Hayatım boyunca çok şikayet eden bir insan oldum. Çocuğu büyütürken sıklıkla dillendirdiğim "Anne, bu çocuğu ben hiç mutlu edemiyorum" şikayetine annem kıs kıs gülüyor; "Anası neyse oğlu da o olur, senin kadar mutsuz bir çocuk büyütmemiştim ben" diye cevap veriyordu. Dışarıdan bakıldığında öyle göründüğümü inkar edecek değilim, büyük ihtimalle bizim oğlan bana anneme çektirdiklerimin karşılığı olarak verilmiş bir imtihandır. Zira her türlü durumda, her türlü şeyden şikayet edebilme potansiyeline sahibim, biliyorum.
Çok şikayet ediyor olmanın bir çok zararı var... Bunların başında elbette insanların seni "hiçbir şeyden memnun olmaz", "mutlu olmak için sebep bulamaz" biri olarak tanıması geliyor... Ancak bu benim için çok önemli bir şey değil. Zira her zaman, iç dünyamın sınırları boyunca uzanan kalın duvarlarım olmuştur benim. Bazılarını kendim ördüm. Bazıları ise hakikaten karakter meselesidir ve ilginçtir birbiriyle tezat oluşturabilir. Örneğin, başşikayetçilik kadrolu bir iş olsa bu mevkiye liyakatimden kimsenin şüphesi olmayacak olmasına rağmen, lise yıllarımda aynanın karşısına geçip soğuk ve cool görünme antrenmanları yaptığımı bilirim. Zira evden dünyanın en mutsuz insanı olarak çıksam bile insanlar arasına karıştığımda, hele de rahat bir ortamdaysam, üzerime bir tür şebeklik hali çöker; gevezeliğin ve maskaralığın zirvesinde dolaşırdım. Bahsettiğim antrenmanlar da bu saçma halden çok rahatsız olmamdan kaynaklanıyordu. Elbette işe yaramadılar, liseden öylece mezun oldum ama yıllar sonra bir arkadaşımın "Uzun bir süre senin aptalın teki olduğunu sandım" itirafından anladım ki şebeklik konusu gerçekten üzerinde çalışılması gerekecek kadar ileri düzeydeymiş...
Bununla birlikte şikayetçiliği meslek edinmenin asıl zararı kendini şikayetlerine kaptırıp gitmektir. İnsan çok acayip bir varlık; kendindeki bir özelliğin, huyun arızî olup olmadığını bile anlayamayabiliyor. Şikayetleri dillendirmek, dillendirdiğiniz andaki öfke, kırgınlık, kızgınlık, hayal kırıklığı vs. gibi olumsuz duyguların fotoğrafını çekmek gibi bir şey. O an geçtiğinde, hayatınıza devam ederken o fotoğrafı yanınızda taşıyor ve bir şey yapmak istediğinizde yahut bir ümide kapılıp gitmek istediğinizde fotoğrafa bakıp bakıp vazgeçiyorsunuz. Yahut mutsuz olmak için sebep yaratmış oluyorsunuz kendinize. Özellikle ilk gençlik yıllarının enerjisi bitip de az çok yetişkine döndüğünüzde bu şikayetler her sabah mutsuz uyandığınız hissi uyandırıyor. Sanki bu hal aslîymiş de, gün içindeki ufak tefek anlarda yaşanan olumlu haller arızîymiş gibi...
Oysa bugünlerde farkediyorum ki arızî olan şey, yıllar önce dış görüntüme yansıması için çaba sarfettiğim, sonraki yıllarda da şikayetlerim sayesinde bu yansıtmayı başardığım mutsuzluk haliymiş. İşimin gücümün olmadığı günlerde yataktan kalkıp kanepeye uzanma, oradan kalkıp öbür kanepede zaman öldürme ritüellerimin sebebi, içimden geldiğine inandığım kronik depresyon değilmiş meğer. Lisede rutinim olan, sonraki yıllarda da arkadaş ortamlarında hortlayan şebekliğim; şikayetlerimin çoğunu karikatürize ederek anlatmam; en ciddi akademik metinde bile nereden çıktığı belli olmayan ciddiyetsizlik (akademik makalede metin ortasına biip biip yazıp buna dipnot bilgisi olarak "road runner" eklemiş adamım) farketmeden içimde barındırdığım bir halin göstergesiymiş... İçimdeki RİTMmiş aslî olan, ben farkında değilmişim...
Evet, büyük mutsuzluk/depresyon dönemlerim dahil olmak üzere çocukluğumdan bu yana kendi içimde bir ritmim varmış benim. Zira dünya başıma yıkılmış gibi konuşsam da ve aslında o an itibariyle gerçekten dünya başıma yıkılmış da olsa bir şekilde kendi içimdeki ritme sığınır, bir müddet onu dinler sonra kaldığım yerden devam ederim. Bazen bu ritm çok hızlanır, yetişmekte güçlük çekerim. Konuşurken düşündüklerini yakalayamamak gibi bir şey; düşünceler hızla kafandan geçer; sen yetiştirip de cümleye dökemezsin. Bazen de çok düşer ritm, Ege zeybeği oynar gibi bir halde yaşamayı oldukça yavaşlatırım. Ama her ikisinde de kendi içimde yaşamaya devam ederim ben, hayat durmaz, ritm susmaz. (aklıma Dr. Who'nun deli karakteri Master geldi, o da kafasındaki davulları susturmaya çalışıyordu, değil mi?) Bu yüzden sevgilisi kendisini yanlış anlamış eski Türk filmi jönü gibi evden çıksam bile, insanlar arasına karıştığımda kendime gelirim. Bu yüzden son derece mutsuz olduğumu düşünüp yalnız kalmak istediğim günlerde misafir geleceği haberini duyunca darlanır, dertlenir; misafir gelince de en çok konuşan ben olurum. Bu yüzden hiçbir işimin olmadığı günlerde bir iki saat şapşallaşır; iki saat sonunda dayanamayıp bir şeyle uğraşmaya başlarım...
Yok, dur bir dakika, hayatım boyunca dedim, bu son cümle kesinlikle hayatımın özeti olamaz. Hiçbir şey yapmadan izlemekten hiç de keyif almadığım bir dizinin bütün sezonlarını izleyerek geçirdiğim pek çok gün olmuştur. Yahut boş boş bilgisayarda takıldığım. Daha eskiden TV başından kalkmadığım... Ne oldu, iddiam mı çöktü yoksa?
Doğrusunu isterseniz çökmedi. Konuyu bana bu ritmi farkettiren şeye getireceğim sadece... Lakin önce konuyla alakalı bir tecrübemi anlatmak isterim:
Ergenlik çağımı alternatif rock dinleyerek geçirdim. Sonrasında biraz dinginleşip sakin müzikler dinlemeye başladıysam da üniversite biterken Türk Musikisine dair tek bildiğim Münir Nurettin'den dinlediğim birkaç şarkı ile Melihat Gülses albümleriydi. Bizim herifle tanıştığımda önce o benim havama uydu, sonra beni müzik konusunda "hale yola sokmak" gerektiğini düşünerek ardarda Mevlevi ayin-i şerifleri dinletmeye başladı. İlk gönderdiği de Ferahfeza Ayin-i Şerifi idi. Dinlemeye başladıktan kısa bir süre sonra hile yapmaya başladım. Ona söylemiyordum ama ayin-i şerifin üçüncü selamının son bölümünden (Ayin-i şerifler bölümlerden oluşur, sakin ve temposuz başlarlar; üçüncü selam zirvedir; dördüncü selamdan sonra yeniden tempo düşer) başka bir yerini dinleyemiyordum. Sürekli ayinin artık coştuğu, zirve halini aldığı o son bölüme sarıyordum. Serde Karadenizlilik var ya, o sakinliğe, o yavaşlığa katlanamıyordum.
Ergenlik çağımı alternatif rock dinleyerek geçirdim. Sonrasında biraz dinginleşip sakin müzikler dinlemeye başladıysam da üniversite biterken Türk Musikisine dair tek bildiğim Münir Nurettin'den dinlediğim birkaç şarkı ile Melihat Gülses albümleriydi. Bizim herifle tanıştığımda önce o benim havama uydu, sonra beni müzik konusunda "hale yola sokmak" gerektiğini düşünerek ardarda Mevlevi ayin-i şerifleri dinletmeye başladı. İlk gönderdiği de Ferahfeza Ayin-i Şerifi idi. Dinlemeye başladıktan kısa bir süre sonra hile yapmaya başladım. Ona söylemiyordum ama ayin-i şerifin üçüncü selamının son bölümünden (Ayin-i şerifler bölümlerden oluşur, sakin ve temposuz başlarlar; üçüncü selam zirvedir; dördüncü selamdan sonra yeniden tempo düşer) başka bir yerini dinleyemiyordum. Sürekli ayinin artık coştuğu, zirve halini aldığı o son bölüme sarıyordum. Serde Karadenizlilik var ya, o sakinliğe, o yavaşlığa katlanamıyordum.
Sonra bilgisayarda uzun süreli bir iş yapmam gerekti, müzik dinlemenin dikkat dağıtmayacağı günler sürecek bir iş... Aynı zamanda müthiş keyif aldığım bir iş... Ayin-i şerifleri peşpeşe sıraladığım bir liste yapıyor, kulağıma kulaklığı takıyor çalışmaya başlıyordum. İşe alışma döneminde ayinler eski usulümün hoyratlığına uğramaya devam etti; zırt pırt media player'ı açıp parça değiştirdim. Sonra ben işe kaptırdım kendimi, liste kendi kendine akmaya başladı. Birinci selamlar, ikinci selamlar... Bir süre sonra müzikle bütünleştiğimi farkettim, ayin başladığında sakin bir istek ve heyecan içinde işe başlıyordum. Bir süre sonra bu heyecan yerini bambaşka bir harekete, huzurlu bir kıpırtıya bırakıyor; üçüncü selamın sonuna doğru ellerim klavyenin üzerinden akıp gitmeye, kalbim müziğin ritmiyle çarpmaya başlıyordu. Bu coşkuyu atlattıktan sonra derin bir sükunetle dördüncü selama geçip dudaklarıma oturmuş garip gülümsemenin farkına varmadan işime devam ediyordum.
İşte içimdeki ritm de tam bu tecrübede olduğu gibi gösterdi kendini... Hayatımda bir şeyler olurken, günlük rutinim hızla akıp da ben ona yetişemezken; dışarıda insanlarla beraberken; yahut her şeyden soyutlanmış halde araştırma yaparak tam gaz yazmaya devam ederken; yaz tatillerinde evi kitapla doldurup büyük bir heyecanla başlarına geçerken içimdeki ritm üçüncü selamın sonunda oluyordu; bu yüzden keyif alıyordum yaşamaktan; bu yüzden kendimi iyi hissediyordum. Ama gündelik hayatım yavaşladığında, akademik olarak tıkandığımda, kitap okumaktan bir süreliğine sıkılıp yapacak daha iyi bir iş de bulamadığımda zevk almasını bilmediğim bir bölümü dinliyor oluyordum. Oysa ritm devam ediyordu, ben içimde bir yerlerde hep ümitliydim, hep çözüme odaklıydım, bir gün bu halin son bulacağını bilerek her gün yeni bir proje üretiyordum kafamda, kendime sık sık Hayyam'dan iktibasla "Ayağa kalk, "uyumak" için önümüzde sonsuzluk var" diyordum. Ama o sırada dinlediğim şeyden hoşlanmadığım için bunalımda olduğumu düşünüyor, ümitsizliğe düşüyordum. O tembellikle birkaç gün geçirdikten sonra bütün projeler iflas ediyordu...Böylece içimdeki ritimle ilişkimi bir türlü istikrara kavuşturamıyordum.
Ta ki oğlan dünyaya gelene kadar...
Ta ki oğlan dünyaya gelene kadar...
Oğlan dünyaya geldiğinde uzun bir süre bir daha hiç üçüncü selamlar dinleyemeyeceğimi sandım. Günler o kadar sıradan, tek düze ama o kadar yoğundu ki kendime hiç vakit ayıramıyordum. Oğlan biraz büyüyünce o kadar sıkıcı bir çocuk oldu ki akşama kadar yanında oturmak zorunda kaldığım halde neredeyse hiçbir şey yapmamış olabiliyorduk. Evin içinde hayat o kadar renksiz ve ritimsizdi ki boğulduğumu hissediyordum...Bir ümit olarak iş hayatımı düzene sokmaya çalışıyordum, yine çözümler, projeler üretiyordum kendi içimde; biraz nefes aldığımda hemen kağıda kitaba sarılıyordum belki bir şeyler değişir diye ama yok, Üçüncü Selam'a bir türlü gelemiyorduk...
Lakin yine o günlerde artık yataktan kalkıp kanepeye de geçme ritüellerim sona ermek zorunda kaldı. Sabahın köründe uyanıp hemen hayata adapte olmak zorundaydım. Çocuğun işleri, evin işleri, o uyuduğunda kendi işlerim; dışarı çıkar, geri getir, yemek hazırla vs. Hayat yavaş gidiyor, bunaltıyor ancak bir şekilde devam ediyordu. Ben ayağa kalkmak zorunda kaldıkça ritmin hızlandığı anlar oluyor, derken bir gün karşıma bir sürpriz çıkıyor, oğlan beni çok mutlu ediyordu. Bu ümitle sabrediyor, bir sürpriz daha gelecek daha bekliyordum. Böyle böyle, aradan neredeyse 27 ay geçtikten sonra bugünlerde, oğlanın bana yavaş yavaş akan ritmi dinlemesini ve ondan keyif almasını öğrettiğini farkettim.
Aslında başkaları anlamasa da ben onunla ilgili bütün şikayetlerimin arkasında büyük bir keyif yattığını biliyordum ama hayatımdaki diğer tüm sorunların, bir kere eve tıkılmanın önüne geçebilen bir keyif değildi bu sanki. Sürekli şikayet etmeye hakkımın olduğunu düşündüğüm bu hayat tarzına artık başka türlü bakıyorum: Oğlan beni ayağa kalkmaya zorladıkça sabretmeyi öğrenmişim ben, yavaşlamayı öğrenmişim. Ritmim ister hızlı, ister yavaş; ister dingin, ister coşkulu; bir şekilde daha iyiyim artık. Belki ileride hayatım bambaşka bir hale evrilecek ve yeniden üçüncü selamlar dinlemeye başlayacağım ve gerçekten daha çok keyif alıyor olacağım hayattan, bilemem. Ama arada geçen şu sürede de sabredip kulak vererek iyi müzikten anlamayı öğrenmişim. Bu da az bir şey değil hani :))
* Dinlediğiniz Ferahnâkâşirân Mevlevi Ayin-i Şerifinin üçüncü selam olup Kani Karaca tarafından icra edilmektedir. Aslında bu yazıyla daha çok bağlantılı olan Ferahfeza kaydını dinletmek istemiştim ancak bazı hususi sebeplerden bu mümkün olmadı.
Aslında başkaları anlamasa da ben onunla ilgili bütün şikayetlerimin arkasında büyük bir keyif yattığını biliyordum ama hayatımdaki diğer tüm sorunların, bir kere eve tıkılmanın önüne geçebilen bir keyif değildi bu sanki. Sürekli şikayet etmeye hakkımın olduğunu düşündüğüm bu hayat tarzına artık başka türlü bakıyorum: Oğlan beni ayağa kalkmaya zorladıkça sabretmeyi öğrenmişim ben, yavaşlamayı öğrenmişim. Ritmim ister hızlı, ister yavaş; ister dingin, ister coşkulu; bir şekilde daha iyiyim artık. Belki ileride hayatım bambaşka bir hale evrilecek ve yeniden üçüncü selamlar dinlemeye başlayacağım ve gerçekten daha çok keyif alıyor olacağım hayattan, bilemem. Ama arada geçen şu sürede de sabredip kulak vererek iyi müzikten anlamayı öğrenmişim. Bu da az bir şey değil hani :))
* Dinlediğiniz Ferahnâkâşirân Mevlevi Ayin-i Şerifinin üçüncü selam olup Kani Karaca tarafından icra edilmektedir. Aslında bu yazıyla daha çok bağlantılı olan Ferahfeza kaydını dinletmek istemiştim ancak bazı hususi sebeplerden bu mümkün olmadı.

