25 Şubat 2015 Çarşamba

"Ayağa Kalk, "Uyumak" İçin Önümüzde Sonsuzluk Var"...

Müzik kulağı, müzik yeteneği denilen şeyden zerre miktar nasiplenememiş bir insan olduğumdan buradaki iddiam bana bile büyük görünüyor. Lakin birkaç gündür keşfettiğim bu şeyi yazmaktan kendimi de alamıyorum. Son derece kişisel bir yazı olacak bu, şimdiden uyarayım... Bir de yazıyı okumaya tahammül edecek olanlardan şu müziğin* başlat tuşuna basmalarını ve yazıyı bunun eşliğinde okumalarını rica edeceğim:



 Hayatım boyunca çok şikayet eden bir insan oldum. Çocuğu büyütürken sıklıkla dillendirdiğim "Anne, bu çocuğu ben hiç mutlu edemiyorum" şikayetine annem kıs kıs gülüyor; "Anası neyse oğlu da o olur, senin kadar mutsuz bir çocuk büyütmemiştim ben" diye cevap veriyordu. Dışarıdan bakıldığında öyle göründüğümü inkar edecek değilim, büyük ihtimalle bizim oğlan bana anneme çektirdiklerimin karşılığı olarak verilmiş bir imtihandır. Zira her türlü durumda, her türlü şeyden şikayet edebilme potansiyeline sahibim, biliyorum.

Çok şikayet ediyor olmanın bir çok zararı var... Bunların başında elbette insanların seni "hiçbir şeyden memnun olmaz", "mutlu olmak için sebep bulamaz" biri olarak tanıması geliyor... Ancak bu benim için çok önemli bir şey değil. Zira her zaman, iç dünyamın sınırları boyunca uzanan kalın duvarlarım olmuştur benim. Bazılarını kendim ördüm. Bazıları ise hakikaten karakter meselesidir ve ilginçtir birbiriyle tezat oluşturabilir. Örneğin, başşikayetçilik kadrolu bir iş olsa bu mevkiye liyakatimden kimsenin şüphesi olmayacak olmasına rağmen, lise yıllarımda aynanın karşısına geçip soğuk ve cool görünme antrenmanları yaptığımı bilirim. Zira evden dünyanın en mutsuz insanı olarak çıksam bile insanlar arasına karıştığımda, hele de rahat bir ortamdaysam, üzerime bir tür şebeklik hali çöker; gevezeliğin ve maskaralığın zirvesinde dolaşırdım. Bahsettiğim antrenmanlar da bu saçma halden çok rahatsız olmamdan kaynaklanıyordu. Elbette işe yaramadılar, liseden öylece mezun oldum ama yıllar sonra bir arkadaşımın "Uzun bir süre senin aptalın teki olduğunu sandım" itirafından anladım ki şebeklik konusu gerçekten üzerinde çalışılması gerekecek kadar ileri düzeydeymiş... 

Bununla birlikte şikayetçiliği meslek edinmenin asıl zararı kendini şikayetlerine kaptırıp gitmektir. İnsan çok acayip bir varlık; kendindeki bir özelliğin, huyun arızî olup olmadığını bile anlayamayabiliyor. Şikayetleri dillendirmek, dillendirdiğiniz andaki öfke, kırgınlık, kızgınlık, hayal kırıklığı vs. gibi olumsuz duyguların fotoğrafını çekmek gibi bir şey. O an geçtiğinde, hayatınıza devam ederken o fotoğrafı yanınızda taşıyor ve bir şey yapmak istediğinizde yahut bir ümide kapılıp gitmek istediğinizde fotoğrafa bakıp bakıp vazgeçiyorsunuz. Yahut mutsuz olmak için sebep yaratmış oluyorsunuz kendinize. Özellikle ilk gençlik yıllarının enerjisi bitip de az çok yetişkine döndüğünüzde bu şikayetler her sabah mutsuz uyandığınız hissi uyandırıyor. Sanki bu hal aslîymiş de, gün içindeki ufak tefek anlarda yaşanan olumlu haller arızîymiş gibi... 

Oysa bugünlerde farkediyorum ki arızî olan şey, yıllar önce dış görüntüme yansıması için çaba sarfettiğim, sonraki yıllarda da şikayetlerim sayesinde bu yansıtmayı başardığım mutsuzluk haliymiş. İşimin gücümün olmadığı günlerde yataktan kalkıp kanepeye uzanma, oradan kalkıp öbür kanepede zaman öldürme ritüellerimin sebebi, içimden geldiğine inandığım kronik depresyon değilmiş meğer. Lisede rutinim olan, sonraki yıllarda da arkadaş ortamlarında hortlayan şebekliğim; şikayetlerimin çoğunu karikatürize ederek anlatmam; en ciddi akademik metinde bile nereden çıktığı belli olmayan ciddiyetsizlik (akademik makalede metin ortasına biip biip yazıp buna dipnot bilgisi olarak "road runner" eklemiş adamım) farketmeden içimde barındırdığım bir halin göstergesiymiş... İçimdeki RİTMmiş aslî olan, ben farkında değilmişim...

Evet, büyük mutsuzluk/depresyon dönemlerim dahil olmak üzere çocukluğumdan bu yana kendi içimde bir ritmim varmış benim. Zira dünya başıma yıkılmış gibi konuşsam da  ve aslında o an itibariyle gerçekten dünya başıma yıkılmış da olsa bir şekilde kendi içimdeki ritme sığınır, bir müddet onu dinler sonra kaldığım yerden devam ederim. Bazen bu ritm çok hızlanır, yetişmekte güçlük çekerim. Konuşurken düşündüklerini yakalayamamak gibi bir şey; düşünceler hızla kafandan geçer; sen yetiştirip de cümleye dökemezsin. Bazen de çok düşer ritm, Ege zeybeği oynar gibi bir halde yaşamayı oldukça yavaşlatırım. Ama her ikisinde de kendi içimde yaşamaya devam ederim ben, hayat durmaz, ritm susmaz. (aklıma Dr. Who'nun deli karakteri Master geldi, o da kafasındaki davulları susturmaya çalışıyordu, değil mi?) Bu yüzden sevgilisi kendisini yanlış anlamış eski Türk filmi jönü gibi evden çıksam bile, insanlar arasına karıştığımda kendime gelirim. Bu yüzden son derece mutsuz olduğumu düşünüp yalnız kalmak istediğim günlerde misafir geleceği haberini duyunca darlanır, dertlenir; misafir gelince de en çok konuşan ben olurum. Bu yüzden hiçbir işimin olmadığı günlerde bir iki saat şapşallaşır; iki saat sonunda dayanamayıp bir şeyle uğraşmaya başlarım... 
Yok, dur bir dakika, hayatım boyunca dedim, bu son cümle kesinlikle hayatımın özeti olamaz. Hiçbir şey yapmadan izlemekten hiç de keyif almadığım bir dizinin bütün sezonlarını izleyerek geçirdiğim pek çok gün olmuştur. Yahut boş boş bilgisayarda takıldığım. Daha eskiden TV başından kalkmadığım... Ne oldu, iddiam mı çöktü yoksa?

Doğrusunu isterseniz çökmedi. Konuyu bana bu ritmi farkettiren şeye getireceğim sadece... Lakin önce konuyla alakalı bir tecrübemi anlatmak isterim:
Ergenlik çağımı alternatif rock dinleyerek geçirdim. Sonrasında biraz dinginleşip sakin müzikler dinlemeye başladıysam da üniversite biterken Türk Musikisine dair tek bildiğim Münir Nurettin'den dinlediğim birkaç şarkı ile Melihat Gülses albümleriydi. Bizim herifle tanıştığımda önce o benim havama uydu, sonra beni müzik konusunda "hale yola sokmak" gerektiğini düşünerek ardarda Mevlevi ayin-i şerifleri dinletmeye başladı. İlk gönderdiği de Ferahfeza Ayin-i Şerifi idi. Dinlemeye başladıktan kısa bir süre sonra hile yapmaya başladım. Ona söylemiyordum ama ayin-i şerifin üçüncü selamının son bölümünden (Ayin-i şerifler bölümlerden oluşur, sakin ve temposuz başlarlar; üçüncü selam zirvedir; dördüncü selamdan sonra yeniden tempo düşer) başka bir yerini dinleyemiyordum.  Sürekli ayinin artık coştuğu, zirve halini aldığı o son bölüme sarıyordum. Serde Karadenizlilik var ya, o sakinliğe, o yavaşlığa katlanamıyordum. 

Sonra bilgisayarda uzun süreli bir iş yapmam gerekti, müzik dinlemenin dikkat dağıtmayacağı günler sürecek bir iş... Aynı zamanda müthiş keyif aldığım bir iş... Ayin-i şerifleri peşpeşe sıraladığım bir liste yapıyor, kulağıma kulaklığı takıyor çalışmaya başlıyordum. İşe alışma döneminde ayinler eski usulümün hoyratlığına uğramaya devam etti; zırt pırt media player'ı açıp parça değiştirdim. Sonra ben işe kaptırdım kendimi, liste kendi kendine akmaya başladı. Birinci selamlar, ikinci selamlar... Bir süre sonra müzikle bütünleştiğimi farkettim, ayin başladığında sakin bir istek ve heyecan içinde işe başlıyordum. Bir süre sonra bu heyecan yerini bambaşka bir harekete, huzurlu bir kıpırtıya bırakıyor; üçüncü selamın sonuna doğru ellerim klavyenin üzerinden akıp gitmeye, kalbim müziğin ritmiyle çarpmaya başlıyordu. Bu coşkuyu atlattıktan sonra derin bir sükunetle dördüncü selama geçip dudaklarıma oturmuş garip gülümsemenin farkına varmadan işime devam ediyordum. 

İşte içimdeki ritm de tam bu tecrübede olduğu gibi gösterdi kendini... Hayatımda bir şeyler olurken, günlük rutinim hızla akıp da ben ona yetişemezken; dışarıda insanlarla beraberken; yahut her şeyden soyutlanmış halde araştırma yaparak tam gaz yazmaya devam ederken; yaz tatillerinde evi kitapla doldurup büyük bir heyecanla başlarına geçerken içimdeki ritm üçüncü selamın sonunda oluyordu; bu yüzden keyif alıyordum yaşamaktan; bu yüzden kendimi iyi hissediyordum. Ama gündelik hayatım yavaşladığında, akademik olarak tıkandığımda, kitap okumaktan bir süreliğine sıkılıp yapacak daha iyi bir iş de bulamadığımda zevk almasını bilmediğim bir bölümü dinliyor oluyordum. Oysa ritm devam ediyordu, ben içimde bir yerlerde hep ümitliydim, hep çözüme odaklıydım, bir gün bu halin son bulacağını bilerek her gün yeni bir proje üretiyordum kafamda, kendime sık sık Hayyam'dan iktibasla "Ayağa kalk, "uyumak" için önümüzde sonsuzluk var" diyordum. Ama o sırada dinlediğim şeyden hoşlanmadığım için bunalımda olduğumu düşünüyor, ümitsizliğe düşüyordum. O tembellikle birkaç gün geçirdikten sonra bütün projeler iflas ediyordu...Böylece içimdeki ritimle ilişkimi bir türlü istikrara kavuşturamıyordum.

Ta ki oğlan dünyaya gelene kadar...

Oğlan dünyaya geldiğinde uzun bir süre bir daha hiç üçüncü selamlar dinleyemeyeceğimi sandım. Günler o kadar sıradan, tek düze ama o kadar yoğundu ki kendime hiç vakit ayıramıyordum. Oğlan biraz büyüyünce o kadar sıkıcı bir çocuk oldu ki akşama kadar yanında oturmak zorunda kaldığım halde neredeyse hiçbir şey yapmamış olabiliyorduk. Evin içinde hayat o kadar renksiz ve ritimsizdi ki boğulduğumu hissediyordum...Bir ümit olarak iş hayatımı düzene sokmaya çalışıyordum, yine çözümler, projeler üretiyordum kendi içimde; biraz nefes aldığımda hemen kağıda kitaba sarılıyordum belki bir şeyler değişir diye ama yok, Üçüncü Selam'a bir türlü gelemiyorduk...

Lakin yine o günlerde artık yataktan kalkıp kanepeye de geçme ritüellerim sona ermek zorunda kaldı. Sabahın köründe uyanıp hemen hayata adapte olmak zorundaydım. Çocuğun işleri, evin işleri, o uyuduğunda kendi işlerim; dışarı çıkar, geri getir, yemek hazırla vs. Hayat yavaş gidiyor, bunaltıyor ancak bir şekilde devam ediyordu. Ben ayağa kalkmak zorunda kaldıkça ritmin hızlandığı anlar oluyor, derken bir gün karşıma bir sürpriz çıkıyor, oğlan beni çok mutlu ediyordu. Bu ümitle sabrediyor, bir sürpriz daha gelecek daha bekliyordum. Böyle böyle, aradan neredeyse 27 ay geçtikten sonra bugünlerde, oğlanın bana yavaş yavaş akan ritmi dinlemesini ve ondan keyif almasını öğrettiğini farkettim.

Aslında başkaları anlamasa da ben onunla ilgili bütün şikayetlerimin arkasında büyük bir keyif yattığını biliyordum ama hayatımdaki diğer tüm sorunların, bir kere eve tıkılmanın önüne geçebilen bir keyif değildi bu sanki. Sürekli şikayet etmeye hakkımın olduğunu düşündüğüm bu hayat tarzına artık başka türlü bakıyorum: Oğlan beni ayağa kalkmaya zorladıkça sabretmeyi öğrenmişim ben, yavaşlamayı öğrenmişim.  Ritmim ister hızlı, ister yavaş; ister dingin, ister coşkulu; bir şekilde daha iyiyim artık. Belki ileride hayatım bambaşka bir hale evrilecek ve yeniden üçüncü selamlar dinlemeye başlayacağım ve gerçekten daha çok keyif alıyor olacağım hayattan, bilemem. Ama arada geçen şu sürede de sabredip kulak vererek iyi müzikten anlamayı öğrenmişim. Bu da az bir şey değil hani :))


* Dinlediğiniz Ferahnâkâşirân Mevlevi Ayin-i Şerifinin üçüncü selam olup Kani Karaca tarafından icra edilmektedir. Aslında bu yazıyla daha çok bağlantılı olan Ferahfeza kaydını dinletmek istemiştim ancak bazı hususi sebeplerden bu mümkün olmadı. 

12 Şubat 2015 Perşembe

Çalışan Kadının Durumu: Bir İhtimal Daha Var mı?

Bir süre birlikte yürütmeye çalıştıktan sonra akademik çalışmalarını çocuk biraz büyüyünce devam etmek üzere ertelemeyi tercih eden bir anne olarak yazıyorum.  Dahası bir iş için vermem gereken sınavlara çalışarak geçirdiğim 6 ayın sonunda "aslında o kadar da çalışmak istemediğimi" düşünmeye başlayan biriyim. Bunun sebebi çocuktan ayrı kalma fikrinin hiç cazip gelmemesi, bakıcı ve kreş gibi alternatiflerin de bir türlü zihnimde tam olarak yerini bulmamasıydı muhtemelen. Mülakatta başarısız olup ev hanımlığına mahkum olduğum şu günlerde de çocuğun hayatı benden bağımsız olarak biraz düzene girene kadar evin dışında çalışmamaya karar vermiş durumdayım. Bunlar benim tercihlerim.. Kolaya kaçtığımı, tembellik yaptığımı söyleyebiliriz. Ama içimin rahat olduğunu da eklemek isterim. Mevcut işimden istifam bir zorunluluk olmasına rağmen karar verirken çok teredddüt etsem de an itibariyle aldığım kararlardan çok memnunum. Bazı şeylerin düzene girmesi ve yeniden motive olmam için belli bir süre inzivada kalmak iyi gelecek... 

Elbette annelik ve iş hayatı konusunda başka tercihler yapmak mümkün... Bakıcı ve kreş alternatifleri halihazırda en çok yapılan tercihler. Ancak bugünlerde başka bir ihtimalin üzerinde ciddi ciddi düşünmeye başladım. Önce akademisyen bir arkadaşımın henüz 6 aylık bebeğiyle her gün işe gittiğini öğrendim. Ardından da İstanbul'da avukat bir anne çocuğu kucağında duruşmaya girdi ve şu açıklamayı yaptı: 

Zannediyorum Avukat Hanım'ın hareketi dikkat çekmeye yönelik. Ancak açıklama daha dikkat çekici benim gözümde. Çocukla birlikte işe gitme ihtimalini bu açıklama üzerinden sorgulamak istiyorum: 

Avukat Hanım problemi iki açıdan ele almış: fiziksel imkan-sızlık-lar ve annelerin cesareti...

Fiziksel imkanlar konusunda konuşmak gerekir mi gerçekten? Zira ben başlarsam bir daha susamayabilirim. Önceki yazıda oğlanla sokağa çıkmanın ne büyük problem olduğundan bahsetmiştim. Ancak devletin, belediyenin, insanların size sunabileceği fiziksel imkanların ülkemizde nasıl da imkansızlık haline geldiğine değinmemiştim. Çocuğu emzirmek, altını değiştirmek, yeri geldi üstünü değiştirmek, hasılı çocukla beraberken dışarıda dağıldığınızda kendinizi ve çocuğu toparlayabilmek için kaç yer biliyorsunuz? Kafe ve restoranların çoğunda böyle bir imkanınız yok, olsa bile bunun için girmeye utanırsınız/cesaret edemezsiniz çoğu zaman. Onlarca personeli bulunan devlet kurumlarının? Öyle bir şeyi aramayın bile. Benim en dikkatimi çekeni söyleyeyim: camiler? Çocuklu bir kadının sokaktayken en sık karşılaştığı, kimseye ait olmayan, kimseden izin istemek zorunda olmadığınız, üstelik tuvalet imkanının zorunlu olarak bulunması gereken sosyal yapılar camiler... Bir tanesinin umumi tuvalet ve abdesthanesinde bebek bakım odası gördünüz mü?

Lafı uzatmaya lüzum yok. Fiziksel imkansızlıklar sadece iş yerlerinin çocuk oyun odaları, bebek bakım odaları olmaması ile sınırlı değil. Çocuklu bir kadınsanız her yerde sıkıntı çekersiniz bu ülkede. Bebek arabasıyla giderken kaldırımlarda bile...Bu yüzden her seferinde pratik çözümlerle kendi işinizi kendiniz görürsünüz. Bu konuda annelerin yaratıcılığına ve hayal gücüne hayranım... (Kendime de hayran olduğum bazı durumlar oldu:))

E tamam, anneler olarak fiziksel imkansızlıklar için sonuna kadar mücadele edelim etmesine de acaba biz kadınların çocuklarla sosyal hayata katılmaya cesareti var mı? 

Avukat Hanım meseleye "Millet ne der?"ci kadın zihniyeti açısından bakmış. Her ne kadar düğün davetiyelerine "Evcil hayvan getirmeyin" dercesine "Çocuksuz gelin" yazacak kadar öküz bir millet olsak da, bana göre bu mücadelede "başkaları" zurnanın son deliği. Sosyal hayata/ iş hayatına çocuğuyla birlikte katılmaya karar vermiş bir annenin son düşüneceği şey milletin ne düşüneceği olsa gerek. Tamam, elbette siz çocuğunuzla boğuşurken çevrenizdeki insanların size bakışlarından rahatsız olabilirsiniz. Bir arkadaşımla bir kafede otururken, oğlan sohbeti sık sık böldüğünde arkadaşıma karşı mahçup olduğumu bilirim mesela. Ancak bu bizim kafamızdaki sınırlarla ilgili..  Bizim "mükemmel" olma arzumuzla... Oysa öyle bir şey yok: çocuk ağlar, zırlar, bağırır, işer, altına yapar, kusar... Allah aşkına sizin de bazen bağırasınız gelmiyor mu: "Evet, çocuğum var ve ağlıyor, ne yapayım öleyim mi?" 

Diyeceksiniz ki iş yeri bir kafe olmadığı gibi orada yapılması gereken de sohbet değildir. Amiri var, memuru var, kırk bin türlü akıl öğreteni olacaktır. Bu noktada Avukat Hanım zaten kaydı koymuş: işi elverenler... - Ki işin elvermesi meselesi sadece iş açısından değil, çocuk açısından da düşünülmesi gereken bir şey.. Adliyede büyüyen bir çocuğun şahit olacağı şeyler hususunda tartışabiliriz mesela...-

Ama biraz hayal kurmanın kimseye zararı yok: Diyelim ki çocukla beraber gitmeye son derece elverişli bir işte çalışıyorum. Amirlerin konuyla ilgili bir tepkisi yok. Olsa da onları bertaraf edecek ve diğer hiç kimseyi takmayacak kadar cesurum. Hatta fiziksel imkanlar da mevcut, kanuna uyup bina içinde bebek bakım odası/kreş bulunduran bir yerdeyim, çocuğu uyutabileceğim bir mekan bile var. E peki onca iş güç arasında çocukla nasıl ilgileneceğim? Yahut çocukla ilgilenmekten işlerle uğraşmaya nasıl vakit bulacağım?

Ha haayy, diye koca bir kahkaha atarım size buradan. Cesaretimizi kıran şey bu mu yani? Allah aşkına iş yerindeki işler iş de, evdekiler değil mi? Biz her gün bir şekilde fırsatını bulup evi hale yola sokmayı, üstüne de yemek yapmayı beceremiyor muyuz? Çocuk sizi hangisi hususunda engelledi? 
Varsın iş yerinizdeki performansınız da düşük olsun bir iki yıl? Ne olur? Çocuklarınızla haftasonuna sıkışmış hayatlar yaşamaktan daha mı çok sıkacak sizi? Bu sistemin içinde, amire de, diğer bütün herkese de "He heeeyyttt, ben anayım uleyn" diye bağırma hakkımız var. "Madem mesaide bulunma zorunluluğum var, öyleyse bulunurum... Ha bitirilmesi gereken işler var, o zaman ben de akşam çocuk uyuduktan sonraya sarkıtırım, sen de raporunu yarın alırsın... Amirler bize görev tanımımızda olmayan işler yüklerken adaleti düşünmüyorsa biz de çocuğumuz olması gibi tabi bir hal sebebiyle performansımızdan endişe etmeyiz anacım.." 

Çok ütopik geldi, değil mi? Bence yanılıyoruz. Biz bunları söylemediğimiz için söyletmeyeceklerini sanıyoruz. Biz bu hayalleri kurmadığımız için onlar başka alternatifleri düşünmüyor. Biz anne olma ihtimali yüzünden işe alımlarda liyakat gözetilmeden geri plana itilen insan türüyüz arkadaşım, ta baştan "farklı"yız yani onların gözünde...Oysa biz anne olduktan sonra hala "diğerleri" gibi olmak için zorluyoruz kendimizi. Hayır, onlar gibi değiliz, olmak zorunda da değiliz. 

Ya çocuklar? Onlar nasıl büyür böyle ortamlarda? Çocuk gerçekten evde daha mı rahat eder? Bana kalırsa çocuk nereye alışırsa orada rahat eder. Ev hanımları olarak akşama kadar çocuğun başında mı dikiliyoruz sanki! Biz değil miyiz dur şu çamaşırları asayım, dur şu yemeği yapayım, dur şu banyoyu akıtayım, diye diye gün içerisinde çocuğa doğru dürüst zaman ayırmayan anneler? Onun için önemli olan annesinin yanında olmaktır. En fazla "Annem süpürürken değil de, telefonda ciddi bir görüşme yaparken bana gülücük atar" imajı oluşur çocukta...Gerisi de Allah kerim...

Kanımca bu durumun anneleri en çok zorlayacağı dönem 12-18 arası yürümeye başlama ve ilerletme dönemidir. Biraz fazla peşinden koşturmayı gerektiren bir dönem. Sonrası ise ilk zamanlardan bile kolay hale gelecektir. Hayal kurdukça, "Neden olmasın?" diyesim geliyor hep. Örneğin, okul içlerinde öğretmenlerin derse girerken çocuklarını bıraktıkları bir bebek bakım odası neden olmasın?  -MEB'in özellikle üstünde durması gereken bir konu, zira bunun olmaması kanuna aykırı- Teneffüslerde çocuklarıyla birlikte olurlar. Örneğin, memurlara işlerini görürken bir eliyle bebeğinin beşiğini sallama imkanı neden verilmesin? Özel sektör illa problem çıkaracaksa neden annelere homeoffice imkanı sağlamaya zorlanmasın? 

Son söz, dışarıdan, insanlardan genellikle soyutlanmış dört duvar arasında büyüyen çocukların hali malum... Belki de onları olabildiğince sosyal ortamlarda büyütme ihtimalini düşünmeye başlamamız gerek...


Cesaret verici hap niyetine...

5 Şubat 2015 Perşembe

Şeyh Efendi'nin Midesi Beştir, Biri Her Zaman Boştur: 18. Yüzyıldan Kalma Susuz Pilav Tarifi...

- Canın pilav çekti değil mi Olric?
- Ben pilav sevmem efendimiz...


Bazıları herhangi bir metinde dipnot gördüğünde içleri sıkılır, kitabı okumak istemezler. Bunun çeşitli sebepleri olabilir. Dipnotlu metinler genelde akademik üslupla yazılmış metinlerdir, dipnotlu metinleri okuması ve takip etmesi zor olabilir, bazı metinlerde dipnotlar metinden daha önemli olabilir ama insana o küçücük yazıları okumak ağır gelir falan filan. Bir açıdan haklı sebepler... Ama ben dipnot severim. Dikkatimi çeken bir paragrafta mutlaka kaynakça dipnotuna bakarım, metin içinde ayrık otu gibi duracak olduğundan dipnota sıkıştırılmış ayrıntıları okumayı severim ama en çok dipnot takibini severim. Alıntının kendisinden yahut yorumlanmış halinden emin olamadığım durumlarda kaynağa gidip alıntıyı bir de kendi gözümle görmek isterim. Dipnot üzerinden okuma listesi yapmayı severim mesela, dipnotla gittiğim kitap başka bir dipnotla başka bir kaynağa gönderir beni, listeler listeleri doğurur. Bir nevi bulmacaya döner bazı araştırmalar, keyifli olur.

Bu yazının konusunu oluşturan tarifin hikayesi de böyle. İki hafta önceki iş mülakatına çalışırken rastladım bu tarife, Süleyman Mollaibrahimoğlu tarafından hazırlanan Yazma Eserler Terminolojisi adlı kitapta. Sadeleştirilmiş şekilde latin harflerine çevrilmiş, dipnotla Süleymaniye'deki kayıt numarası belirtilmişti. Yalnız tarif, fevâidler arasında gösterildiğinden fazlasıyla merakımı celbetti. Acaba bu tarif ne tür bir kitabın kenarına fevâid olmak üzere yazılmıştı? Hayır, istediğin kadar hayal kur: İbn Sinacı bir metin okurken karnı acıkıp canı pilav çeken adam, elinde kitabıyla bir akrabasına gitmiş, tadı damağında kalan pilavın tarifini ileride "Hanım pişirir" deyu tefsir kitabının kenarına iliştiren medrese öğrencisi, oo-hhooo...

Metni elde ettim. Dipnot doğru, hakikaten doğru kayıt, doğru sayfa: işte Susuz Pilav tarifi karşımda. Yalnız fevâid gibi durmuyor. Malumdur ki fevâid, yazma eserlerde sayfa kenarlarında veya başta-sonda hasılı asıl metnin dışında ve metnin konusundan bağımsız tutulmuş küçük notlardır. Bazen bir evladın doğum kaydı, bazen bir atasözü, bazen bir şiir, bazen bir ilaç tarifi vs. olabilir. Ancak bu eser içinde bir fevâidden bahsetmek mümkün değil. Zira eser, baştan aşağı notlarla dolu bir günlük, bir not defteri...  Bir nevi eserin kendisi fevâid... Üstelik öyle alelade bir insana ait de değil. Eserin başındaki Mecmua-yı Bâ-hatt-ı Tokadî Emin Efendi Kuddise Sırruhu şeklindeki ifadeden de anlaşılacağı üzere, defter 18. yüzyıl Nakşıbendî şeyhlerinden Mehmet Emin Tokadî (1664-1745) Hazretleri'nin bizzat kendi eliyle yazmış olduğu notlardan oluşuyor. Notlar içinde neler yok ki! İlaç tariflerinden dualara, çeşitli ayet  ve yahut beyt şerhlerinden yemek tariflerine, bazı mektup kayıtlarından güfte ve şiirlere...

Kitap üzerinde hayal kurma ümitlerim suya düştü. Artık tarifin, o kitabın kenarına niye/nasıl yazıldığına dair hayaller kuramayacaktım. Ama işte kendim hiçbir zaman denemeyecek olsam bile belki deneyecek olan insanlara anlatabileceğim bir susuz pilav tarifim var artık:

Susuz Pilav

İbtidâ bir iki piliç ya tavuk ya kuzu eti mikdar-ı kifâye tedarik olunub mu'tedilce doğrayub matlûb olunan kadar pirinci yıkayub mezkur etle mahlût tencereye konulub kifayet edecek kadar ruğan-ı sade (sade yağ) ve sakız ve tuz ve tarçın ve üç beş karanfil ve kakule koyub tencerenin ağzını muhkem hamurlayub küllü nerm ateş (hafif küllenmiş kor ateş) üzerinde tabh oluna. Lâkin be-şart-ı ân ki ateş gayrı mahalde yanub kürek ile gâh u bîgâh sönmemek için tencerenin altına peyderpey vaz' oluna. Üç dört saat mikdarı vakitte gayet latîf olur.



1 Şubat 2015 Pazar

Yazar Burada Felsefecilere Hitap Ediyor...

- Derdin ne diyorlar bana Olric, derdin ne, diyorlar.
- Boşveriniz efendimiz, sana teyze demesinler de...


Dün, bir ay içinde taşınmak zorunda olduğumuzu iyice idrak ettiğimiz anlar yaşayınca, evden bir anda soğuyup kendimizi İstiklal'e attık. Çocukla İstiklal'de ne yapılabileceğini bilmediğimizden eski alışkanlıkları devam ettirip Hazzopulo Pasajı'nda iğrenç çaylar içtikten sonra çocuk bizimkinin omzundayken ne kadar kitap karıştırılırsa o kadara niyet ederek  Sahhaflar Çarşısı'na yollandık. Bir o tarafa, bir bu tarafa göz gezdirirken karşımıza Hayat Dergisi'nin 5-6 sayısı çıktı. Biz derginin "Hayata, daima hayata... Dünyaya daha çok hayat katalım" sloganını tartışırken sahhaf abimiz yanımıza yaklaşarak bilmiş bir edayla elimizde tuttuğumuz 1927 tarihli Osmanlıca bu derginin magazin dergisi olduğunu iddia etti. Ben kafası mı karıştı acaba, ne diyor bu adam, diye düşünmeme rağmen, bizde 50'lerde bile çıkan gazetelerin köşe yazılarının bugüne kıyasla nasıl bir entelektüel derinliği olduğunu bildiğimden üstelemedim. Belki canı öyle sınıflandırmak istemiştir diye düşündüm. Zaten o sırada bizimki "Mimar Kemal de Öldü" başlığını gördüğü sayıya talip oldu, pazarlık başladı. (Eve döndükten sonra ufak bir araştırma yapınca anladım ki bu ülkede tüm orta sınıfın evine bir şekilde girip çıkmış bir Hayat Mecmuası fenomeni varmış ve evet, magazin olarak nitelenebilirmiş. Sahhaf abimizin yaşı bu fenomen dergiye yetişmeye müsait olmasına rağmen acaba iki dergiyi karıştırmış olması mümkün mü? Ne ezberci sahhaflarımız var arkadaş!)

Eve döndüğümüzde nereden başladığını hatırlamadığım bir sohbetin ortasında Tanzimat sonrası Türk aydınının metafizikle ilişkisi üzerine konuştuk. Oradaki iddiam, sosyal, siyasi ve iktisadi olarak sancılar çekmekte olan bir ülkenin aydınlarının daha ziyade bu konular üzerine yoğunlaşması, zaten sağlam bir metafizik arka plana dayandıkları için bunun üzerine derinlemesine düşünmeye gerek görmemesi, en azından acil olduğunu düşünmemesi olmuştu. Zira Abdullah Cevdet, Beşir Fuad gibi pozitivizmden fazlasıyla etkilenen bazı isimler bulunmakla beraber dönemin geleneksel köklerine bağlı isimlerinin arasında metafizik olarak kafası karışık insana pek rastlamıyoruz. Metafizik denince akla din gelecekse eğer, dönemin ideolojik cereyanlarının dinin metafizik arka planının değil, dünyevî hayata yansımalarının, sosyal ve iktisadî hayatımızdaki etkilerinin sorgulayıcı ya da savunmacı üslupla ele alındığını görüyoruz. Öte yandan medrese geleneğinden beslenmiş, Batı felsefesiyle muhatap olmuş onlarca aydından bir tane derinlikli metafizik metni çıkmamış. Metafiziği "felsefe" olarak ele alacaksak eğer, o zaman da Cumhuriyet'le birlikte güçlenen bir pozitivist bakışla felsefeyi reddetme veya sınırlama ihtiyacını yahut da bu çabaya verilen romantik cevapları görmekteyiz dönemin aydınında. Ancak hem pozitivizm, hem de cevapları Batı'daki kaynaklarının aksine derinliksiz ve vizyondan yoksun...
(Sonuçta akademik makale yazmıyordum, ilmî bir iddiam da yok, aklıma geleni söyleyiveriyorum. Hali hazırda bu yazıda da aynı üslubu kullanmaktayım.)

***

Sohbet böylece havada kaldıktan sonra ben dergiyi incelemeye koyuldum. Mehmet İzzet imzasını taşıyan "Felsefeye Merak Neden?" yazısını görünce, elbette ondan başladım. Ama daha ilk satırlarda bu yazıyı bir yerden hatırladığımı farkettim. Kısa bir hafıza yoklamasının ardından Recep Alpyağıl'ın hazırladığı Türkiye'de Bir Felsefe Gelen-ek-i Kurmaya Çalışmak adlı derlemenin birinci cildini açtım ve açtığım gibi de yazıyı buldum. Hoca, başka bir derlemeden aldığı yazıya Hayat Dergisi dipnotunu da eklemiş. (Yalnız elimdeki sayıyla hocanın dipnotta verdiği bilgiler uyuşmuyor,  bendeki dergi 1927 tarihli 2. cilt/34. sayı... Dipnotta 3. cilt 55. sayı görünüyor)

Bu yazıyı ilk ne zaman okuduğumu hatırladım sonra. Fakültede bir derse girecektim, konu Türkiye'de Felsefe idi. Hocamın bana dersi anlatmam için verdiği slayta bir takım metinler ekleyerek dersi zenginleştirmek istemiş; bu kitaptan bir kaç yazının dikkat çekici taraflarını almıştım. Zannederim anlatacağım isimler arasında Mehmet İzzet de vardı ve onun felsefenin meşruiyetini kanıtlamaya çalıştığı bu yazıya biraz şaşırmış, birkaç cümlelik bir alıntı yaparak derste bu bakış açısını sorgulamıştım. Bu yazı,  tam da sohbet esnasında var olduğunu iddia ettiğim romantik cevaplara örnekti:

"Her yerde mümessili bulunan ve memleketimizde de taraftarı eksik olmayan bir sınıf mütefekkir, potizif düşünenler (...) onlar felsefeyi müzelere göndermek isterler. Felsefe meraklısına asar-ı atika meraklısı nazariyle bakarlar. Liselerde felsefe tedrisatını felsefe tarihinden ibaret görmek arzusundadırlar. Bu hükmün şu iddiaya istinat eylediği malumdur: beşeriyetin tefekküratı tarihinde felsefi fikirler artık aşılmış olan bir merhaleyi teşkil eder. Bugün felsefe yerine ilim kaim olmuştur. Söz onundur. İlmin halletmekten aciz olduğu meselelere gelince, felsefe bunlar karşısında büsbütün biçaredir. İlmin zemini sağlamdır. Filozof onun fevkine yükselerek uçmaya çalışıyor. (...) [ Oysa] pozitivist mütefekkir de bir manada felsefenin lüzumuna kâni. İstiyor ki ihtisaslı ilimler arasında vahdet vücuda getiren, kainata ait kanunları mümkün mertebe vahdete ircaa çalışan bir şube-i tefekkür olsun. Eskiden dinin insanlara temin eylediği hizmet: Bütün alemi nazari bakıştan kavrayabilmek imkanını felsefeden bekliyor. (...) Lakin filozofun tesisine çalıştığı birlik sade ilmi, zihni, nazari değildir. İnsan bir de kalbe malik. Sade düşünmüyor, irade de ediyor. O halde düşüncede vahdet tesisi kafi değildir. Düşünce ile irade arasında da ahenk bulunmalı: Fikirler mefkureleri tekzib etmemeli"

Mehmet İzzet'in burada ifade ettiği fikirlerin derinlikli bir sistem olarak olgunlaşmış hali Batı'da pozitivizmin güç kaybetmesine sebep olacaktır. Doğrulama ilkesine getirilen eleştirilerle ağır darbe alan pozitivizm, insanın farklı yönlerini ele alan fenomenoloji, varoluşçuluk gibi bir takım akımların saldırılarına uğrayarak yavaş yavaş güç kaybeder ve bir kenara çekilmek zorunda kalır. Ama Mehmet İzzet'in böyle bir vizyonu yoktur, o felsefeyi müdafaaya çalışmakta, hatta yazıyı başından okuyacak olursak kendisinin felsefeye olan merakını açıklamaya çalışmaktadır.

O günden bugüne pek bir şey değişmemiş gibi görünüyor. Yıllardır felsefe dersleri alıyorum: bırak felsefe yapacak adamı, felsefenin ne olduğuna vakıf hoca sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Hala felsefeye pozitivist kafayla bakanlar, oryantalist fikirlerden kurtulamadığı için kompleks yapanlar, varoluşçuluk gibi sistem karşıtı bir akımı bile sistematize etmeye çalışan, akılları Sartre Fransa'sında yaşayan bohem tipler, mantık abideleri, bildiğini sorgulamayı bırak bilmediğini öğrenmeye üşendiği için içten içe felsefeyi küçümseyen "felsefeci"ler... Aslında çoğu lise düzeyinde felsefe tarihçileri...Burada ciddi bir problem var... Köklü bir problem... Ama çözüm "a-ha işte burada" denilebilecek bir yerde değil. Yedi kat yerin dibinden alınması gereken medeniyet iksirini, yedi kat göğün üstünden alınacak sonsuzluk kadehiyle içmiş bir adam lazım bize... Belki de bir mucize...

Bir Delinin Hatıra Defteri Yahut Makber...

-Bir gün Makber'i okudum ve hayatım değişti Olric.
-Biliyorum efendimiz, o günden beri sürekli Hâmid der durursunuz...

Abdülhak Hamid Tarhan'ın Makber şiirini büyük çoğunluk bir şarkının sözleri olarak bilir. Oysa şarkının şiirle tek alakası, sözlerini yine Hâmid'in yazmış olmasıdır. Şarkının sözleri Hamid'in bir tiyatro oyunundan alıntıdır, şiirle bir alakası yoktur. Şanslı bir azınlık Makber'in tam 295 bentten oluşan bir destan olduğunu bilir ancak tamamını okumaya cesaret ve tahammül gösteremez.  Ama ben bir gün o 295 bentin her birini tek tek okumak zorunda kaldım ve bir daha eski ben olamadım.


Hakkındaki karışıklığa rağmen çoğu insan Hamid'in Makber'i 26 yaşında veremden vefat eden karısı Fatma Hanım için yazdığını bilir. (Aslında o şarkının sözlerinin Fatma Hanım için yazıldığı zannedilir.)  Hâmid, karısının ölümünün ardından bir haftada yazdığı bu şiirde,


Eyvah, ne yer ne yâr kaldı


Gönlüm dolu âh u zâr kaldı


Şimdi buradaydı gitti elden


Gitti ebede, gelip ezelden.


diye başlayarak uzun uzun Fatma Hanım'a olan aşkından ve özleminden bahseder. Felsefeci ve edebiyatçılara sorsanız Makber'i özel kılanın Tanrı'yı, hayatı, ölümü sorgulayan felsefî sorular sorması yahut aşkın, hasretin, ölüm acısının en vurucu şekilde ifade edilmesi olduğunu söyleyeceklerdir.  Makber'in özellikle sonlarına doğru kendini gösteren özensiz "deli saçmaları" ise şiirin değerini düşüren unsurlar olarak görülür. Ama bana soracak olursanız Makber'i Makber yapan bunların hiçbiri değildir. Makber'i Makber yapan bunların hepsinin aynı samimiyetle bir tek şairin kaleminden çıkmasıdır.


 Evet, bu şiiri okurken bir delinin hatıra defterini okuduğunuzu sanabilirsiniz. Yahut anlamakta zorlandığınız bir felsefe kitabını... Meselenin özü şudur: Hâmid karısına duyduğu özlemi anlatarak başlar. Hastalık halinin ve sonrasında ölümün kendisini ne kadar etkilediğini anlatır. Tanrı'ya bu acıyı dindirmesi için yalvarır, hayat ve ölümle ilgili sorular sormaya başlar. Sonra aniden Fatma Hanım'ın nasıl bir kadın olduğunu anlatmaya başlar, yarıda kesip onunla konuşmaya başlar. Acısını yaşarken dibe vurur, tekrar ayağa kalkar, ölmek ister, yok yok, az sonra yaşamak ister, sorularına cevap ister, Tanrı'dan merhamet ister, beş dakika sonra kafa tutar, hesap sorar, ama pişman olur yine Tanrı'dan önünü aydınlatacak bir ışık, hayatına devam edecek bir yol ister. Samimiyetle O'na teslim olmasının ardından bir delilik anında ironik mesajlar verir, ince sitemler eder; yine pişman olur...   Aklınız sizi yanıltmaya başlar, okuduğunuzun gerçekten o manaya gelip gelmediğini sorgulamaya başlarsınız, duygular da karışır işin içine, kah gözleriniz dolar, kah kahkaha atarsınız. Bentin başında "Evet," dersiniz "işte şairane bir şey geliyor", bentin sonunda " Bu şimdi ne ki?" diye şaşırsınız. Bentin başında kendinizi gülmeye hazır hissedersiniz, bentin sonunda " Vay be" diye gözleriniz dört açılır. Şairliğini sadece özlem ve acıyı dile getirirken konuşturmaz Hamid, soruları bile şiirsel gelir. Ama bir bakmışsınız ki bir tek mısra için beş mısra saçmalık gelir. Şiirin içinden çıkıp dışarıdan ona bakabildiğiniz ender anlarda Hâmid'i şöyle evire çevire dövesiniz gelir.


Makber'i okuduğum ve üzerine makale yazdığım günden beri, şairle birlikte yaşanılan bu duygu yoğunluğu ve dengesiz ruh halini tekrar tekrar yaşamak için belirsiz aralıklarla ona dönerim. Bazen en alakasız şey bana onu hatırlatır, yine gidip birkaç mısra okurum. "Hadi bu gece Makber gecesi yapalım" dediğim bile vakidir. Bu gece de bambaşka bir yazı planlıyorken bu çıktı kalemimden. İşte size birkaç hediye: 


Şairliğini konuşturduğu mısralar:


Ey yâr-ı vefâ-şiâr, bekle


Çok dem edemez güzâr, bekle


Beklersen eğer beni ne devlet


Sen bitmez isen biter bu hasret


Bitsin gâm-ı rûzigâr, bekle


Bir gün ederim firâr, bekle


Ben bekliyorum o vakti her an


Her an bana der mezar: "bekle"...


***

Manasını iyice düşünün de dehşete düşün: 


Dilden geliyor bu ah u feryat

Bir hikmete lazım etmek isnad

Cûş etmede vahdet-i Hüda'dan

Menba' ki değil habîr mâ'dan...

***
Aklının başına geldiği ender mısralar: 

Etmeklik için Hüdâ'yı iz’ân


İnsan ne demek, bilir mi insan?


Mümkün mü o Kibriyâ-yı Mutlak


Mahkûm-ı hayâl-i âdem olmak



Ne akıl bilir onu, ne vicdan

Tahdid çıkar, ne dense noksan

Biz hükmedelim, ne zu'mdur bu

Hiç mahkemeye gelir mi Yezdan?

***
Eh, dâhi-i a'zam diye boşuna dememişler: 

Bu sıfır nedir hesab içinde

Erkam ona inkılab içinde

Bir hîçî-i zî vücud yahud

Bir kabrdir ızdırab içinde...

***
Tam ortada güleceksin, bak: 

Ölmek ona hiç yakışmıyor hiç,

Gönlüm bu söze alışmıyor hiç

Haksız görünüşlü bir hakikat

Müthiş, bu cinayet-i tabiat...

Aklım bu işe çalışmıyor hiç

Allah'sa bana karışmıyor hiç

Sabretmek imiş bu derde çare

Çarem de benim savuşmuyor hiç...

***
O son mısrayı olur olmaz yerde kullanırken öncesini de hatırla: 

Ya Rab bu gece yılan mı yuttum?

Şeytan mı yedim, peri mi tuttum?

Zihnimdeki fikri belledim: yâr.

Karşımdaki zılli anladım: var.

Yazdıkça mürekkebi kuruttum.

Her bir sözü kendime okuttum.

Allah'a benim gözümde burhan

Bir şey diyecektim ah, unuttum....

***

Ve Makber de, bu yazı da şöyle biter: 


Artık keseyim yeter figânı

Ervâha dokunmasın ziyânı

Bu âh ki candan eyliyor cûş

Artık onu kendim eyleyim gûş...