Zannederim başörtüsü yasağının tahrikiyle "kamusal alanda var olma" olgusunu kutsallaştırdığımızdan beri kendi kişisel yolculuğumuzu çok sorgulamıyoruz. Yasağı bizzat yaşamış olan bizler şartlı sorgulamalar yaptık. Kamusal alanda var olmak demek bizim için eğitim hayatımızı tamamlayıp mesleğimizi rahatlıkla icra edebilmekti. Bu olgu kültürel kodlarımızdaki başka değişikliklerle birleşince hayatlarımızda ve bakış açımızda geçmiştekilere nazaran ciddi farklılıklar yarattı. Yine de bizler için kamusal alanda var olma meselesi, dünyevî ve maddî bir talep olmanın ötesinde biraz entelektüel, biraz ilmî ve kendi yolculuğumuza yönelik bir anlam taşıyordu. Eğitim hayatımızı istediğimiz gibi sürdürmek istemekteki amacımız ilmî olabilirdi pekala yahut maddî özgürlük talebimizin arkasında yatan sebep geleneklerin bize dayattığı standartlarla uğraşmak istemememizdi. Hatta bu sonuncusu sadece "dindar" kızlar için geçerli değildi, bizim kuşağın büyük kısmı için yüksek öğrenim, sanıyorum anneannelerimizin bizlere biçtiği rollere karşı bir tepki, kendi hayatlarımızı kontrol altına almak için attığımız bir adım anlamına geliyordu.
Biz büyüyüp ortamın da değişmesiyle birlikte hayallerimize kavuşurken, kutsalımız onu ortaya çıkaran sorunla hiç karşılaşmamış bir neslin elinde daha geniş, hayatın her alanını kuşatan bir talep haline geldi. Bizim sosyal hayattan beklediğimiz en fazla önyargısız muamele görmek yahut rahatsız edici bakışlar olmadan konsere, tiyatroya gidebilmekti mesela. Lakin sonraki neslin talepleri çok daha büyük ve iddialı oldu. Modayla ilgiliydiler mesela, bu konuda söz sahibi olmak istiyorlardı. Üstelik gelenekten aldıkları değerleri kamusal alana açılacak şekilde değerlendirmek istiyorlar, ev hanımlığını bir dekorasyon faaliyetine dönüştürmeye çalışıyorlardı. Evet, onlar başörtüsü sorunuyla karşılaşmamışlardı belki ama başka türlü bir baskıya karşı başka türlü bir kamusal alanda var olma mücadelesi veriyorlardı.
Tanıştığım bu iki hanımın altından kalkamadıklarını düşündükleri hayat tarzının özeti şu: sabah kalkıp son derece şık giyinerek iş yerlerine gitmek, akşamüstü işten ayrıldıklarında arkadaşlarıyla bir yerlerde takılıp sohbet (entelektüel ya da değil) etmek yahut eşleriyle birlikte davetlere icabet etmek, evlerinin son derece şık dekorasyonu ve anne evi titizliğiyle ışıl ışıl parlaması ve bütün ev işlerinin zamanında ve tam olarak yerine getirilmesi ( hanımlardan biri bunun için asla yardımcı almak istemediğini, her şeyi kendi eliyle yapmak istediğini söyledi), akademik kariyerlerine ve diğer sosyal faaliyetlere devam ederken kayınvalidesiyle son derece iyi geçinen bir gelin olmak... Bütün bunlar yazarken bile beni yoruyor zira bizim neslin, en azından benim çevremin mükemmeliyetçilik anlayışı "kendi yağımızla kavrulmak"tan ibaretti.
Bununla beraber evlilik bizim nesilde de elbette bir sendeleme sebebidir. Özellikle benim gibi yemek yapmayı bile bilmeden evlenenler için bocalama, akademik yahut meslekî kariyer ile ev düzeni arasındaki çetrefilli gidiş gelişlerden yorulma, anneliğin ardından uzun dönem ne yapacağını şaşırma, dengeyi kurana kadar kendi içinde ve dışında pek çok şeyle mücadele etmelerin başlangıcını oluşturur. Şimdi kimimiz çocukla biraz yavaşlayıp anneliğe özen gösteriyoruz, kimimiz önceden keşfedemediğimiz yemek yapma, terzilik gibi yeteneklerimize yöneliyoruz, kimimiz de akademik yahut mesleki yolculuğumuza devam ediyoruz. Bunları yaparken elbette evimize özen gösteriyor, sosyal ilişkilerimize devam etme çabasına giriyor, ailevi ilişkilerimize dikkat ediyor, davetlere icabet edip kılık kıyafetimize özen gösteriyoruz. Ama zannediyorum yeni nesil kadar yormuyoruz bunlar için kendimizi, yeni nesil kadar varoluşsal problem haline getirmiyoruz, bir denge kurmak oluyor son raddede emelimiz, bu dengeden sonra kendi içsel yolculuğumuza dönmeyi düşlüyoruz. Çünkü hayat bize en önemlisinin bu yolculuk olduğunu öğretti sanıyorum, bir insan, bir kadın, bir eş ve bir anne olarak üzerimize aldığımız sorumlulukların bizi büyüten, bizi olgunlaştıran, bizim içimizdeki "öteki"leri dışarı çıkaran yahut dışarı çıkmaması gerekenleri içimizden söküp atmamızı sağlayan nimetler olduğunun farkındayız. Aksi takdirde hepsi birer yük oluyor doğrusu, giderek ağırlaşan ve hayatı yaşanmaz hale getiren...
(Devam edecek)
Bununla beraber evlilik bizim nesilde de elbette bir sendeleme sebebidir. Özellikle benim gibi yemek yapmayı bile bilmeden evlenenler için bocalama, akademik yahut meslekî kariyer ile ev düzeni arasındaki çetrefilli gidiş gelişlerden yorulma, anneliğin ardından uzun dönem ne yapacağını şaşırma, dengeyi kurana kadar kendi içinde ve dışında pek çok şeyle mücadele etmelerin başlangıcını oluşturur. Şimdi kimimiz çocukla biraz yavaşlayıp anneliğe özen gösteriyoruz, kimimiz önceden keşfedemediğimiz yemek yapma, terzilik gibi yeteneklerimize yöneliyoruz, kimimiz de akademik yahut mesleki yolculuğumuza devam ediyoruz. Bunları yaparken elbette evimize özen gösteriyor, sosyal ilişkilerimize devam etme çabasına giriyor, ailevi ilişkilerimize dikkat ediyor, davetlere icabet edip kılık kıyafetimize özen gösteriyoruz. Ama zannediyorum yeni nesil kadar yormuyoruz bunlar için kendimizi, yeni nesil kadar varoluşsal problem haline getirmiyoruz, bir denge kurmak oluyor son raddede emelimiz, bu dengeden sonra kendi içsel yolculuğumuza dönmeyi düşlüyoruz. Çünkü hayat bize en önemlisinin bu yolculuk olduğunu öğretti sanıyorum, bir insan, bir kadın, bir eş ve bir anne olarak üzerimize aldığımız sorumlulukların bizi büyüten, bizi olgunlaştıran, bizim içimizdeki "öteki"leri dışarı çıkaran yahut dışarı çıkmaması gerekenleri içimizden söküp atmamızı sağlayan nimetler olduğunun farkındayız. Aksi takdirde hepsi birer yük oluyor doğrusu, giderek ağırlaşan ve hayatı yaşanmaz hale getiren...
(Devam edecek)
aslına bakarsanız,28 şubat sürecinin,tabiri caizse,"deep impact"idir bu anlattıklarınız.. kendi kimlikleriyle vâroluş sürecini, islam üzerinden değil de modernizm üzerinden okuyan müslüman hanım kızlarımızın (ki bu hanım kızlarımız bana sorarsanız 28 şubat sürecinin asıl mağdurlarıdır,islami kimliklerini erozyona uğratarak!) depresif hallerine yerinde bir mim'dir.. anlayana işaret fişeğidir.. elleriniz dert görmesin..devamını da bekliyorum.
YanıtlaSilOsman Konuk - Kır Düğünü
YanıtlaSil80’lerin slow şarkılarıdır sebep biraz da
İnsanları sömürgecilerine benzeten
Keten takımlar, tango, fiyonklu masa örtüleri
Dersu uzala’dan dersler çıkarmak
Gelin bilkent’te iç mimari, baba koç’ta genel köle
Her gramı çok değerli elliiki kilo anne
Zaten amaç elliiki yıl sonra
Hiç bakılmayacak fotoğraflarda en iyi yeri kapmak
Bir Kutlu hikayesine giremeyecek tipler işte
Damat her şeyi kaydediyor
El kamerasıyla gerdeğe girmek deyimini bilmiyor çünkü
Oluyor böyle şeyler salaklık endüstrisinde
Dilekler tekrarlanır, müzik tekrarlanır
Belki yakışırdı beyaz bu kadar tekrarlanmasa
O kötü gülümsemeye verilmez bu kadar para
Gelin habersiz; bu düğün daha önce de yapıldı
Yeminli örnek deyimini bilmiyor çünkü
Benimle tekrar edin!
İlk beş sene çocuk istemeyecekler
İkinci beş yıl nasıl geçti anlamadan
Üçüncü beş sene de çocuk onları istemez
Bir sürü albüm, bir sürü diyet kupürü, bir sürü…
Ankastre mutfağında aval aval bakınarak
Bu bakınma daha önce de yapıldı
Gelinliği faize sevim’den annesi şahit
Oysa her şey çok özel olacaktı geline göre
Her şey çok genel oldu sonucu niye
Bağlamı farklı ama eren’le konuştuyduk
Arjantin’e aşık olur, almanya’yla evleniriz