1 Şubat 2015 Pazar

Bir Delinin Hatıra Defteri Yahut Makber...

-Bir gün Makber'i okudum ve hayatım değişti Olric.
-Biliyorum efendimiz, o günden beri sürekli Hâmid der durursunuz...

Abdülhak Hamid Tarhan'ın Makber şiirini büyük çoğunluk bir şarkının sözleri olarak bilir. Oysa şarkının şiirle tek alakası, sözlerini yine Hâmid'in yazmış olmasıdır. Şarkının sözleri Hamid'in bir tiyatro oyunundan alıntıdır, şiirle bir alakası yoktur. Şanslı bir azınlık Makber'in tam 295 bentten oluşan bir destan olduğunu bilir ancak tamamını okumaya cesaret ve tahammül gösteremez.  Ama ben bir gün o 295 bentin her birini tek tek okumak zorunda kaldım ve bir daha eski ben olamadım.


Hakkındaki karışıklığa rağmen çoğu insan Hamid'in Makber'i 26 yaşında veremden vefat eden karısı Fatma Hanım için yazdığını bilir. (Aslında o şarkının sözlerinin Fatma Hanım için yazıldığı zannedilir.)  Hâmid, karısının ölümünün ardından bir haftada yazdığı bu şiirde,


Eyvah, ne yer ne yâr kaldı


Gönlüm dolu âh u zâr kaldı


Şimdi buradaydı gitti elden


Gitti ebede, gelip ezelden.


diye başlayarak uzun uzun Fatma Hanım'a olan aşkından ve özleminden bahseder. Felsefeci ve edebiyatçılara sorsanız Makber'i özel kılanın Tanrı'yı, hayatı, ölümü sorgulayan felsefî sorular sorması yahut aşkın, hasretin, ölüm acısının en vurucu şekilde ifade edilmesi olduğunu söyleyeceklerdir.  Makber'in özellikle sonlarına doğru kendini gösteren özensiz "deli saçmaları" ise şiirin değerini düşüren unsurlar olarak görülür. Ama bana soracak olursanız Makber'i Makber yapan bunların hiçbiri değildir. Makber'i Makber yapan bunların hepsinin aynı samimiyetle bir tek şairin kaleminden çıkmasıdır.


 Evet, bu şiiri okurken bir delinin hatıra defterini okuduğunuzu sanabilirsiniz. Yahut anlamakta zorlandığınız bir felsefe kitabını... Meselenin özü şudur: Hâmid karısına duyduğu özlemi anlatarak başlar. Hastalık halinin ve sonrasında ölümün kendisini ne kadar etkilediğini anlatır. Tanrı'ya bu acıyı dindirmesi için yalvarır, hayat ve ölümle ilgili sorular sormaya başlar. Sonra aniden Fatma Hanım'ın nasıl bir kadın olduğunu anlatmaya başlar, yarıda kesip onunla konuşmaya başlar. Acısını yaşarken dibe vurur, tekrar ayağa kalkar, ölmek ister, yok yok, az sonra yaşamak ister, sorularına cevap ister, Tanrı'dan merhamet ister, beş dakika sonra kafa tutar, hesap sorar, ama pişman olur yine Tanrı'dan önünü aydınlatacak bir ışık, hayatına devam edecek bir yol ister. Samimiyetle O'na teslim olmasının ardından bir delilik anında ironik mesajlar verir, ince sitemler eder; yine pişman olur...   Aklınız sizi yanıltmaya başlar, okuduğunuzun gerçekten o manaya gelip gelmediğini sorgulamaya başlarsınız, duygular da karışır işin içine, kah gözleriniz dolar, kah kahkaha atarsınız. Bentin başında "Evet," dersiniz "işte şairane bir şey geliyor", bentin sonunda " Bu şimdi ne ki?" diye şaşırsınız. Bentin başında kendinizi gülmeye hazır hissedersiniz, bentin sonunda " Vay be" diye gözleriniz dört açılır. Şairliğini sadece özlem ve acıyı dile getirirken konuşturmaz Hamid, soruları bile şiirsel gelir. Ama bir bakmışsınız ki bir tek mısra için beş mısra saçmalık gelir. Şiirin içinden çıkıp dışarıdan ona bakabildiğiniz ender anlarda Hâmid'i şöyle evire çevire dövesiniz gelir.


Makber'i okuduğum ve üzerine makale yazdığım günden beri, şairle birlikte yaşanılan bu duygu yoğunluğu ve dengesiz ruh halini tekrar tekrar yaşamak için belirsiz aralıklarla ona dönerim. Bazen en alakasız şey bana onu hatırlatır, yine gidip birkaç mısra okurum. "Hadi bu gece Makber gecesi yapalım" dediğim bile vakidir. Bu gece de bambaşka bir yazı planlıyorken bu çıktı kalemimden. İşte size birkaç hediye: 


Şairliğini konuşturduğu mısralar:


Ey yâr-ı vefâ-şiâr, bekle


Çok dem edemez güzâr, bekle


Beklersen eğer beni ne devlet


Sen bitmez isen biter bu hasret


Bitsin gâm-ı rûzigâr, bekle


Bir gün ederim firâr, bekle


Ben bekliyorum o vakti her an


Her an bana der mezar: "bekle"...


***

Manasını iyice düşünün de dehşete düşün: 


Dilden geliyor bu ah u feryat

Bir hikmete lazım etmek isnad

Cûş etmede vahdet-i Hüda'dan

Menba' ki değil habîr mâ'dan...

***
Aklının başına geldiği ender mısralar: 

Etmeklik için Hüdâ'yı iz’ân


İnsan ne demek, bilir mi insan?


Mümkün mü o Kibriyâ-yı Mutlak


Mahkûm-ı hayâl-i âdem olmak



Ne akıl bilir onu, ne vicdan

Tahdid çıkar, ne dense noksan

Biz hükmedelim, ne zu'mdur bu

Hiç mahkemeye gelir mi Yezdan?

***
Eh, dâhi-i a'zam diye boşuna dememişler: 

Bu sıfır nedir hesab içinde

Erkam ona inkılab içinde

Bir hîçî-i zî vücud yahud

Bir kabrdir ızdırab içinde...

***
Tam ortada güleceksin, bak: 

Ölmek ona hiç yakışmıyor hiç,

Gönlüm bu söze alışmıyor hiç

Haksız görünüşlü bir hakikat

Müthiş, bu cinayet-i tabiat...

Aklım bu işe çalışmıyor hiç

Allah'sa bana karışmıyor hiç

Sabretmek imiş bu derde çare

Çarem de benim savuşmuyor hiç...

***
O son mısrayı olur olmaz yerde kullanırken öncesini de hatırla: 

Ya Rab bu gece yılan mı yuttum?

Şeytan mı yedim, peri mi tuttum?

Zihnimdeki fikri belledim: yâr.

Karşımdaki zılli anladım: var.

Yazdıkça mürekkebi kuruttum.

Her bir sözü kendime okuttum.

Allah'a benim gözümde burhan

Bir şey diyecektim ah, unuttum....

***

Ve Makber de, bu yazı da şöyle biter: 


Artık keseyim yeter figânı

Ervâha dokunmasın ziyânı

Bu âh ki candan eyliyor cûş

Artık onu kendim eyleyim gûş...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder