- Boşveriniz efendimiz, sana teyze demesinler de...
Dün, bir ay içinde taşınmak zorunda olduğumuzu iyice idrak ettiğimiz anlar yaşayınca, evden bir anda soğuyup kendimizi İstiklal'e attık. Çocukla İstiklal'de ne yapılabileceğini bilmediğimizden eski alışkanlıkları devam ettirip Hazzopulo Pasajı'nda iğrenç çaylar içtikten sonra çocuk bizimkinin omzundayken ne kadar kitap karıştırılırsa o kadara niyet ederek Sahhaflar Çarşısı'na yollandık. Bir o tarafa, bir bu tarafa göz gezdirirken karşımıza Hayat Dergisi'nin 5-6 sayısı çıktı. Biz derginin "Hayata, daima hayata... Dünyaya daha çok hayat katalım" sloganını tartışırken sahhaf abimiz yanımıza yaklaşarak bilmiş bir edayla elimizde tuttuğumuz 1927 tarihli Osmanlıca bu derginin magazin dergisi olduğunu iddia etti. Ben kafası mı karıştı acaba, ne diyor bu adam, diye düşünmeme rağmen, bizde 50'lerde bile çıkan gazetelerin köşe yazılarının bugüne kıyasla nasıl bir entelektüel derinliği olduğunu bildiğimden üstelemedim. Belki canı öyle sınıflandırmak istemiştir diye düşündüm. Zaten o sırada bizimki "Mimar Kemal de Öldü" başlığını gördüğü sayıya talip oldu, pazarlık başladı. (Eve döndükten sonra ufak bir araştırma yapınca anladım ki bu ülkede tüm orta sınıfın evine bir şekilde girip çıkmış bir Hayat Mecmuası fenomeni varmış ve evet, magazin olarak nitelenebilirmiş. Sahhaf abimizin yaşı bu fenomen dergiye yetişmeye müsait olmasına rağmen acaba iki dergiyi karıştırmış olması mümkün mü? Ne ezberci sahhaflarımız var arkadaş!)
Eve döndüğümüzde nereden başladığını hatırlamadığım bir sohbetin ortasında Tanzimat sonrası Türk aydınının metafizikle ilişkisi üzerine konuştuk. Oradaki iddiam, sosyal, siyasi ve iktisadi olarak sancılar çekmekte olan bir ülkenin aydınlarının daha ziyade bu konular üzerine yoğunlaşması, zaten sağlam bir metafizik arka plana dayandıkları için bunun üzerine derinlemesine düşünmeye gerek görmemesi, en azından acil olduğunu düşünmemesi olmuştu. Zira Abdullah Cevdet, Beşir Fuad gibi pozitivizmden fazlasıyla etkilenen bazı isimler bulunmakla beraber dönemin geleneksel köklerine bağlı isimlerinin arasında metafizik olarak kafası karışık insana pek rastlamıyoruz. Metafizik denince akla din gelecekse eğer, dönemin ideolojik cereyanlarının dinin metafizik arka planının değil, dünyevî hayata yansımalarının, sosyal ve iktisadî hayatımızdaki etkilerinin sorgulayıcı ya da savunmacı üslupla ele alındığını görüyoruz. Öte yandan medrese geleneğinden beslenmiş, Batı felsefesiyle muhatap olmuş onlarca aydından bir tane derinlikli metafizik metni çıkmamış. Metafiziği "felsefe" olarak ele alacaksak eğer, o zaman da Cumhuriyet'le birlikte güçlenen bir pozitivist bakışla felsefeyi reddetme veya sınırlama ihtiyacını yahut da bu çabaya verilen romantik cevapları görmekteyiz dönemin aydınında. Ancak hem pozitivizm, hem de cevapları Batı'daki kaynaklarının aksine derinliksiz ve vizyondan yoksun...
(Sonuçta akademik makale yazmıyordum, ilmî bir iddiam da yok, aklıma geleni söyleyiveriyorum. Hali hazırda bu yazıda da aynı üslubu kullanmaktayım.)
***
Sohbet böylece havada kaldıktan sonra ben dergiyi incelemeye koyuldum. Mehmet İzzet imzasını taşıyan "Felsefeye Merak Neden?" yazısını görünce, elbette ondan başladım. Ama daha ilk satırlarda bu yazıyı bir yerden hatırladığımı farkettim. Kısa bir hafıza yoklamasının ardından Recep Alpyağıl'ın hazırladığı Türkiye'de Bir Felsefe Gelen-ek-i Kurmaya Çalışmak adlı derlemenin birinci cildini açtım ve açtığım gibi de yazıyı buldum. Hoca, başka bir derlemeden aldığı yazıya Hayat Dergisi dipnotunu da eklemiş. (Yalnız elimdeki sayıyla hocanın dipnotta verdiği bilgiler uyuşmuyor, bendeki dergi 1927 tarihli 2. cilt/34. sayı... Dipnotta 3. cilt 55. sayı görünüyor)
Bu yazıyı ilk ne zaman okuduğumu hatırladım sonra. Fakültede bir derse girecektim, konu Türkiye'de Felsefe idi. Hocamın bana dersi anlatmam için verdiği slayta bir takım metinler ekleyerek dersi zenginleştirmek istemiş; bu kitaptan bir kaç yazının dikkat çekici taraflarını almıştım. Zannederim anlatacağım isimler arasında Mehmet İzzet de vardı ve onun felsefenin meşruiyetini kanıtlamaya çalıştığı bu yazıya biraz şaşırmış, birkaç cümlelik bir alıntı yaparak derste bu bakış açısını sorgulamıştım. Bu yazı, tam da sohbet esnasında var olduğunu iddia ettiğim romantik cevaplara örnekti:
"Her yerde mümessili bulunan ve memleketimizde de taraftarı eksik olmayan bir sınıf mütefekkir, potizif düşünenler (...) onlar felsefeyi müzelere göndermek isterler. Felsefe meraklısına asar-ı atika meraklısı nazariyle bakarlar. Liselerde felsefe tedrisatını felsefe tarihinden ibaret görmek arzusundadırlar. Bu hükmün şu iddiaya istinat eylediği malumdur: beşeriyetin tefekküratı tarihinde felsefi fikirler artık aşılmış olan bir merhaleyi teşkil eder. Bugün felsefe yerine ilim kaim olmuştur. Söz onundur. İlmin halletmekten aciz olduğu meselelere gelince, felsefe bunlar karşısında büsbütün biçaredir. İlmin zemini sağlamdır. Filozof onun fevkine yükselerek uçmaya çalışıyor. (...) [ Oysa] pozitivist mütefekkir de bir manada felsefenin lüzumuna kâni. İstiyor ki ihtisaslı ilimler arasında vahdet vücuda getiren, kainata ait kanunları mümkün mertebe vahdete ircaa çalışan bir şube-i tefekkür olsun. Eskiden dinin insanlara temin eylediği hizmet: Bütün alemi nazari bakıştan kavrayabilmek imkanını felsefeden bekliyor. (...) Lakin filozofun tesisine çalıştığı birlik sade ilmi, zihni, nazari değildir. İnsan bir de kalbe malik. Sade düşünmüyor, irade de ediyor. O halde düşüncede vahdet tesisi kafi değildir. Düşünce ile irade arasında da ahenk bulunmalı: Fikirler mefkureleri tekzib etmemeli"
Mehmet İzzet'in burada ifade ettiği fikirlerin derinlikli bir sistem olarak olgunlaşmış hali Batı'da pozitivizmin güç kaybetmesine sebep olacaktır. Doğrulama ilkesine getirilen eleştirilerle ağır darbe alan pozitivizm, insanın farklı yönlerini ele alan fenomenoloji, varoluşçuluk gibi bir takım akımların saldırılarına uğrayarak yavaş yavaş güç kaybeder ve bir kenara çekilmek zorunda kalır. Ama Mehmet İzzet'in böyle bir vizyonu yoktur, o felsefeyi müdafaaya çalışmakta, hatta yazıyı başından okuyacak olursak kendisinin felsefeye olan merakını açıklamaya çalışmaktadır.
O günden bugüne pek bir şey değişmemiş gibi görünüyor. Yıllardır felsefe dersleri alıyorum: bırak felsefe yapacak adamı, felsefenin ne olduğuna vakıf hoca sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Hala felsefeye pozitivist kafayla bakanlar, oryantalist fikirlerden kurtulamadığı için kompleks yapanlar, varoluşçuluk gibi sistem karşıtı bir akımı bile sistematize etmeye çalışan, akılları Sartre Fransa'sında yaşayan bohem tipler, mantık abideleri, bildiğini sorgulamayı bırak bilmediğini öğrenmeye üşendiği için içten içe felsefeyi küçümseyen "felsefeci"ler... Aslında çoğu lise düzeyinde felsefe tarihçileri...Burada ciddi bir problem var... Köklü bir problem... Ama çözüm "a-ha işte burada" denilebilecek bir yerde değil. Yedi kat yerin dibinden alınması gereken medeniyet iksirini, yedi kat göğün üstünden alınacak sonsuzluk kadehiyle içmiş bir adam lazım bize... Belki de bir mucize...
"Her yerde mümessili bulunan ve memleketimizde de taraftarı eksik olmayan bir sınıf mütefekkir, potizif düşünenler (...) onlar felsefeyi müzelere göndermek isterler. Felsefe meraklısına asar-ı atika meraklısı nazariyle bakarlar. Liselerde felsefe tedrisatını felsefe tarihinden ibaret görmek arzusundadırlar. Bu hükmün şu iddiaya istinat eylediği malumdur: beşeriyetin tefekküratı tarihinde felsefi fikirler artık aşılmış olan bir merhaleyi teşkil eder. Bugün felsefe yerine ilim kaim olmuştur. Söz onundur. İlmin halletmekten aciz olduğu meselelere gelince, felsefe bunlar karşısında büsbütün biçaredir. İlmin zemini sağlamdır. Filozof onun fevkine yükselerek uçmaya çalışıyor. (...) [ Oysa] pozitivist mütefekkir de bir manada felsefenin lüzumuna kâni. İstiyor ki ihtisaslı ilimler arasında vahdet vücuda getiren, kainata ait kanunları mümkün mertebe vahdete ircaa çalışan bir şube-i tefekkür olsun. Eskiden dinin insanlara temin eylediği hizmet: Bütün alemi nazari bakıştan kavrayabilmek imkanını felsefeden bekliyor. (...) Lakin filozofun tesisine çalıştığı birlik sade ilmi, zihni, nazari değildir. İnsan bir de kalbe malik. Sade düşünmüyor, irade de ediyor. O halde düşüncede vahdet tesisi kafi değildir. Düşünce ile irade arasında da ahenk bulunmalı: Fikirler mefkureleri tekzib etmemeli"
Mehmet İzzet'in burada ifade ettiği fikirlerin derinlikli bir sistem olarak olgunlaşmış hali Batı'da pozitivizmin güç kaybetmesine sebep olacaktır. Doğrulama ilkesine getirilen eleştirilerle ağır darbe alan pozitivizm, insanın farklı yönlerini ele alan fenomenoloji, varoluşçuluk gibi bir takım akımların saldırılarına uğrayarak yavaş yavaş güç kaybeder ve bir kenara çekilmek zorunda kalır. Ama Mehmet İzzet'in böyle bir vizyonu yoktur, o felsefeyi müdafaaya çalışmakta, hatta yazıyı başından okuyacak olursak kendisinin felsefeye olan merakını açıklamaya çalışmaktadır.
O günden bugüne pek bir şey değişmemiş gibi görünüyor. Yıllardır felsefe dersleri alıyorum: bırak felsefe yapacak adamı, felsefenin ne olduğuna vakıf hoca sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Hala felsefeye pozitivist kafayla bakanlar, oryantalist fikirlerden kurtulamadığı için kompleks yapanlar, varoluşçuluk gibi sistem karşıtı bir akımı bile sistematize etmeye çalışan, akılları Sartre Fransa'sında yaşayan bohem tipler, mantık abideleri, bildiğini sorgulamayı bırak bilmediğini öğrenmeye üşendiği için içten içe felsefeyi küçümseyen "felsefeci"ler... Aslında çoğu lise düzeyinde felsefe tarihçileri...Burada ciddi bir problem var... Köklü bir problem... Ama çözüm "a-ha işte burada" denilebilecek bir yerde değil. Yedi kat yerin dibinden alınması gereken medeniyet iksirini, yedi kat göğün üstünden alınacak sonsuzluk kadehiyle içmiş bir adam lazım bize... Belki de bir mucize...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder