık olarak kabul edilebilecek bir davranış gerçekleştirmek son derece anti-demokratik ve gayri-ahlaki bir şeydi. Öğretmen olduğumda sınıftaki öğrencilerden böyle tavırlar gördüğümde hemen içimden şöyle geçerdi: " Şimdiki gençler çok saygısız arkadaş, biz böyle miydik?" Ama muhtemelen arkadaşlarıma sorsanız ben de "inek"in teki ve sınıfta çok konuşan biri olmamama rağmen konuştuğumda "öğretmenin ilgisini çekmek" için konuşan bir ukala dümbeleğiydim. Bu, bizim gibi "inek"lere göre nispeten özgür düşünceli arkadaşların öğretmen olduklarında öğrencilik günlerini unuttuklarını sanmıyorum lakin zannediyorum - birkaç örnek biliyorum ama genelleyemem, sadece zannediyorum- ki "öğretmenin ilgisini çekmeye" yönelik hareketler gördükleri öğrencilere antipati besliyorlardır.

Veliler çocukları okul çağına geldikleri andan, öğretmenlerse mesleklerine başladıkları andan itibaren bir girdabın içine çekiliyorlar. O zamana kadar kişilikleri fıtrî yahut tecrübî nasıl şekillendiyse ona göre bir konum alıyor ve sistemi orasından burasından eleştirmeye başlıyorlar. Bu noktada sistemin içinden geliyor olmak ciddi bir muamma oluşturuyor. Zira empati kurmak, sınırlarımızı zorlamaktan zordur. Etiketler bizim düşüncelerimizi şekillendirir. Fıtrat itibariyle sorumluluk duygusu ön planda olan, öğrencilik yıllarında bir kez bile kopya çekmeye yeltenmemiş öğretmenler kopya girişimlerine karşı son derece "atar"lı olabilir, meseleyi hemen "ahlaki problem" olarak yorumlayabilirler; eleştirel gücü tepkisel olarak eyleme dönüşebilen daha özgür ruhlu, öğrencilik yıllarında da bir şekilde kopyaya bulaşmış öğretmenler ise nispeten müsamahakar davranırken öğrencilere şunları söyleyebilirler: " Arkadaşlar biz de kopya çektik ama sonunda baktık ki bize faydası yok"..Lakin iki tip öğretmenin de kopya çekme ihtiyacının nereden geldiği üzerine özgür ve derinlikli düşünebildiğini sanmıyorum. Bugün düşündüğümde kopya çekmeyi, sistemin size dayattıklarına karşı bir tepki, bir karşı koyuş, bir nefes almaya çalışma hamlesi olarak yorumlayabilirim. Lakin dün kopya çekmek benim için öğretmenin emeğine karşı bir saygısızlık, göz göre göre yapılıyorsa laubalilik, kendine ihanet idi... Muhtemelen  o sırada kendi çocuğumu böyle bir girişimde bulunduğu için bana şikayet etseler kulaklarıma kadar kızarırdım. Başka bir velinin içinden ise öğretmenin otoritesini sorgulayıcı düşünceler geçebilir.

Sistem içerisinde yıllar geçirirken kendimizi koruyucu, nefes almamızı sağlayıcı, kızgınlıklarımızı ve kırgınlıklarımızı giderici, isyanımızı dile getirmeyi sağlayıcı bir takım yollar keşfederiz. Yarın öbür gün başka bir rolle sisteme yeniden dahil olduğumuzda ise bu yollar bizde önyargıya neden olur. Sistemin aksak taraflarını gidermede bu yolları kullanır, sorunun öğretmen, öğrenci, veli yahut müfredat, yöntem, tutum  her neyden kaynaklandığını düşünüyorsak onu eleştirmekle işe başlarız. Sistem kanımıza öyle işlemiştir ki kendi karakterimiz ve tecrübelerimizle ne açıdan bakıyorsak, onu o açıdan tamir etmeye uğraşırız ama sanki bir şeyler bizi hep tutar, hep sınırlarımız vardır. Bu minvalde sırf bu sınırlardan kurtulmak için bile olsa "okulsuzluk" fikrinin teorik ve pratik olarak tartışılması gerektiğini düşünmekteyim. Sadece Türk Eğitim Sistemi'ni değil, "okul" kavramından anladıklarımızı da tartışmaya açmadıkça, farklı alternatiflerin olabileceğini en azından hayal etmedikçe, ıslah çabalarının da öğretmen-veli çatışmalarının ötesine geçebileceğinden emin değilim. Sonunda her bir anne-baba kendi tarzında yürüyecekse de bu yolu, ister sistemle kesişen, ister hiç kesişmeyen alternatif çözümler bulacaksa da öncelikle tartışılabilecek şeyleri tartışmaya açtığımızdan emin olmalı, öyle değil mi?

3. Okulsuzlukla ilgili teorik ve pratik yaklaşımlar çok çeşitli... Bunda bir çok şeyin etkisi var: karakterlerimiz, tecrübelerimiz, dünya görüşlerimiz, hayata bakış açılarımız, beklentilerimiz vs. Bu yazılarda neyi neden nasıl öyle düşündüğüme dair fikir vermesi açısından geçmiş tecrübelerimden bahsetmekle birlikte kendi özelimde oğlum için düşlediğim yahut planlamaya başladığım "okulsuzluk tarzı"ndan bahsedemiyorum. Bunun sebebi de yazıları öncelikle kendi zihnimdeki bağlardan kopabilmek için çoğulcu bir tartışma zeminine oturtabilmeyi istemem... Zira kafamda bolca soru ve bu sorulara dair cevaplar ve "acaba beni bir daha dönüşü olmamak üzere motive edecek, beni güçlendirip belki daha ciddi dönüşümler sağlayacak netlikte cevaplar bulabilir miyim?"e dair umutlar var...


22 Haziran 2015 Pazartesi

Cioran: Parçada Hakikat Vardır...

Hayatımdaki kargaşa yerini sükunete bıraktığından; doktorayı bıraksam mı bırakmasam mı, yeni bir işe girsem mi girmesem mi, nereye nasıl taşınsak vb. ikilemler çözüldüğünden beri kendime yeni bir yol çizmeye uğraşıyorum. Sakinim, huzurluyum, kafam rahat... Böyle süreçlerin en büyük getirisi rahat rahat okuyabilmektir. Hala devam etmekte olduğunu düşündüğüm lakin bir türlü kafamı toparlayıp gerisini getiremediğim okulsuzlukla ilgili fikirlerin ne kadar haklı olduğunu da bir kez daha anlıyorum. Şu anda doktoraya devam ediyor olsaydım 3-4 aydır devam eden serbest okuma sürecinin yerini çok teknik ve zorlu bir okuma süreci alacaktı; okumam gerekenlerle okumak istediklerim çakışacak, okumak istediklerimi okurken vicdan azabı çekip okumam gerekenleri okurken gönlümün yan taraftaki kitaplara kaydığı duygusuyla bunalacaktım. Akademideki arkadaşlar beni çok iyi anlayacaklardır :)

Hasılı üç dört ay evvel zengin bir kütüphanesi olan arkadaşıma uğradım, okumak istediğim kitapları çantama doldurup eve döndüm. Hemen o akşam yüklü bir kitap siparişi verdim internetten, onlar da üç dört gün içinde elime ulaştı. Kitapları masanın üstüne dizdim, canımın istediği yerden başladım. Bunu uzun süredir yapamamıştım, zira hep sistemli okumalar yapmak zorunda kaldığım süreçlerden geçtim son yıllarda... Şimdi bir ordan, bir burdan okurken son derece keyif alıyorum. Aslında örneğin, Okulsuz Toplum'u okuduktan sonra başka kitaplarla konunun devamını getirmek istiyorum, zira şu aralar en çok ilgilendiğim, en çok üzerinde düşündüğüm konu o ama yine de özgür takılmanın keyfini biraz daha sürmenin sakıncası yok, diye rahatımı bozmaktan vazgeçiyorum. Bu sebeple birkaç gün önce masanın üstündeki yığından bir kitap çektim: karşıma Cioran'ın söyleşileri çıktı... Haydi bismillah, dedim başladım...

Cioran, ergenlik dönemi yazarlarımdan... Çürümenin Kitabı, Burukluk vs... O dönemin evet, evet, evet deyu deyu okuduğum "put"larından biri... Söyleşiler'in birkaç on sayfasını okuduktan sonra daha önce yaşadığım bir duyguyu yaşadım, beğenerek okuduğum adamların zamanı gelince hayal kırıklığı yaratması duygusu... Hani derler ya özellikle bazı kitaplar için, çocuklukta, ilk gençlikte ve orta yaşlılıkta okunmalı diye... Belki bunu biraz genelleştirip bizi bir şekilde etkilemiş, belki şekillendirmiş yazar ve kitaplar için uygulamak lazım. Zira insan ne çok değişiyor, ne çok şeyden vazgeçip ne çok yeni şeyle karşılaşıyor... Demem o ki ilk sayfalardan sonra bu yazıya koyacağım adı belirledim: Bir Ergenlik Putunun Daha Yıkılışı: Cioran Aslında Kimdi? Maksadım ağır bir eleştiri yazmaktı.

Lakin sonrasında birkaç söyleşide dile getirdiği bir fikrine takıldım Cioran'ın. Kaç gündür aklımda evirip çeviriyorum ve diyorum ki yıkılmış yıkılmamış ne önemi var, bu adam bir konuda haklı arkadaş: Hakikat parçadadır... Ama nerede, hangi koşullarda? İşte bu yazının çıkış hikayesi de böyle başladı:

***

Felsefenin hala nasıl bir anlamı olabilir, sorusuna şöyle cevap veriyor Cioran:

" Felsefenin artık sadece parça halinde mümkün olduğuna inanıyorum. İnfilak biçimiyle. Bir bölümden sonra bir ötekini hazırlamak, bunu kitap biçimine sokmak artık mümkün değil. Bu anlamda Nietzsche muhteşem bir kurtarıcı oldu. Akademik felsefe üslubunu sabote eden, sistem fikrine saldıran o oldu. Kurtarıcı oldu, çünkü ondan sonra her şey söylenebilir. Şimdi hepimiz parçacıyız, görünürde düzenli olan kitaplar yazdığımızda bile... Uygarlık üslubumuza da uyuyor bu."

20. yüzyılın felsefesinin kadim felsefeyi eleştirisinde en büyük payı bu düşünce alır: Sistem mi? Ne sistemi? Ah, felsefenin çelişkilerle dolu sistemleri... Kierkegaard, Nietzsche, hatta önce sistem kurmaya çalışıp sonra "Bu iş böyle olmuyor arkadaş" deyu yoldan sapan Heidegger bile... Hep aynı eleştiriyi yapar: Sistem düşüncesi bir yalandan ibarettir. 

Bir filozoftan çok bir yazar olan Cioran meseleyi çok pratik bir açıdan açıklıyor, dürüstlük... "Birisi", diyor; "hangi konuda olursa olsun, kırk sayfalık bir deneme yazmaya giriştiğinde, önceden saptanmış bazı doğrulamalardan yola çıkar ve onlara mahkum kalır. Bir tür dürüstlük anlayışı onu, bir yandan bu doğrulara riayet ederek kendisiyle çelişkiye düşmeden sonuna kadar gitmeye mecbur eder, bununla birlikte ilerledikçe, metin onu başka yönlere çeker ve bunları reddetmek zorundadır, çünkü çizdiği yoldan uzaklaştırırlar. Kendi kendimize çizdiğimiz bir çemberin içinde kapalı kalırız. (...) Bütün yapılandırılmış düşüncelerin faciası buradadır: çelişkiye izin vermemek. Sahteliğe böyle düşülür, tutarlılığı korumak için kendi kendine yalan söylenir. Buna karşılık, eğer parçalar üretilirse, bir gün içinde hem bir şey hem de onun aksi söylenebilir. Niçin? Çünkü parça, farklı bir tecrübeden gelir ve hakiki tecrübelerdir bunlar. Esastırlar. (...) Parçalar halindeki bir düşünce, tecrübenizin bütün vechelerini yansıtır, sistemli bir düşünce ise sadece bir vecheyi yansıtır... Nietzsche'de, Dostoyevski'de ihtimal dahilindeki bütün insanlık tipleri, bütün tecrübeler ifadelerini bulmuşlardır. Sistemde ise sadece denetleyici konuşur, şef konuşur. Bunun içindir ki sistem totaliterdir, oysa parça halindeki düşünce özgür kalır."

Cioran'ın bahsettiği bu hali çokça yaşamışımdır. Bir şey düşünmeye başlamışımdır, hakkında okudukça, düşündükçe mesele dallanır budaklanır. Farklı farklı açılardan ele almak isteyince düşündüklerim kendi içinde çelişmeye başlar. Hangi taraftan ortak nokta bulup birleştireceğimi şaşırırım. Sonunda o farklı bakış açıları birbirlerinin içine girerek sistemli bir bütünlük arzetmeye başlar lakin artık o parçalar hakikatten kopmuş; kendi içlerindeki derinlik kaybolmuş olur. Kendi içinde ikinci, üçüncü, dördüncü bilinçleriyle yaşayan; yani bir şekilde kendi düşüncelerini kontrolden geçiren, haklılık payını, niyetini, samimiyetini sürekli sorgulayan insanlar sistemli bütün kurmakta zorlanırlar. Öyle ya, ya dürüstlükten hatta hakikatten ödün vereceksin yahut bütünlükten...

Bunu hayat biçimlerimize uyarladığımızı düşünelim. Mevcut şartlar altında acayip bir hayat bizim ki... Kendimizi nasıl tanımlayacağımızı, nerede konumlandıracağımızı şaşırıyoruz bazen. Bir yerinden illa ki moderniz ama moderne karşı mücadele halindeyiz; müslümanız ama pratikte çoğulcuyuz, çoğulcuyuz ama ta derinlerde ümmetçiyiz; hayat tarzımız seküler ama iman sahibiyiz, imanı bu hayatın neresine oturtacağız, nereye ne kadar sokulacak; geleneğe bağlıyız ama geleneği eleştiriyoruz, hatta ona karşı savaş halinde olduğumuz durumlar var, bi' dur diyoruz; yahut anarşistiz ama bir yerde insan düzen arıyor, onu nerede temellendireceğiz, falan filan... Hasılı bir şekilde hayatımızı bir sistem halinde kurmanın imkanı yok gibi. Temellerimiz artık sarsılmış. Gelenek kendiliğinden iyi ve kötü olanı birbirinden ayırt edemez olmuş; kötü ve çirkin bir yerde elenip geride kalmıyor, malesef beşer olmaklıkla ilgili durumlar sebebiyle hep ileriye taşınıyor; iyi ve güzel olan özünü ve anlamını kaybederek yola devam ediyor, devam ediyor ama artık bambaşka bir hale bürünmüş oluyor. Herkes her konuyu başka bir açıdan ele alıyor, herkes "bir açıdan haklı" hale gelmiş... 

Gerçekte Cioran'ın dediği gibi "parçada daha çok hakikat vardır". Ama bunun sebebi hakikatin parçalı olması değildir. Hakikat bir bütündür ve sanıyorum kendi içinde muhteşem bir ahengi de vardır. Lakin biz parçayı kalbimizle hissederek yaşarız; bütünü ise daha ziyade zihnimizle düşünerek tamamlamaya çalışırız. Oysa herşeyden önce insan bir bütündür ve bu bütünlük akıl-kalp dengesi içinde şekillenir. Hakikat tecrübededir ve tecrübede akıl, his ve eylem işbirliği içindedir. Akıl, his ve eylemin işbirliğini sadece parça parça hissedebilmemiz ise zannediyorum yaşam biçimlerimizin genetik kusurlarından kaynaklanmaktadır. Biz tarihin en kafası karışık çocuklarıyız, tüketme ile üretmek arasındaki ilişkiyi kavrayamayan hilkat garibeleri... Yiyeceği, içeceği, doğayı, teknolojiyi, bilgiyi ve hatta eylemi tüketerek varolabildiğini sanan sefil insanlar... Üretmek yaşam biçimimizin genetik kodlarında yok sanki.. Bilgiyi "başka"sında kusur görebilmek; "hikmet"i kendi bildiklerimizden ibaret sanmak; fikretmeyi sürekli başkasıyla cedel/ mücadele halinde olmak olarak tanımlıyoruz. İnsanın en yüce fikrî eylem ve erdeminin eleştirmek ve sorgulamak olduğunu iddia ediyoruz mesela... Oysa bilgi/fikir "ol"abilmeyi sağlayan bir eyleme dönüştükçe derinleşir. Hikmet, insanlar arasında muaveneti sağlayacak eylemsel bir güce sahip olunca hikmettir. Yani aslolan sorgulamak, eleştirmek değil, üretebilmek, ürettiklerinle dönüşebilmektir; diğerleri onun araçları sadece...

 Parçanın hakikati buradadır, senin, benim, onun "varolarak" (yani salt yaşayarak değil, akılla, kalple, eylemle bizzat burada varolarak) idrak ettiğimiz hakikatler; önce kendi içinde, sonra başkasının parçalarıyla birleşir ve bizi "insan" kılar. Parçada hakikat vardır çünkü tek başımıza parçayı var kılabiliriz. Bütün ise zaten vardır, oradadır, biz varoldukça onun içine girer, onu idrak ederiz. 

15 Haziran 2015 Pazartesi

Okulsuz Eğitim Üzerine Düşünceler 5: Türkiye Gerçekleri


Video, İstanbul'un Kuşçuları belgeselinde Arnavut Şevket isimli kuşçu abimizin konuştuğu dakikaları derleyen bir video. Arnavut Şevket, Üsküdar doğumlu meşhur kuşçulardan biri, İstanbul'da tanınır, bilinir. Bu videodan sonra maalesef farklı bir meşhuriyet kazandı, Çipetpet Abi diye tanınıyor. Videoyu yine atlaya atlaya izleyebilirsiniz, zaten niçin buraya koyduğum anlaşılacaktır. Ve ben yine soracağım: Okul sizin çocuğunuza -herhangi bir alanda- bu abimizdeki tutkuyu verebilir mi?

Bir iki ay kadar evvel okulsuzluk mevzusunu açtığım okul çağında çocuğu olan bir dostum: " Yahu biz de çok tedirginiz, ne yapacağımızı şaşırdık okulla ilgili. Ama eşim en sonunda dedi ki: 'Biz de bu ülkenin okullarında büyüdük, ne oldu? Sonuçta bir yerden sonra maddi ve manevi kaçabilmeyi başardık.' Böyle düşünüp rahatlıyoruz şimdi"... Bu cümle üzerine de çok düşünüyorum, hakikaten kaçabilmeyi başardık mı? Biraz da bunun muhasebesini yapayım:

Üniversitedeyken tamamen özel bir kursta dersler verirdim. Kursun talebeleri bir takım sebeplerden ilkokuldan sonra okulsuz yetişmiş arkadaşlardı. Çoğunun yaşı 18 üstü... Ben dil dersi verirdim, başka hocalardan da başka dersler alırlardı. Bu arkadaşlarda beni en çok şaşırtan şey: müthiş sorgulama kabiliyetleri ve sorularının gücüydü. Karşılarına kim çıkarsa çıksın merak ve hayretle sorular sorarak ne öğrendiklerinin iyice idrakine varmaya çalışıyorlardı.

Yazıyı yazarken, hazır okulsuz eğitimle büyümüş arkadaşlardan bahsettim, hepsi dışarıdan liseyi tamamladı, bazıları üniversite okuyor, neden onlara sormuyorum diye düşündüm. İçlerinde bir tanesi, halen benim okuduğum fakültede örgün eğitime devam ediyor. Aradım ve sordum: " Bu kıyası en güzel sen yapabilirsin. Sen diğerlerinden farklı mısın? Fakülteden ne umdun, ne buldun?" Diyalogumuzu hatırladığım kadarıyla ve onun izniyle buraya ekliyorum:

- Hocam, şöyle söyleyeyim, fakültedeki arkadaşlarla aramda büyük bir fark olduğu muhakkak. Ama bu okulsuz bir geçmişten gelmemle mi alakalı yoksa yaş itibariyle onlardan büyük olduğumdan mı bilmiyorum.

- Yaş değil de yaşanmışlıklar diyebilir miyiz?

- Bilmiyorum Hocam, yaşı da göz ardı etmemek lazım. Çoğuyla aramda 6-7 yaş fark var. Ama tabi ben 24 yıllık hayatıma pek çok tecrübe sığdırdım. Bir kere ciddi bir vakıf tecrübem var. (Arkadaşlara ders verdiğim kurs bir vakfa bağlıydı ve arkadaşlar bu kursu bitirince vakfın çeşitli kademelerinde çeşitli görevler üstleniyorlardı. O da vakıfta aktif öğretim teknikleri üzerine çalışıyormuş.) Onlarsa liseden mezun olup kendilerini fakültede bulmuşlar.

- Peki ne gibi farklar var?

- Bir kere ben neyi ne kadar öğrenmem gerektiğini çok iyi anlıyorum. Onların derdi daha ziyade her şeyi öğrenmek, sınavlardan her seferinde 100 almak. Gerçekten de her şeyi öğreniyor ve biliyorlar. Ama bir mecliste, hatta internetteki grubumuzda ilmî, güncel herhangi bir konuda tartışma açılsa görüyorum ki yorum yapmaktan acizler. Çoğu hiç sesini çıkarmıyor bile. Bazıları tartışma adabından habersiz. Edindikleri bilgileri yorumlayıp bir fikir üretemiyorlar.

- Evet neyi niye öğrendiğinizi idrak etmeye çalışmak benim de farkettiğim bir özelliğinizdi. Başka?

- Bir diğeri fakülteye geldiğimde "Aman Allah'ım işte profesörler, hocalar, ne kadar da harika" gibi bir hisse kapılmıştım. 3 ay sonra büyük bir hayal kırıklığına uğradım. Çok kıymetli hocaların yanında artık derslerine girmek istemediğim pek çok hoca mevcut. Lakin diğerleri her şeyi öğrenme derdinde kimin ne olduğunun ayırdına varamıyorlar. 4. sınıfa gelip hala "ayılamayan" var.

- Peki geçmişe dönüp baktığında ne görüyorsun?

- Bizim derdimizi biliyorsun, çok sıkıntı çektik Hocam. Bir sürü mücadele verdik. O dönemden en çok hatırladığım şey özellikle genel kültür konularında dışarıda yaşadığım eziklik duygusuydu. Böyle konular açıldığında genellikle susmayı tercih ederdim. Sonra üniversiteye hazırlanmak için dersaneye gittim, bu bilgileri öğrendim ve rahatladım.

- Sizin eğitiminiz bu yönde olmadığı için böyle hissetmen normal. Belki birileri size kapılar açsaydı genel kültür dediğin konularda da çalışmalar yapsaydın hiç bu sıkıntıyı yaşamayacaktın.

-Elbette hocam, mesele bu zaten. Bu konuda bir yönlendirme olmadı, böyle bir eğitim almadık. Bir de kendi kendine öğrenmek biraz mücadele istiyor. Mesela ben bir hocadan öğrenirken daha rahat anlıyorum, dersi derste öğrenmek kolayıma geliyor. Yıllarca kendi çabalarımızla öğrenmeye çalışırken çok yorulmuşuz.

- Peki yine soracağım, geri dönüp baktığında okullu olmak ister miydin?

- Sanırım sadece üniversiteye vaktinde gelmek isterdim Hocam.

Arkadaşın söyledikleri dikkat değer. Bu arkadaşlar belli sebeplerle okula gitmemiş, önce kendi kendilerine sonra kendileri için hazırlanan bir müfredat içinde eğitim almışlardı. Belki bu yüzden "genel kültür" olarak adlandırdığı bir takım şeylerin eksikliği sebebiyle hayata karışırken sıkıntı yaşamışlardı. Onların özel durumunda pek çok sebep saymak mümkün. Ama okulsuz eğitimin ne olmadığına dair bize bir fikir verebilir belki bu durum...

Öte yandan kendisinin de farkettiği merak ve hayreti unutmamanın, ayıklayıp posasını atmanın, kuru bilgiyi yorumlayarak eyleme dönüştürebilmenin önemli bir kazanım olduğunu düşünüyorum. Bu arkadaşlarla çalıştığım dönemde Robert Kolej'de okuyan, yaşı onlardan çok az daha küçük bir özel ders öğrencim vardı, çok kapasiteli bir arkadaştı, ne söylüyorsam alma derdinde derste eli ayağı birbirine dolanırdı. Bir gün dayanamayıp: "Hocam özür dilerim, okulda ders dili İngilizce, sizin yanınıza gelmeden önceki son derslerim ise Almanca. Buraya geldiğimde hem çok yorgun oluyorum, hem de kafam karışıyor, bocalıyorum", dedi. Bilmiyordu ki ben de Türkiye'nin en iyi okullarından birinde okuyan öğrencimle, zorunluluktan okulsuz eğitim alan arkadaşlar arasındaki bu müthiş farkı anlayamıyorum, bocalıyorum. Burada bir kabiliyet eksikliğinden bahsetmek mümkün değil, bu bir tavır meselesi.  Kolejli arkadaş bu dili öğrenmek istiyorsa ağzımdan çıkan her şeyi bilmesi gerektiğini düşünüyordu, gerisinin önemi yoktu.

Sonraları bu durumu çok sorgulamıştım. Ne öğrendiğimin, niye öğrendiğimin, nasıl öğrendiğimin farkında olmadığım zamanlarda dersleri sorgulayan arkadaşlarım olurdu yanımda. "Yahu bu bilgi bizim ne işimize yarayacak"cılar; "Geç bunları Hocam, bizim kafamız bu kadar karışık değil"ciler... Ben de içten içe bu arkadaşlara hep kızar; "bir bilginin illa gündelik hayatta bir karşılığı mı olması lazım" yahut "kafan karışık değilse biraz karışsın, belki iyi gelir", gibi laflar ederdim.  Bana göre "okulun ya da öğretmenin bir önemi yoktu, mesele konunun özünü kavramaktı. Mesele öğrenmeye tutkun olmaktı. Öyleyse hata bizdeydi, okulda değil. Bizler tembelliğimizden şikayet etmeye çok meyilliydik, oysa bize ne öğretilirse kaparsak bunu kendi yararımıza dönüştürebilirdik." Hasılı kolejli öğrencimin hastalığı bende de vardı. Ama sonra bir şey oldu, dünyayla ilgili, çok teknik, teorik meselelerde bile okulda aldığım derslerin, bırak gündelik hayatı benim zihinsel dünyamda bile bir karşılığı olmadığını farkettim. Ben bana anlatılan bu şeyleri merak bile etmiyordum ki! Merak etmeyi unutmuştum. Ben bunların işleyiş biçimine hayret etmiyordum ki! Hayret etmeyi unutmuştum. Merak ve hayretsiz öğrenme tutkusu olur mu?

Herhangi bir şey, ilkokuldan itibaren önce kabaca, sonra giderek geliştirilerek şırıngayla enjekte eder gibi salt bilgiye dönüştürülmüş kafamda, normalleştirilmiş ve hayattan koparılmış; dahası sürekli aynı şeyler tekrar edilmiş, üstüne merakımı uyandıracak tek bir şey söylenmemiş. Bu o kadar genel bir kural ki geri dönüp baktığımda okulda neredeyse hiç şaşırdığımı hatırlamıyorum. O kadar katı, kuru ve zevksiz bir süreçti ki bu, sonraları merak ve hayreti keşfettiğimde sırf heyecanlanabilmek için uç noktalara savruldum. Merak ve hayretimin giderek artmasını istercesine inadına inadına alakasız şeyler okudum durdum. Uzun süre fikrî anlamda sınırlarda yaşadım. Sınırlarda yaşayınca tutkunuz olmaz, sadece heyecanınız olur ve bir gün söner gider. Tutku istikrarlıdır. Hasılı okulun benden çaldığı bu şeyleri geri kazanmam ve yolumu bulmam uzun yıllarımı aldı, hala da tam olarak geri almış değilim ve düşünüyorum: Acaba gerçekten kaçabildim mi?

Yolunu çizmek, ona tutkuyla bağlı olmak, keyifle devam ettirmek, gittikçe derinleşmek, derinleştikçe huzura ermeye başladığını hissetmek, bazen düşüp yeniden başlamak, bazen bir ayrıma gelip tercihler yapmak ama hep içinde bir şeylerin daha iyiye doğru gittiğini hissetmek; siz hiç okulda böyle şeyler hissettiniz mi? Ben hep kafası karışıktım okulda, hep isyankar, hep bunalımda, hep daldan dala atlayan, hep bir şeylerin eksik olduğunu hisseden, düştüğünde kalkmakta güçlük çeken, yol ayrımında ne yapacağını şaşıran ve bir türlü huzur bulamayan... Bütün bunlara rağmen diyelim ki bir yerden sonra kaçabilmeyi başardım, artık değişmesi gereken bir şeyler yok mu?

Dünya zorluklarla dolu bir yer... Bazıları salt mücadele olduğunu iddia ediyor. Bazıları imtihan... Hatta bazıları anlamsız. Bir şekilde önünüze engeller çıkıyor ve aşmak zorunda kalıyorsunuz. Bir şekilde kendinize giden yolun önü kesiliyor, başka yollar bulmak zorunda kalıyorsunuz. Bu tarih boyunca böyle olmuştur: ata kültürleri, savaşlar, zalimler, ideolojiler, sistemler, gelenekler, insanın kendi gafleti... Ama sanırım her geçen gün şunu daha iyi farkediyoruz: Dünya giderek daha iyi bir yer haline gelmiyor. Her geçen gün bir şey daha anlamını yitirirken, inandığımız değerler her ne ise, insan olmak için ne gerektiğini düşünüyorsak onlara sahip çıkmamız gerekiyor. Buna bir sistemle mücadele gibi bakmaya bile gerek yok, bu kendimizin varolma yolculuğu... Bizim varoluşumuz çocuklarımızın varoluşuyla daha anlamlı hale gelmiyor mu? Bizim kaldığımız yerden onların devam etmesi için çabalamak varken, neden onların da ta en başından başlamasına müsaade edelim? Belki onların yitip gitmesine izin vermemekle kendi yitiklerimizi de bulma fırsatı buluruz, ne dersiniz?

13 Haziran 2015 Cumartesi

Okulsuz Eğitim Üzerine Düşünceler 4: Geçmişten Örnekler...

Grupta gördüğüm kadarıyla okulsuz eğitim denince anne-babaların aklına ilk gelen sorulardan bir tanesi şu:  Peki ama çocuğumuz için hayatı kendiliğinden öğrenip büyüyeceği sosyal ortamı nasıl bulacağız? Özellikle büyük şehirlerde yaşayanlar için tamamen kendi içine kapanmış, fazlasıyla toplumdan soyut hayatlar söz konusu... Tamam, okulsuz eğitim fikri falan güzel de bir de Türkiye gerçekleri var. Bu durumda ne yapacağız?

Bu soruyu soranlardan biri de değerli bir dostum idi. Doğrusu ona verdiğim cevapların hepsi kurgulanmış yapay çözümler oldu. Tabii olarak gelişen sosyal ortam örneklerim ise hep geçmiştendi. Doğrusu daha o gün grupta "doğal sosyal ortam nasıl olur"u bana gösteren bir sürü örnek buldum, açıkçası umutla doldum. Biz istersek, biz çaba gösterirsek bazı şeylerin değişebileceğine dair umutlar... Bu ortamları beslemek, onlardan beslenmek gerçekten mümkün. Yine de birebir tecrübelerim henüz çok yeni olduğu için  bunlardan bahsetmek yerine çocukların okula mahkum olmadığı bir dünyanın geçmişte var olduğunu anlatabilirim, diye düşündüm. Buraya da bir mim koymakta fayda var: çalışma alanım çok genel olarak sosyal bilimler, özelde felsefî ve dinî ilimler olduğundan açıkçası biraz sınırlı düşünüyorum. Oğlum da henüz çok küçük olduğundan hayal gücümü geniş tutmakta zorluk çekiyorum. Bu yüzden beni affedin, yine ilim üzerinden yürüyerek örnekler vereceğim. Ama bu benim bildiklerim bununla sınırlı olduğu için böyle, çok daha geniş düşünürsek karşımıza bambaşka bir dünya çıkacak...

İlk örneğim, yakın geçmişten... Bizzat okulsuz eğitim örneği sahhaf bir abimizin* yolu tasavvufa karşı bir duruş sergilediği yıllarda Çemberlitaş'taki Ekberiye Tekke'sine düşmüş. Elbette tekke kapalı o yıllarda ama vakıf mülkü olduğu için hala ayakta, özel mülk olmamış. İçeride tekkenin kaç yıllık kapıcısı (bevvab) 80 yaşında bir dede var imiş. Tasavvuf ilminin en önemli eserlerinden birini, İbn Arabî'nin Fusûs'unu bu 80 yaşındaki bevvab dededen okumuş sahhaf abi. Dede bevvab, yani bilmem kaç yıl yaptığı iş tekkeye giren çıkanı kontrol etmek, sonra da tekkeye gelip giden bendegân ile sohbet... Fusûs bugün tasavvuf geleneğinde olsun, genel olarak ilahiyat alanında olsun okunması ve anlaşılması en zor kitaplardan biri olarak kabul edilir, en üst seviye bir kitaptır. Kitapla sınırlı düşünmeye gerek yok, şöyle düşünelim: dede için muhtemelen çocukken başladığı o tekkedeki bevvablık ne bereketli bir ömre vesile olmuştur, ah!

Sonra İstanbul Ortaköy'de Yahya Efendi derler bir şeyh efendinin tekkesi vardır. Haziresi hala ayakta. Tekkenin bendegânından yani müdavimlerinden bazıları tekke haziresine gömülmüş. Bu mezartaşlarına bir göz gezdirin... Süleymaniye Cuma Vaizi Kargılı Şeyh Osman Efendi... Süleymaniye vaizi, yani dönemin en üst seviye medreseleri olan Sahn-ı Seman'larda müderrislik yapabilecek seviyede bir adam... Üç beş metre ötesinde, kendisiyle aynı dönem tekkeye girip çıkmış Mecidiye Mahallesi Bekçisi Selim Ağa yatıyor. Bu adamları tanımıyorum, kendileri hakkında hiçbir fikrim yok. Ama tekke adabı içinde birinin diğerine üstünlüğü olmadan yanyana oturup sohbet edebilme ihtimallerini düşündüğümde bugünü hatırlayarak yüreğim burkuluyor. Yahya Efendi Dergahı aynı zamanda bir tıp medresesi ve gemi tersanesidir. Zira Yahya Efendi'nin kendisi bir tabîb ve mühendistir. Orada bir arada bulunup birbirleriyle sohbet eden ne kadar farklı insanlar vardır, kimbilir... Nitekim mezarlıkta biraz daha dolaşın, Hacı Arif Bey, Dellalzâde, Hafız Burhan gibi tarihin en önemli musikişinasları yanında yorgancısından yoğurtçusuna bilumum esnafın mezarı vardır. Bu adamlar bizim ömrümüz boyunca belki bir kere bulunamayacağımız sohbet, muhabbet, musiki, sanat, ilim ortamlarında en azından haftada iki kere hâzır oluyorlardı... Tekke bahçelerinde oynaya oynaya büyüyen çocukları hayal etsek neler çıkar, kim bilir...

Bir de kahvehaneler... İstanbul'un Kuşçuları isimli bir belgesel var. Hala ayakta olan kuşçu kahvelerinde toplaşıp sohbetler yaparak kuşlarının musiki kabiliyetlerini konuşturan İstanbul'un meşhur kuş mütehassısları anlatıyor, İstanbul neydi, ne oldu diye... Kuş mütehassıslığı bu adamların hobisi, kimi terzi, kimi kaporta tamircisi, kimi başka bir şey... Tutkuyla bağlandıkları bu naif yaşam tarzı kimbilir onlara neler öğretti, sadece onlara değil o kahveye girip çıkan çocuklara da... Söylüyorlar zaten, her birinin macerası çocukken başlamış..

Kuşçular kahvesi bugün ayakta kalanlardan. Bir de kaybolup gidenler var. Mahmutpaşa'da bir kadılar kahvesi varmış mesela. Kadılar meslekleri gereği sürekli rotasyon halinde olduklarından, yani en geç 4 yılda bir şehir değiştirdiklerinden bir şehirden geri dönüp başka bir şehre tayinleri çıkmadan evvel İstanbul'da konakladığı sürede gidip geldikleri, oturup sohbet ettikleri bir mekan edinmişler... Mahmutpaşa malum, bildiğimiz çarşı... Buhurcusu, çarıkçısı, fesçisi her meslekten adam o çevrede iş yapıyor; o kahveye girip çıkıyor. Öğleyin çırağını kahveye çay almaya gönderiyor mesela, çırak o sırada kimbilir neler öğreniyor?

Biz yaşadığımız muhitte bir kahvede takılıyoruz. Sahibi musikişinas bir ahbabımız... Yolumuzun üstünde bir yer, hemen her gün mutlaka uğrayabildiğimiz... Oğlan orada büyüdü denebilir, bir ara tabure taşıyıcılığı bile yapıyordu. (Bu kadar yabani olmasa daha çok şey yapacaktı da, işte... Şükretmek ve ümitvar olmak lazım :)) Ortamda her kesimden insan var. Bazen doktora danışman hocamı bile görürüm. Çay içip sohbet ederken yan masadan bir ses gelir " Ya afedersiniz, kulak misafiri oldum da"... Yüzler o tarafa döner, sohbet renklenir. Derken masalar birleştirilir, ayrılırken numaralar alınır. Derken bir grup gelir, çalıp söylemeye başlar. Benim o kahveye aşina olma vesilem üniversiteden atıldığı için gençliğini İstanbul'da gezip dolaşarak çeşit çeşit İstanbul "deli"sinin (kuşçusundan sahhafına, tarihçisinden terzisine pek çok deli var hala İstanbul'da) sohbet ortamlarını keşfetmiş, bu "deli"lerden ve bu ortamlarda tanıştığı nisbeten "uslu" hocalardan dersler almış, kütüphane kütüphane gezerek kendi kendini yetiştirmiş ve diplomasını alıncaya kadar evini sahhaflarda çalışarak, çeviriler yaparak geçindirmiş (şimdi de çok farklı bir iş yapmıyor) yani bildiğiniz okulsuz eğitim almış eşim... O olmasaydı belki gider gelir ama kafamı çevirip başka biriyle muhatap olmaya cesaret edemezdim. Oğlanı da oraya götürmek aklıma gelmezdi. Zira ben bu dünyadan habersiz bir okulluydum...

Tekkeler, kahvehaneler, çarşılar, sahhaf dükkanları, hatta bizzat mahalleler... Hayatın içindeki mektepler... Bugün derlenip toparlanmadan, hazırlanıp çıkmadan gidemediğimiz; "şu saatte şu kursun var" demeden çocuklarımızı gönderemediğimiz ortamları düşününce ne kadar tabii, ne kadar gündelik... Belki çok şey değişti, yaşadığımız hayatlar dönüştü. Ama yine de, belki geçmişteki gibi değil ama şimdiki gibi hiç değil "başka bir dünya mümkün" olmalı...



* Bizzat okulsuz eğitimle büyümüş bu sahhafın kendisi hakkında bilgi edinmek isteyenler özelden mesaj atarlarsa bir dergide yayınlanmış röportajını gönderebilirim, kişisel münasebetimiz adını kamuyla paylaşmamı engelliyor.

12 Haziran 2015 Cuma

Okulsuz Eğitim Üzerine Düşünceler: 3 Ah diploma, vah diploma!



Bu dünyanın en iyi saatlerinden biri kabul edilen Patek Philippe'in bir kol saatinin yapım sürecini anlatan videosu... Video biraz uzun. Sıkılabilirsiniz. Atlaya atlaya izlemenizi öneririm. Videonun başında parçalar tek tek başka kişilerin elinden geçiyor ama zannediyorum son olarak ( 5.25'ten sonraki kısım ) bütün parçalar tek bir adamın önüne konuyor ve onları birleştirip saati son haline getiren kişi bu son adam... Şimdi soruyorum: Zorunlu eğitim çocuğunuza bu adamın yaptığı işi yapmayı öğretebilir mi?

***

90'lı yılların başına kadar benim doğup büyüdüğüm memlekette eğitim ilkokuldan sonra mutlaka devam ettirilmesi gereken bir süreç değildi. Bu küçük şehre "medeniyetten evvel para girmesinden" kaynaklandığı düşünülebilir bir "rahatlık" hakimdi insanlarda. Kimse çocuklarının illa ki yüksek öğrenim görmesini talep etmiyordu. Hatta bizim oralarda hala orta yaşın üstündeki memurlar memleketten değildir, hep "dışarıdan" gelmiştir. Zira kimse çocuğunun memur olmasından yana değildi, bir şekilde elinin altında bulunan zenginliklerden çocuğunu faydalandırmanın bir yolunu buluyordu. Esnaf çocuğuna esnaflık öğretiyordu; çiftçi de çiftçilik... Çünkü ikisiyle de hayat idame edilebiliyordu. Zannediyorum Türkiye genelinde de "eğitim çılgınlığı" bugün vardığı boyuta ulaşmamıştı.

Ciddi sosyolojik tespitler yapamayacağım, sonrasında bir şeyler oldu ve insanlar deli gibi çocuklarını dersanelere, özel okullara göndermeye, onlara özel dersler aldırmaya başladılar. Belki çocukluğumun geçtiği şehrin merkezindeki mahallemde müstakil evlerin ve onlara ait büyük geniş bahçelerin bir bir ortadan kaybolması ve yerlerine yüksek yüksek binalar dikilmesiyle alakalıdır. Belki de insanların geniş aile baskısından kurtulmak ve bazı bireysel haklarını kazanmak için ekonomik özgürlüğe ihtiyaçları olduğunu düşünmesiyle... Zira babanızla birlikte çalışıyorsanız "geliriniz" değil, 40 yaşında bile hala "harçlığınız" vardır. Hasılı bir şekilde memlekete "modern çalışan kadın"; "çekirdek aile"; "ekonomik özgürlük" kavramları girdi ve hızla modernleşmeye başladık. Biz de bu modernleşmenin bayraktarlığını yaptığımız için kendimizle gurur duyuyorduk. Doğrusunu isterseniz bugün de geleneksel yapı içindeki bir takım bireysel hak ihlallerinin mücadele edilmesi gereken şeyler olduğunu düşünüyorum. Lakin kendimizi ya da çocuklarımızı zorunlu eğitimin, zorunlu tüketimin ve diplomanın esiri yapmadan...

İllich'le devam edelim. Önemli bir tespit olarak şunu ifade ediyor: "Her bir ülkede üniversite mezunlarınca gerçekleştirilen tüketim diğer insanlar için bir standart ortaya koymaktadır. İnsanlar bir işte çalışan ya da çalışmayan, fakat medenileştirilmiş insanlar olacaklarsa üniversite mezunlarının yaşam standartlarına talip olmalıdırlar." 

Bizim memlekette esen rüzgar bununla da ilgiliydi galiba. Üniversite mezunları bir kere o küçük şehirden dışarı çıkıp açılabiliyorlardı. Sonra memleket insanının bir şekilde bağımlı hale "getirildiği", karşısında düğme ilikleyerek konuştuğu doktor, mühendis, öğretmen adı her ne ise o mesleğe dair bir diploma elde edebiliyorlardı. Sonra o müstakil evlerin karşısına, sahil kenarında şehrin en yüksek binasını dikip kocaman harflerle kapısına "Doktorlar Sitesi" yazabiliyorlardı.  Çocuklarını en iyi okullarda okutmak için küçük yaşlarda şehir dışına gönderiyorlardı. Her yıl tatile gidiyor, en iyi markaları giyinip en iyi restoranlarda yemek yiyorlardı. Öyleyse okumak gerekiyordu, diploma sahibi olmak. Bu küçük şehrin halkı için artık "mutluluğa giden yol, bilinçli tüketiciler için hazırlanmış indekslerden geçiyordu." Benim gibi kimsenin yediğinde, içtiğinde gözü olmayan, sadece ilim yolculuğuma sahip çıkmak adına biraz özgürlük amaçlayanlar için bile tek çıkış yolu üniversiteye gitmek olarak görünüyordu.

Böylece daha iyi bir yaşam için "diploma" giderek her aşamada zorunlu bir araç haline geldi. Önce devlet işlerinde, sonra bütün özel işlerde "en az lise mezunu" şartı aranmaya başladı. Raşit'in babasının oğlunun neden okuldan atılmasını istemediğini hatırlayın; belediyede işe sokacaktı oğlanı, lise diplomasına ihtiyacı vardı. Böylece hayatını idame etmek üzere bir meslek edinmek için herkesin "en az lise diploması"na ihtiyacı olmaya başladı."Okula kaydolan bu öğrencilerin diploma elde etmek amacıyla diplomalı öğretmenlere boyun eğmekten başka çareleri yoktu."

Bu noktada bir duralım. Seriye ilham verdiğini başlangıçta belirttiğim grupta en çok gördüğüm sorulardan biri buydu sanırım. "Tamam, okulsuz eğitim ama peki ya diploma?" Sanırım diploma en çok meslek sahibi olmakla ilgili olarak problem çıkarıyor. Bu bakış açısındaki problemi bir kenara bırakarak bu soruya genel bir cevap vermek istiyorum: Gerçek bir değer (meta, fikir, sanat, zanaat) ürettiğinizde kimse diplomanıza bakmaz! Gerçek bir değer üretemiyorsanız ise diplomanız size hizmet sektöründe hiçbir şey üretemediğiniz bir işten başka herhangi bir mesleğin kapılarını açmaz! Dahası diploma talep eden pek çok iş aslında herhangi birinin yapabileceği üretici hiçbir özelliği olmayan işlerdir.

Güvenlik görevlisi olmak için lise diplomasına gerek yoktur ama talep edilmektedir. Çünkü herhangi bir yeteneğe gerek yoktur, üretici değilsiniz. Çiftçilik ise üretici bir faaliyettir ama kimse domates alırken size diploma sormaz. Fabrikada çalışabilmek için diplomaya ihtiyacınız yoktur ama talep edilmektedir. Çünkü sonuçta siz bir şeyin üreticisi değil, hep aynı vidayı aynı mekanizmaya vidalamakla görevli bir makine parçası gibisinizdir. Ama bir saat ustası iseniz ve işinizi hakkıyla yapıyorsanız insanlar kapınızda kuyruk olurken küçük dükkanınızın duvarlarında diploma aramazlar. Öğretmenlik diploma talep eder, oysa diplomasız öğretmenlerle doludur dünya. Diplomasız öğretmenler öğrencilerini yetiştirirken, diplomalı öğretmenler fabrikasyon insan(tektip) üretir. Sistem aşağı yukarı böyle işler. Diploma açısından bakıldığında onun bir fiyatı vardır, saygınlık derecesi vardır ama insan adına, insanlık adına ne ürettiğini oturup düşünmek gerekir. Üstelik diplomalar evrensel değildir. Ülke değiştirdiğinizde gittiğiniz ülkede diplomanızın geçerliliği yoksa bilginizin, tecrübenizin geçerliliği ortadan kalkar. Ama söz konusu olan üretmek ise diplomanın hiçbir önemi yoktur, ürettiğiniz şey de evrensel bir değeri haiz olabilir. Diyelim ki Türkiye'de el yapımı bıçak üretiyor ve satıyorsunuz. Sonra da kalkıp yurtdışına taşınıyorsunuz. Orada mesleğinizi sürdürmek isteseniz bunu rahatlıkla yapabilir, hatta muhtemelen itibar görürsünüz. Ürettiğinizin değeri diplomayla ölçülmüyor çünkü zanaatkarsınız. Ürettiğinizin değeri diplomayla ölçülmüyor çünkü orijinal fikir/sanat üretiyorsunuz. Çünkü siz dünyaya hangi yeteneklerle geldiyseniz, onun üzerinde çalışıp kamil şekilde onu yapmaya uğraşıyorsunuz, çünkü yapmaktan keyif aldığınız ve gerçekten iyi yapabildiğiniz şeyi yapıyorsunuz. Diplomanın size asla veremeyeceği şeyi... Zorunlu eğitimin sizden aldığı şeyi...

Çocuk eşyaları gözlemleyerek, sonra atıp tutarak, kırıp dökerek, söküp takarak dünyayı keşfeder. Çocukluğunda çok meraklı, oyuncak arabalarını söküp söküp içlerini inceliyor, çok güzel resim yapıyor, müzik kulağı çok iyi vs. diye övündüğümüz çocuklar için lise bitiminde harıl harıl rehberlik öğretmeni arıyoruz. Hangi fakülteye gitsin Hocam? Çocuk çoktan tükenmiş de işte son dakikaları oynuyoruz, der gibi diplomalardan diploma beğeniyoruz.

İşin aslı şudur: zorunlu eğitimin hiçbir aşaması insana bir zanaat, bir sanat, bir ilim dalında uzmanlık öğretmez. Marangozluk meslek okullarında değil,  marangozun yanında çırak olarak öğrenilir. Marangoz mu kaldı ortalıkta diyorsunuz, öyle değil mi? Doğrusunu söylemek gerekirse evet, yok. Gelecek nesiller zorunlu eğitimin cenderesinde bir zanaat öğrenmeyi zül görmeye başladığından beri yetiştirecek çırak bulamıyorlar. Mevcut olanlar da mesela, ceviz ağacının dolunay gecesi kesilmesinin ağaçta bıraktığı sağlamlık etkisinden habersizler; zaten ağaç değil, fabrikasyon malzeme kullanıyorlar. İş bu haldeyken  devlet televizyonlarında dalga geçer gibi kaybolmaya yüz tutmuş mesleklerin son temsilcilerine dair belgeseller çekiliyor.Antika muamelesi yapılıyor bu adamlara, sonunda da ajitasyon: "Maalesef bu otantik tabureleri yapan Mehmet Usta'nın bir çırağı yok, onunla birlikte bu meslek de yok olup gidecek.. Vah vah, ne acı değil mi sayın diplomalı seyirciler?"

Sadece meslek liseleri değil, fakülteler de böyle: Diplomalı mimarlar "alaylı"ların projelerinin altına imza atıyorlar. Diplomalı inşaat mühendisleri inşaat firmalarında zorunlu olarak bulunması gereken kadroları doldurup işleri ustalara bırakıyorlar. Diplomalı edebiyatçılar eğitimsiz yazarlar üzerine tez yazıyorlar ama onun yazdığı kitabı yazamıyorlar. Tarih profesörleri İstanbul'u gezip fotoğraflamaktan liseyi 13 yılda bitirebilmiş arşivci üstada tarihi belge/fotoğraf soruyorlar, sonra da alt tarafı "arşivci" diyorlar ama onun bildiklerinin hiçbirini bilmiyorlar. Eczacılar artık ilaç üretmiyor, sadece satıyorlar. (Bir eczacı kalfası çoğu zaman ilaçları eczacıdan daha iyi bilir. ) Diplomasız oldukları türlü sebeplerle ilan edilen girişimcilerin orijinal fikirlerini diplomalılar değil, diplomalı ya da diplomasız "üreten" adamlar hayata geçiriyorlar.

Peki bu neden böyle? Diploma neden bizi üretici kılmıyor? Bu sorunun cevabına yönelik olarak İllich'in anlattığı bir anektod ve yaptığı yorum oldukça dikkat çekici. Diyor ki: "New York'a yaptığım kısa bir ziyaretten sonra Meksika asıllı köylü bir kadın, mağazaların sadece kozmetiklerle kullanılabilen kıyafetleri sattıkları gerçeğinden etkilendiğini söyledi. Bu kadın endüstriyel ürünlerin doğallıklarıyla değil sahip oldukları çekiciliklerle müşterilerle "konuştuklarını" söylemeye çalışıyordu. Endüstri barındırdığı işleri sadece uzmanların anlayabileceği suniliklerle donatarak insanı kuşatmıştır. Uzman olmayanlar bir saatin tik-tak sesini ya da bir telefonun çalışını veya elektronik daktilonun işleyişini sağlayan mekanizmayı anlayabilmek için bir çaba içerisine girmekten cihazın bozulacağı tehdidiyle menedilmiştir. Bir transistörlü radyonun çalışma düzeneği müşteriye söylenebilir bakan müşteri kendi başına bunu bulamaz. Bu tip tasarım uzmanların kendilerini uzmanlıklarının arkasına gizlenmeyi ve sorgulanmamayı daha da kolay buldukları icat dışı bir toplum oluşturma eğilimidir." "İş piyasası yeteneklerin nadirliğine bağımlıdır (...).Bu nedenle okullar yetenekli insanların sayısını azaltmaktadır."

Evet, okulda bizi yetenek sahibi, yaptığı işi hakkıyla yapan insanlar olarak yetiştirmezler. Var olan yeteneği köreltir, kendi programlarını yükler; diplomamızı alıp mezun olduğumuzda da bize "herkes" gibi olduğumuzu söylerler. Bu yüzden tekrar tekrar imtihanlara gireriz, yazılı, sözlü... Sorulan soru hep aynıdır: Sizi diğerlerinden ayıran şey nedir? Hangi alanda olursanız olun, hangi mesleği seçerseniz seçin sizi diğerlerinden ayıran şey, sizin okul dışında yaptıklarınızdır. Büyük şirketlerin cv'lerde bol bol sosyal/kültürel aktivite görmek istediğini biliyorsunuz, değil mi? Ben cv'sine yazacak bir şey olsun diye harıl harıl gidilecek kurs/ katılacak aktivite arayan çok diplomalı tanıdım. Maalesef pek çoğu hobi olarak bile neden hoşlandığını bilmiyordu: işte lisedeyken tiyatro kolundaydı ama birkaç kez toplanmak dışında bir faaliyeti yoktu o kolun. Neden hoşlandığını bilmeyen bu arkadaşlar popüler olan yahut mesleğinde ön plana çıkan ne varsa ona yönelir. Ne acıklı bir sahnedir 25-30 yaşına gelmiş insanların sırf cv'de yer alsın diye yardımlaşma derneklerine, resim, folklor yahut dil kurslarına kayıt olup bir an önce yaptıklarını belgelendirebilecekleri bir sertifikaya kavuşma hayali kurmaları!...

İllich'e göre "okul sadece Yeni Dünya'nın dini (yaşama biçimi) değil, aynı zamanda dünyanın en hızlı gelişen iş sektörüdür. Tüketicilerin üretilmesi, ekonominin büyüyen önemli sektörleri arasında yerini almıştır." Bir diğer ifadeyle, zorunlu eğitimin törpülerinden kurtulup kendimize doğru bir yolculuğa çıkmadığımız, bizi biz kılan değerler üretmediğimiz sürece diplomalı birer tüketici olabiliyoruz sadece; sistemin bizden beklediği gibi, çocuklarımızdan beklediği gibi...

(Devam edecek)

9 Haziran 2015 Salı

Okulsuz Eğitim Üzerine Düşünceler: 2 Öğretmenim, Canım Benim...

Başlamadan önce şunu belirteyim, önceki yazıda anlattığım inişli çıkışlı eğitim hayatım sebebiyle homeschooling, unschooling gibi uygulamalardan kavram olarak haberdardım. Lakin bunun benim hayatımda hiçbir yeri ve anlamı yoktu. Anlamı olan kelime daha ziyade otodidaktikti ki kendimi bazı açılardan böyle tanımlardım, sonradan tanıştığım eşim de kendisini öyle tanımlayacaktı. Ancak anne olduktan sonra pek çok yeni kavram hayatınıza giriyor: pedagoji, okul öncesi, montessori vs. yöntemler ve çocuk büyüyüp de kreş çağına yaklaştıkça ev okulu yahut okulsuzluk... Tabi önümde zaman olması hasebiyle öyle oturup uzun uzun araştırma yapmadım, öyle birkaç yabancı blog gezdim, birkaçını inceledim, sonra uyguladığı şeyin adına bu ismi veren, vermeyen birkaç blogger anneyi takip etmeye başladım, kendi annelik serüvenim sürerken onlara da gözüm takılır oldu ama ben hala anneliğin "boğuşma/debelenme" evresinde olduğumdan (hala öyleyim) ciddiyetle üzerinde durmadım. Derken bir gün bir arkadaşım mailinde facebook'taki bir gruptan bahsetti, hemen üye oldum. Ara ara yazıları, düşünceleri anasayfama düşmeye başladıkça buradaki annelerin ciddiyetini farketmeye başladım. Ciddi bir çaba vardı ve daha önce gördüklerimin aksine sadece yöntemlerin değil, işin felsefesi üzerine de konuşuyorlardı. Böylece niyet ettim bu işin arka planını sorgulamaya ve o sıralarda vereceğim bir kitap siparişi listesine İvan İllich'in Okulsuz Toplum'unu ekledim. Kitabı bir hafta kadar önce elime almak nasip oldu, okurken de bayağı düşündürttü. Bu yazı(lar) bu kitapta altını çizdiğim yerlerden hareketle, evvelinde ve ahirinde konuyla ilgili düşündüklerimi (ve eşim ve arkadaşlarla yaptığımız sohbetlerden edindiklerimi) ihtiva edecek.

***

İsmini değiştirip dua niyetine Raşit diyelim, bir öğrencim vardı. Sınıfta kıçının üstünde oturamaz bir çocuk... İlk resmî öğretmenlik deneyimim, lisede öğretmenim. Dersler Raşit otur, Raşit dur, Raşit oğlum ne yapıyorsun'la başladı. Ayrıca arkadaş gergin bir tip, öğretmenlere hiç güveni yok, doğrucu Davud'un teki, lap diye söylüyor aklındakini... Dur, yapma, etme vs. işe yaramayınca, baktım başka çaresi yok, bütün öğrencileri bıraktım, Raşit'le ilgilenmeye başladım. Derdim bir şey öğretmek değil, sevdim arkadaş, nevi şahsına münhasır kişiliğini, şakalaşıyorum, arasıra laf atıyorum, çatışıyoruz, arada bir iki kelime öğretiyorum, felsefe derslerinde özellikle onun fikrini soruyorum, söyledikleri gerçekten ilgimi çekiyor, içimdekileri söylüyorum ama bildiğin övgü oluyor, Raşit'in hoşuna gidiyor. Aramız düzelmeye başladı, aramız düzeldikçe sınıf düzenini bozan hareketlerini daha sessiz yapmaya çalıştığını farkettim. Sırasından kalkıyor, gidiyor, başka bir yere oturuyor, dönüyor, bir şeyle uğraşıyor ama tavırları daha sakin... Sonra ne olduysa oldu, okul yurdunda akşamları vuku bulan bir takım kavgalar yüzünden Raşit'in babasını çağırdılar, öğretmenlerin karşısına oturttular. Baba "eti senin kemiği benim Hocam, istediğiniz gibi davranın. Lakin okulundan etmeyin oğlanı, bir lise diploması alsın, belediyede bir işe yerleştireceğim" diyen bir adam. Birkaç şey söyledi öğretmen arkadaşlar, ben de konuştum biraz babanın tavrını farkettiğimden ona yönelik; sonra dağıldık. Ama Raşit'le bir daha eski halimize dönemedik. Ne olduğunu bilmiyordu ama o odada bulunmam hasebiyle bana olan güveni de sarsılmıştı, küstü ve içine kapandı. İtiraf edeyim, çok önceleri kurduğum öğretmenlik hayallerinde hitap ettiğim öğrenciler hep meraklı, çalışmayı ve öğrenmeyi seven, başarılı öğrenciler olurdu, hep öyle tipleri seveceğimi sanırdım. Öğretmenlik tecrübesi bana gösterdi ki hayır, kendi olan öğrencileri daha çok sevmeye meyyalim, kişilikleri şiddete varan davranışlar doğursa da...

Raşit'in pek çok yarası olduğunu sanıyorum, başka şekillerde dışa vuran. Ama belki bu yaralar sayesinde sistem onu istediği şekle sokamamıştı, o nasıl hissedeceğine, nasıl düşüneceğine, nasıl davranacağına kendi karar veriyordu. Yahut bir şekilde "görmezden gelindiği" için çok öğretmen ona dokunmamıştı, böylece biri dokunduğu anda dikenlerini çıkarıp tehlikeyi savuşturmak gibi doğal tepkilerini korumayı başarmıştı.  Belki o kadar güvensizdi ki insanlara karşı, kimseyi kendi değerini ölçeceği bir "tanrıcık" olarak kabul etmediğinden kendi değerleri, hayalleri ve davranış biçimleriyle yaşayabiliyordu.

Lakin zorunlu eğitim sürecine girmiş milyonlarca öğrenci içinde Raşit kadar şanslı kaç tane çocuk var, bilmiyorum. Çünkü bizim öğretmenlerle ilişkimiz hiçbir zaman "kendi olmaklık" üzerine kurulmamıştır:

 Öğretmen, diyor İvan İllich, "moral verici bir değer olarak ailelerle, tanrıyla ya da devletle yer değiştirmektedir. Öğrencilerine sadece okulda değil, toplum içerisinde de neyin yanlış, neyin doğru olduğunu öğretmektedir. (...) Çocuk, bir papalık tacı gibi üç otoriteyi de şahsında toplamış ve aynı zamanda görünmez üçlü bir taç giyen biriyle karşı karşıya kalmak zorundadır. Çocuk için öğretmen bir mehdi, bir papaz ve rahip gibi ahkam kesmektedir, o aynı zamanda kutsal bir ritüelin rehberi, öğreticisi ve idarecisidir. (...) Öğretmenin otoriter gözetimi altında birkaç değer dizisi bir tek birimde toplanmaktadır. Ahlaki, yasal ve kişisel değer arasındaki farklar bulanıklaşmakta ve anında elimine olmaktadır."

Bu satırları okurken öğretmenin bu konumunun sistem açısından önemini sonraya ertelemek üzere çocuktaki psikolojik etkisi üzerine düşündüm. Gerçekte böyle bir otorite olma özelliği özellikle okul öncesi ve ilkokul öğretmenlerinde herkesin tecrübe ettiği bir durum olsa gerek. Annenin dişlerini fırçala demesi bir anlam ifade etmez ama öğretmen söylediyse koşa koşa banyoya gidilir, öğretmen kendini görüyormuşcasına canla başla fırçalar çocuk dişlerini... Anne babanın takdiri bir süre sonra yalama yapar ama öğretmenin yakaya yapıştırdığı kurdele ayakları yerden keser. Dahası bizim gibi öğretmene saygının derin köklere sahip olduğu- lakin bağlamından koparıldığı- toplumlarda anne-babanın da tavrı bu yöndedir. Öğretmenin "kamera koydum ben evinize, seni sürekli görüyorum" ikazına "Evet, evet, öğretmenin her şeyi görüyor kızım" diyen anneyi bir tek ben görmemişimdir sanıyorum. Bu tanrıcılık oyunu çocuğun ilk defa başka bir yetişkinle bu kadar ciddi ilişki kurma biçimini bilinçli bir şekilde belirleme metodudur ama çocuğun saflığından dolayı kendiliğinden gelişiyormuş gibi görünür. Sanki çocuk kendini anne babası dışında bir ebeveyne, üstelik daha içten, daha istekli bir şekilde teslim eder gibidir. Belki pedagojik bir açıklaması vardır, bilmiyorum; benim kanaatim bunun çocuk üzerinde yapılan bilinçli bir manipülasyon olduğu, anne babanın da gerek okul öncesi dönemde çocuğu yetiştirme biçimiyle, gerekse okul çağında öğretmen-öğrenci ilişkisinde konuşlandığı yer itibariyle buna hizmet ettiği yönünde... (en azından eski annelerin böyle olduğu inkar edilemez, yeni anneler de zannediyorum bu ebeveyn görünümlü öğretmen modelini kabullenmekle kabullenmemek arasında gidip geliyor; tam kabullenecekleri yerde egolar çatışıyor, anneleri bir "sinir" basıyor)

Önceki yazıda belirttiğim gibi benim hayatımda öğretmenin bu konumunun hala etkilerini görmek mümkün. İlkokul öğretmenime olan sevgim, onunla ilişkim kendim olmamı ne kadar engelledi, tespit etmek mümkün değil. Dahası ortaokul öğretmenlerimi gündelik hayatlarında hiç tahayyül edemediğimi hatırlıyorum. Sanki onlar hiç mutfakta yemek yapmaz, alışverişe çıkmaz yahut uyumaz gibi gelirdi. Öğretmenler odası ise kutsal bir mabed gibi, sırlarla dolu bir mekandı. İvan İllich öğretmendeki bu ebeveyn rolünün,  "bütün öğrencilerin kendilerini aynı devletin çocukları olarak hissetmelerini" sağladığını söylüyor.

Yukarıdaki kamera örneğini (gerçek bir örnek), İllich'in satır aralarında değindiği bir konu olarak mahremiyete vurgu yapmak için bilinçli olarak verdim. İllich'in tespiti önemli, (bu arada kitabın 70'lerin başında yazıldığını söylemedim, değil mi? yersizce burada söylemiş olayım) öğretmenin kendisini öğrencisinin kişisel yaşamını derinlemesine araştırması hususunda yetkili hissettiğini; öğretmen-öğrenci ilişkisinde bireysel özgürlüğün tamamen gözardı edildiğini ifade ediyor. "Öğretmenler pasif bir konumda bulunan izleyicilere hitap ederken, kendi "müşterilerinin" özel işlerine karışma hakkına sahip olduklarına inanan yegane meslek grubunu teşkil etmektedir."

Mahremiyetimizin sınırları kamusal alanın kurallarıyla çizilmeye çalışılır. Öğretmen ders anlatırken onu dinlemeden bir şeyler yazıp çiziyor olmak öğretmenin o defteri alıp incelemesiyle sonuçlanınca hiçbirimizin aklına "Sen ne hakla benim özelime karışıyorsun?" demek gelmez. Bizim zamanımızda daha ziyade şöyle söylerdik: "Tüh, yakalandık"... Muhtemelen çıkışıp mahremiyetimizin ihlal edildiğini ifade etsek öğretmenden alacağımız cevap da şu olurdu: "Sen benim dersimi sabote ediyorsun, dolayısıyla bunu yapmaya hakkım var." Dersin nasıl sabote edildiğini bir kenara bırakırsak doğrusu bu dünyanın en kaypakça cevabıdır, denebilir. Zira hepimiz biliriz ki Türk Eğitim sisteminde öğretmen siz teneffüste günlük bile yazıyor olsanız, ona bakmaya hakkı olduğunu iddia edecek kadar rahattır. Sizse bunu sorgulama ihtiyacı bile hissetmeyecek kadar sisteme uymuşsunuzdur artık, "Lütfen verir misiniz, bunu yapmaya hakkınız yok" derken söylediğinize kendiniz bile inanmıyorsunuzdur, bir yerde teslim olmak zorunda kalırsınız. Elbetteki bu 6-7 yaşında zorunlu eğitim içine alınmış ve o yaştan itibaren öğretmenlerle ilişkisi bu şekilde belirlenmiş bir çocuk için sonuna kadar direnmesi zor bir durumdur. Zira bizim toplumda ebeveyn de bu saygısızlığa baştan teşnedir, "Çalışmıyor Hoca Hanım, akşama kadar bilgisayarın başında çak çak çak"...

Bütün bu konular, elbette eğitimin resmi bir kurum tarafından zorunlu olarak yürütülen bir faaliyet olduğu; bireyselliğin tamamen ön plana çıktığı, cemaat kavramının iyice silindiği modern toplum için bir problem oluşturuyor. Bizim geleneksel eğitim modelimiz bir kere zorunluluğu içermiyor. Bir nebze olsun içerdiği "mahalle mektebi" gibi kurumlarda ise eğitim tamamen pratik bir amaca hizmet ediyor: okuma-yazma, Kur'an okuma, dini bilgiler gibi gündelik hayatta birebir karşılığı olan bilgilerin öğretildiği küçük eğitim kurumları bu mektepler. Öğretmen de, o mahalle cemaati içinde çocuğun zaten tanıdığı, bildiği, büyük ihtimalle caminin de imamı olan, babanın arkadaşı bir adam... Cemaat öyle kuvvetli bir yapı ki öğretmen dört duvar arasında karşı karşıya kalıp kendisine yönelik oranın kuralları içinde, oranın tabularıyla uyum halinde davranış ve duygular geliştirmek zorunda kalacağınız bir adam değil, sokaktaki adam, evinize akşam misafir gelen adam, çocuğuyla oynadığınız adam. Öte yandan mahalle mektebinin dışında geleneksel eğitim tektipleştirmeyi sağlayacak zorunlu bir yapı olmanın tam tersine bireyselliği ön plana çıkaran bir süreç. Hocalardan ders almak için yapılan yolculuklar başlı başına bireysel bir tecrübe; gerektiğinde hocanın mezhebinin karşısında mezhep oluşturacak kadar ilmi yeterlilik ve kendine güven sahibi oluşturan bir gelenek...

Bu geleneğin hoca- öğrenci ilişkisindeki saygı ve edep bağlamlarının üstünde bir "tanrıcıklık" fonksiyonuyla modern, resmi, zorunlu eğitim içerisinde karşılaşıldığında tepki vermek bir gereklilik halini alır. Zira -bir sonraki yazıda üzerinde duracağım- modern bir dünya dini olarak kapitalist düzene adam yetiştirmeye çalışan zorunlu eğitim içinde öğretmen öğretmen değildir, eğitim de ilmî bir süreç değil...

Şu halde zorunlu eğitimin temelinde var olan bu ilişki biçimi ebeveyn olarak bizlerin de desteklemesiyle her çocuğun kişiliğinin üstüne çöküyor ve onu tüketiyor. Ağacı yaşken eğmeye o kadar heveslidir ki öğretmenler, diyor İllich. Ben de tamamlıyorum bu cümleyi: Eğerken kaç dalı kırdığının, kökünü ne kadar zedelediğinin farkında bile olmuyor...

Yazı yeterince uzadı sanırım, burada keseyim. Daha da ciddi meseleleri bir sonraki yazıya bırakarak sözlerime bir klasikle son veriyorum:

Öğretmenim, canım benim canım benim
Seni ben pek çok, pek çok severim.
Sen bir ana, sen bir baba, her şey oldun artık bana!


Okulsuz Eğitim Üzerine Düşünceler 1: Yaşasın Okulum!

Başlarken: Bu yazıyı birkaç bölümlük "Okulsuz Eğitim Üzerine" başlıklı bir serinin ilk yazısı olarak paylaşıyorum. İlk yazıda neden bu konuyla ilgili olduğum hakkında bir fikir vermesi için kendi tecrübelerimi anlatmanın münasib olacağını düşündüm. Sonraki yazılar daha felsefî değeri haiz olarak ilgili fikirler ve uygulamalar hakkında ve kafamdaki sorular üzerine olacak inşallah... İlgilisine...


25 yıl boyunca Türk Eğitim Sistemi'nin içinde debelenip duran biri olarak yazacağım bu yazıyı. Yedi yaşında başlayan okul maceram son 1 yıldır yine sekteye uğradıysa da halen formel bir eğitim programına (doktora) kayıtlı bir öğrenci olarak... 25 yılın uzun bölümü öğrenci olarak, birkaç yılı ise öğretmen ve akademisyen olarak geçtiğinden eğitim sistemine "içeriden" de bakma fırsatı bulmuş biri olarak... Dahası okul hayatı boyunca hep birinciliğe oynamış, çalışkan ve başarılı bir öğrenci, okulu bir varoluş biçimi olarak belirlediği ilmî çabayla kesiştirmek için azami gayet sarfeden bir insan olmama rağmen ortaokuldan bu yana her eğitim kademesinde en az bir kez okulu bırakma teşebbüsünde bulunmuş biri olarak...

İlkokul öğretmenimi çok sever, başarılı bir öğrenci ve iyi bir insan olarak yetişmemize çok katkısı olduğunu düşünürdüm. Lise müfredatında bile ilkokul öğretmenim iyi bellettiği için kolaylıkla hallettiğim dersler ve konular vardı. Üstelik ilgiliydi, lise son sınıfta okulu bırakma girişiminde bulunduğumda uzun zamandır görüşmememize rağmen evime kadar gelmiş, yaptığımın ne kadar büyük bir hata (!) olduğunu bana anlatmaya çalışmıştı. Liseye kadar eğitim sisteminin kendisini sorgulamama sebebim de iki tanedir: biri sürekli babamla mücadele ederek devam etmeye çalışmak, ikincisi de öğretmenimin bize depoladığı idealler... Lakin bu büyü yıllar sonra bir ilkokul arkadaşımla karşılaştığımda bozuldu. Sanırım üniversiteye hazırlanıyorduk. Arkadaşıma ne iyi bir öğretmenimiz olduğunu hatırlatarak nostalji yapmayı hedeflediğim bir sohbet sırasında:
- Vallahi ben ilkokul günlerimi pek hayırla yâd etmiyorum, cümlesiyle sarsıldım. Nasıl olabilirdi ki bu? O anlattı, ben hatırladım; o anlattı, ben idrak ettim; o anlattı, ben kendi halimden dehşete düştüm. 
Öğretmenimizin sınıfı çalışkanlar, orta grup ve tembeller diye sınıfı üçe bölme gibi bir tekniği vardı. Çalışkan öğrenciler olarak bizler öğretmen masanın önündeki sıra takımında konuşlanmıştık. Arkadaşımın içinde bulunduğu orta grup orta takımda, tembeller ise kapı tarafındaki takımda idi. Bu ayrım -pek çok sebebe binaen- kendiliğinden oluşan sosyo-ekonomik bir ayrım demekti ayrıca. Ama kast sistemimiz katı değildi, başarı grafiği yükselen yahut inen öğrencilerin gruplar arası geçişi söz konusuydu. Bu yüzden arkadaşım ilkokul hayatını çalışkanlar grubuna geçmek üzere kendini harab ederek geçirmişti. O anda hatırladığım kadarıyla ben de anneme "Hayır, anneanneme gitmek istemiyorum, el işi yapmak istemiyorum, bahçede oynamak istemiyorum, ödevimi yapmalıyım" gibi pek çok eziyeti çalışkanlar grubundaki yerimi kaybetme korkusuyla yaşatmıştım. 
Dahası benim yakın arkadaş çevrem hep çalışkanlar grubuyla orta gruptan birkaç kişi olmuştu. "Tembeller" grubundan arkadaşlarımın sadece isimlerini ve yüzlerini hatırlıyordum, hiçbiriyle hiçbir paylaşımım olmamıştı. Sonraki yıllarda sokakta karşılaştığımızda birbirimize selam bile vermemiştik. Öğretmenimizin kötü niyetli olduğunu sanmıyorum ama uygulamaları ve tavırları nedeniyle malesef arkadaşlarımızı toplu bir şekilde görmezden gelmiştik. Bu arkadaşlar acaba bizim hakkımızda ne düşünüyorlardı? İçlerinde nasıl isyanlar vardı? Neler geçmişti kalplerinden, zihinlerinden, biz mutlu mesut öğretmenimizin takdirlerini toplarken? Sırf kendi yaşadığım ikilemleri, kendi üstüme kurduğum baskıları, öğretmenimin ideolojik bakış açısıyla ailemin bakışı arasında kalmanın getirdiği bunalımları, yine onun önyargıları sebebiyle hiçbir zaman ailesi de öğretmenimiz gibi düşünen arkadaşlarım kadar beni sevmeyeceğine dair düşüncelerimi vs. pek çok şeyi hatırladığımda bile boğazım düğümlendi, ne diyeceğimi bilemedim. Hala arkadaşlarımın yaşadıklarını hakkiyle tahayyül etmekten uzak olduğumu düşünüyorum, çünkü bir daha çocuk olamıyorsunuz. Okul üzerine ciddiyetle düşündüğüm şu son aylarda geçmişe dönüp baktığımda şunu idrak edebiliyorum: ben en çok travmayı ilkokulda yaşamışım, çünkü o zamanlar daha çok, daha çok çocuktum. 

Ortaokul dönemim başka meselelerle geçti, okulu bırakma girişimim geçirdiğim bir hastalık sebebiyle arkadaşlarımla ilişkilerimin bozulmasına duygusal tepkiler vermemle alakalıydı. Ama bu dönemde okulla ilgili biriktirdiğim şeyler lisede patladı. Önce birkaç öğretmenimiz sayesinde "başka" kitaplar okuyabileceğimizi keşfettik; sonra da sorgulamaya başladık. Bu ana kadar ben o kadar "sistemin adamı" görünüyordum ki bir arkadaşımın yaşadığı bir problemde kendisine destek vermem sisteme muhalif bir öğretmenimiz tarafından şaşkınlıkla karşılandı, "Senden böyle asil bir hareket beklemiyordum" dedi. Bu da başka bir travma tabi, nasıl görünüyorum ki ben? Sırf başarılı olduğum için öğretmenlerle aram iyi diye, onlar arasında haksızın, güçsüzü ezen güçlünün yanında duracak kadar omurgasız mı? 

Böylece başladı sorgulamalar, kendi olma yolunda ilerlemeler, tepkiler, isyanlar, ahlakî çağrılar, içime dönüşler, sonunda kopmalar... Son sınıfta "Giderim bu diyardan, ben kendi işimi kendim görürüm" dedim. Evde oturdum iki ay kadar. Hemen çalışmalara başladım, o zamanlar ilgilendiğim meselelerle ilgili bir dergi çıkarıp okulda ilgilenecek arkadaşlara dağıtmaya başladım. Okuyordum, bol bol okuyup bir de yazıyordum. Acemice tabi, kompozisyon dersleri dışında hiç yazmamışım ki! Okuldan bir arkadaşımla mektuplaşmaya da başladık okuldan eve. Çok mutlu olduğumu hatırlıyorum o dönem, ailemden, öğretmenlerimden, arkadaşlarımdan gelen baskılara rağmen...

Derken sebebin ne olduğunu hatırlamıyorum okula geri döndüm. Hatta o sırada açık öğretime geçme furyası vardı, ona da katılmamayı tercih ettim. Benim insanlarla bir problemim yoktu, benim sistemle problemim vardı. Ama dönüşten sonra eleştirilerim devam edince öğretmenlerim kişisel algıladılar, bir sürü problem yaşadık. Liseden mezuniyet töreninde avazı çıktığı kadar bağırarak insanlara hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını anlatmaya çalışan kız olarak mezun oldum...

Bundan sonraki hayatımın ilk örneğini teşkil etmesi açısından önemlidir bu tepkisel duruş. Artık şunun farkındaydım: Ben sıkılmıştım. Sorumluluk duygum sebebiyle müfredatın bana dayattığı her şeyi öğrenmeye çalışmaktan sıkılmıştım. Müfredatla ilgi alanlarımın çakıştığı noktada müfredatın sığlığından sıkılmıştım. Müfredatın bana kendimle ilgili, derdimle ilgili bir şey söylememesinden sıkılmıştım. Sınavlardan çok yorulmuştum. Öğretmenlerin "ergenliğimi" bahane ederek söylediklerimi istihza ile dinlemelerinden sıkılmıştım. Sisteme laf atarken vicdanlarına dokunduğumda beni saygısızlıkla suçlamalarından yorulmuştum. Peki ne yapmalıydım?
Sonuca değil, yola odaklanmayı beceriyordum da hangi yola gireceğime karar veremiyordum? Kafam çok karışıktı. O zamanlar aklıma sık sık şu hatıra gelirdi. Lise birinci sınıfta bir öğretmenimiz sınıfta " Sadece bir tane dersi çok iyi olup diğerleri kötü olan biri var mı aranızda?" diye sormuştu. Moralimin bozulduğunu hatırlıyorum, öğretmenin ne demek istediğini çok iyi anlamıştım ama işte ben o sınıfa girmiyordum. Bir arkadaşım vardı, çok dikkatimi çeken. Bütün derslerde başarısızken fizik gibi bir derste döktürmesini şaşkınlıkla karşıladığım.. Hemen ona döndüm yüzümü, o parmak kaldırıyordu. Sanırım hayatımda özendiğim tek parmak kaldırış odur. Sahi benim özel bir ilgim yok muydu? Bu hatırayı hatırladıkça aradan geçen üç yılda kendime birkaç özel ilgi alanı belirlediğim için kendimi biraz iyi hissediyordum ama hala yolun çok başındaydım ve aslına bakarsanız kadîm ilmî standartlar açısından "yaşlanmıştım", artık 18 yaşındaydım.

Üniversite hayatım da farklı değildi. Kah okulu bırakıp bir sivil toplum örgütüne üye olarak ülkeden ülkeye yardım amaçlı dolaşmayı düşündüm, kah ilmi hayatıma yüksek lisansla devam etmeyi... 4 yıllık fakülteyi bir bırakıp bir devam ederek altı yılda dereceyle bitirdim. Bu absürd durumun sebebinin tam olarak okul olduğu kanaatindeyim. "Hay ben sizin" diyerek okulu bırakır, dört beş ay dönmezdim. Arada okur, yazar, eyler, mutlu olurdum. Bir sebepten döndüğümde ise sınavlara çalışacağım diye arkadaşlarım konsere giderken evde kalırdım. "Yemişim diplomasını, bana ben lazımım" deyu dönem bırakırdım, döndüğümde ise "ya bu da lazım insana" deyu bambaşka bir ilmi alanla ilgili çalışmalar yapardım. Arkadaşlarımın "Sende akademisyen hamuru var" sözlerini hakaret telakki eder; "Korkarım profesör olacağım" diyerek küfrede küfrede tez yazardım. Lakin sanırım hayatımın dönüm noktalarından biri yazdığım iki tezdir. Bu tezler sayesinde bir konuyu ele alıp başka yönlere sapmadan derinlemesine idrak edebilme tecrübesini yaşadım. Artık çizdiğim yol belli olduğundan kendi dertlerime yönelik olarak seçtiğim bu tez konularıyla ben ilmin eyleme dönük yönünü keşfettim: fikirlerim değişti, bakış açım değişti, ben değiştim. (Zannediyorum okul hayatımın hiçbir döneminde bana böyle bir sorumluluk yüklenmemişti, tezler bittiğinde yaş 27'ydi.)

Peki neydi sorun? Okulla, öğretmenlerle, derslerle aram bu kadar iyiyken neden ben bir türlü istikrar sağlayamıyordum? Neden sürekli "herşeyi" bırakıp gidesim geliyordu? Sebepleri sayabilirim ama adını koyamam. Eğitim sisteminin içinde kendimi yarım yamalak hissediyorum. Her yerde ama hiçbir yerdeymiş gibi... Kendimi psikolojik olarak öğretmen-öğrenci ilişkisinden kurtaramıyorum, sanki sürekli baskı altındayım. Değersiz hissediyorum kendimi okulda, sınıfta; çünkü ne söylersem söyleyeyim sanki daha iyisini, daha derinini bilen biri varmış gibi karşımda. Yoksa bile öyle hissediyor adam, hissettiriyor. Değerli bir şey söylesem, hakikaten kendimin de değer verdiği; hocanın takdiri onurumu incitiyor; "aferin" almak için konuşmuş gibi hissediyorum. Bir makale yazdığımda yazdığım şeyden tatmin olmuşsam mutlaka en güzel kısımlarını çıkarıyorum, çünkü makaleyi hocaya gönderirken yaşadığım küçük heyecan, bana ilkokul yıllarında "Okuduğumuzu anladık mı?" sorularına güzel yorumlar yazdığım günlerde okula nasıl heyecanla, şevkle gittiğimi hatırlatıyor, o hali kendime yakıştıramıyorum. Küçüklükten işlemiş ruh halleri bunlar, bunlara karşı tepkiselim.

Öte yandan okulla birlikte hayatı yürütebilen bir tip değilim sanırım. Dedim ya, hep "ödevimi yapmam lazım"dı benim. Hala öyledir, sorumluluk duygum beni bağlar; hocanın ders anlatırken emek verdiğini düşünür; karşılığını vermek isterim. Lakin bu on iki, on üç dersinizin olduğu dönemlerde hayatı yaşanmaz hale getirir. Üstelik hayata dair hiçbir şey öğrenmezsiniz.
Bugüne kadar kaç hoca tanıdığımı bilmiyorum ama kendisinden kitaplarda olmayan bir şeyi öğrendiğim sadece 5-6 hoca sayabilirim.

Bu beş altı hocadan öğrendiklerimi öğrenebilmek için 25 yılımı okul sıralarında çürüttüm. Bu arada insanlar "Nasılsın?" diye sorduklarında tutulup kalmadan cevap verebilmeyi unuttum. Yemek yapmayı bilmeden evlendim. Ispanaklı makarna yapmak için marketten ıspanak almaya gittim, hangi yeşilliğin ıspanak olduğunu bilmediğimden kıçıma baka baka geri döndüm. Hala pazarda gördüğüm pek çok yeşilliğin adını bilmem. Ellerimden ne iş geldiğini hiç bilemedim. Çünkü el işi yapmayı hiç canı gönülden isteyip denemedim. Şimdi düğme diktiğimde utanıyorum. Bahçeli bir evde büyüdüm ben, sonradan taşınsak da o bahçe hep orada, arka sokaktaydı. Sülalece mandalina toplamaya gittiğimiz gün benim elimde ertesi günkü sınavın kitabı vardı. İnsanların kahkahaları üzerine kafamı kaldırdığımda yengemin çaylıkların üzerine nasıl düştüğünü görmediğim için üzüldüm ama yeniden kafamı kitaba gömdüm. Amcaoğlum tavuk beslerdi, kümese girmekten korkardım. Tavan arasında kuluçkaya yatırırdı tavukları, orada onunla geçirdiğim gün öğrendiklerim hala aklımda... Ama ben okulda tavukların ne kadar zamanda yumurtladıklarına dair bir bilgiyi hiç görmedim. Resim öğretmenim resimden, müzik öğretmenim müzikten soğuttuğu için kendimi uzun zaman sanat düşmanı ilan ettim, hat dersi alırken aharlı kağıda karikatür çizdiğimi gören hocam, bu yeteneğimi doğru yerlerde kullanmam gerektiğini söyleyerek kızana kadar elimin hızlı kara kalem çalışmasına yatkın olduğunu bilemedim.

Annem bana "Sen dünyalık değilsin" derdi. Bunu mottom kabul ettim, mesela coğrafya ve fizik derslerini zorla öğrendim ama çalıştım yani, müfredattaki konuları ezberledim. Felsefe, edebiyat ve tarih sevdim, onlarla ilgilendim. Matematik ve kimya ilgimi çekerdi ama lisans alanım belli olduktan sonra artık onlarla ilgili okuma yapamadım. Asıl ilgim felsefe ve edebiyat üzerine yoğunlaştı, tarihte okul dışı okuma yapamadığım için uzun yıllar sonra eşimle tanıştığımda tarihin ne olduğunu öğrendim:
- Pasarofça Antlaşması?
- 1718.
- Karlofça?
- 1699
- Varna Savaşı?
- 1444
- II. Kosova?
- 1448.
- Eski mezartaşlarındaki gül şekilleri neyi sembolize eder?
- Höööö?! Sembol mü onlar, süs değil mi?

Evlilik ve çocuk karşıtlığı yaptım uzun zaman. Zira "çalışmayın, çalışmayın yarın öbür gün evlerinizde oturur çocuk kakası temizlersiniz" tehdidiyle büyümüştüm. Aklım başıma geldiğinde yaşım 28'di, açıkçası aşık olmasam evleneceğim de yoktu. Zorunlu eğitimin bütün engellerine rağmen hayat bir şekilde akıp gidiyor ve örneğin, aşık oluyor, evleniyor, çocuk yapıyorsunuz ya; şükrünü bilmek gerek bu halin. Aksi takdirde insan ilmi kitaplardan okuduğuyla sınırlı sanıyor... Oysa benim en iyi hocalarımın başında oğlum geliyor...

Son iki buçuk yıldır kör topal annelik yaparak yaşıyorum. Bu sürede sadece bir dönem derse gittim, ilk defa bu kadar rahat bir dönem geçirdim. Ders çıkışlarında bir an evvel oğluma kavuşmak için derste öğrendiklerimi ağırlık yapmasın, hızlı koşayım diye saldım gitti. Sadece saygı duyduğum bir hocamın derslerine özen gösterdim, çok şey öğrendim ve kendimi dersinde hiç kötü hissetmedim. Kendisi hayata dair derslerini babasından aldığını söylerdi. Okuldan almadığı çok belli olurdu.

Hocamdan öğrendiklerim dışında son 2.5 yıl boyunca öğrendiklerimin çoğunu oğlumdan yahut onun sayesinde öğrendim. Çocuk nedir, in midir, peri midir yoksa insan mıdır? Daha da ötesi insan nedir, kime denir? Çocukla nasıl ilişki kurulur, fevrilik nasıl terbiye edilir? Sağlık nedir, neden bu kadar önemlidir? Yetim kimdir, öksüz kimdir, aç kimdir, tok kimdir? Savaş nedir, barış nedir, dünya nedir, ölüm nedir? Anne nedir, baba nedir, imtihan nedir? Asıl sorumluluk nedir? Kreş nedir? Bakıcı nedir? Okul nedir? Okulsuzluk/Okulsuz eğitim nedir?

İşte bu yazı, bu son sorunun cevabını bulabilmek için uğraştığım son birkaç ayın ürünü... Düşündüğüm şeyler, edindiğim bilgiler bir sonraki yazıda...


4 Haziran 2015 Perşembe

Bir Mecrası Olmalı İnsanın...

Üç dört gün önce oğlanla bir yerde oturup çay içerken akademisyen bir dostum aradı. Konuşmamız gerek, kafam çok karışık, dedi. Nedir sorun, dedim. "Çalıştığım alanda kendimi bulamıyorum, okuduklarım bana temas etmiyor, bu alanı seçerken düşündüklerimin hepsi elimden kayıp gitti sanki, sadece teknik şeylerle uğraşıyormuşum gibi geliyor." Eyvallah, dedim, irdeleyelim. Uzun uzun konuştuk, başka alternatifleri gözden geçirdik, sonunda bir yere ulaşamadık, düşünelim deyu bıraktık. Bir iki gece sonra aynı konu üzerine üç saatlik bir sohbet daha yaptık, o sırada bir ışık yandı:

Dostum dedi ki, ben bu alanı kalbî anlamda, zihnî anlamda uğraşmaktan kaçtığım ne varsa onlardan kurtulmak için seçtim. Sorulardan kaçışın en iyi yolu seni teknik ayrıntılara boğacak ve aslında soru da sordurmayacak bir şeylerle ilgilenmekti, öyle yaptım. Ama geldiğim noktada burası beni boğuyor, ben sorularıma dönmek, onlara cevap aramak istiyorum. Okuduklarım bana temas etsin, derdimle ilgili olsun istiyorum.

Ve ben düşündüm, benim de sorularımdan kaçtığım daha doğrusu "cevapları şurada olabilir" deyu başka alanlara yöneldiğim zamanlar olmuştu. Neden, nasıl, nereye yöneldiğimi; sonrasında neden felsefeye geri döndüğümü biliyorum ve felsefe tanımımın neden giderek genişlediğini, neden metafizikle birleştikçe hayata indiğini, neden hayata indikçe metafiziğe daha kuvvetle bağlandığını...

Sonsuzlukla sonlu olan dünya arasındayız biz. İki farklı varoluş boyutu arasında gider geliriz. Sorularımız bu çakışmaya dairdir. Bazen bunlardan kaçmaya çalışır, bazen onlarla yüzleşmeye cesaret ederiz. Sorulardan kaçışın adı "iman", değildir. Zira iman sığınılacak bir liman değildir. Öyle olsaydı Hz. Peygamber bir ayetle yaşlanmazdı. İman havf ile reca arasıdır, iman sürekli imtihan halinde olduğunun bilincinde olmaktır, iman hayatının her anından sorumlu olduğunu bilmek demektir. Reca anında, şükür anında, dua anındaki teslimiyetin havf anında titreyişe dönüşmesidir. İnsan haldir zira, kalp dönüşen şeydir; onu istikamet üzere tutabilmenin adı imandır ve dünyadaki en zor eyleyiştir. Bu yüzden hayatın her anı sonsuzlukla, O'nunla bağlantılıdır; bu yüzden metafizik ve hayat içiçedir, birbirinden kopmaz, kopamaz. Bu yüzden felsefeyi yanlış bilinen bağlamından koparırım ama ben ondan kopamam. Bu yüzden felsefe de, din de hayatın içindedir, hayatın her anındadır. Bu yüzden sorularından kaçmak insanın hem yaşadığı mekana, dünyaya; hem sonsuzluğa ihanetidir. İnsan aramak için vardır.

Elbette soruların cevabı derin. Ha denince bulunacak cinsten değil; okumakla bulunacak cinsten hiç değil. Öyle olsaydı hepimiz Kur'an'ı okur okumaz dönüşüm geçirip bambaşka insanlar olurduk. Öyle olsaydı onca mihmandar uyarmazdı bizi Adem'den bu yana; onca farklı tarîk olmazdı bu yolculukta... Ama Allah bizi konuşmak ve dinlemek üzere yaratmıştır. Okumak dinlemektir, yazmak konuşmak... Susmaksa idrak etmek, anlaşmak. Hayatta var olmak konuşmaktır; hayatı okumak dinlemek. Günü gelince hikmete kapıyı açıp içeri buyur etmek için konuşup dinleyerek içeriyi temizlemek gerek...

Bu yüzden bir mecrası olmalı insanın, varolduğu ve aktığı... Bir mecrası olmalı insanın anlattığı ve dinlediği... Bir mecrası olmalı insanın anlaşıldığı, muhatap bulduğu... Bir mecrası olmalı dinlediği ve anladığı... Bir mecrası olmalı okuduğu ve yazdığı... Bir mecrası olmalı kendine dokunan ve kendisinin de başkalarına dokunduğu... Bu yüzden İslam bir cemaat dini; bu yüzden onlarca tarikat var tarih boyunca... Bu yüzden derdimizle hemhal dostlara meylederiz; bu yüzden yaşadığımız hayat (seçtiğimiz çalışma alanından annelik tercihlerimize kadar her şey) bizi beslesin isteriz, bizi içine çeksin, bize bizi anlatsın isteriz yahut zaten öyle olana doğru yol alırız.  Böyle idrak eder, böyle varolur, böyle dönüşür ve böyle "insan" oluruz...