Uzun zamandır yazmak isteyip gerekli araştırmaları yapamadığım için ertelediğim bir mesele var. Araştırmam gereken husus aklımdakilerin sanat ve estetikle ilişkisi olduğundan ve aslında tam olarak bunu yazmak istediğimden meselenin diğer boyutlarıyla ilgili yazmak da istemiyordum. Lakin dün gece Şeyh Galip'ten açıldı konu, gelip dayandı şu meşhur beyte:
Hoşça bak zatına ki zübde-i âlemsin sen.
Merdüm-i dîde-i ekvan olan âdemsin sen.
Kainatın gözünün bebeği olan Âdem olmak'lık beni yine meselenin ortasına attı. Madem öyle, dedim, meselemi, yani şeş-ciheti, eşya ile hukuk üzerinden biraz anlatayım.
Şeş-cihet geniş konu, uzun ve anlamlı. Lakin özetle İslam düşüncesini Batı düşüncesinden, İslam sanatını Batı sanatından ayıran temel taşlardan biri. Batı düşüncesi, özellikle Kant'tan sonra kendini eşyanın tamamen dışında bırakıp karşısındaki "obje"yi, "objektif"lik adına en-boy-yükseklik şeklinde bir boyut algısıyla ele alıyor. Buna karşın İslam düşüncesinde boyutlar altı tane: üst, alt, ön, arka, sağ, sol... Şeş-cihet derler bu boyut algısı kadîm dünya görüşümüzün temellerinden birini oluşturuyor.
Kant'tan evvel Aristo mantığının hakim olduğu Batı düşüncesinde "kategoriler" nesnelere ait idi. Yani bir şeyin eni, boyu, yüksekliği, bulunduğu mekan vs. nesnenin kendisinin bir gerçekliği idi. Kant bu kategorilerin nesneye değil, insan zihnine ait olduğunu iddia etti. Bu, nesnenin insan zihninin tasavvurlarına göre değiştirilebileceği, yani nesneye hükmedilebileceği anlamına geliyordu. O gün bugündür bu düşüncenin sonuçlarını yaşıyoruz.
Batı düşüncesi, insanı merkeze aldığını; nesneyi "olduğu gibi" gördüğü, idrak ettiği ve mesela sanata öyle yansıttığını (perspektif) iddia ettiği bir çeşit Tanrıcılık oynayadursun, şeş-cihet algısının hakim olduğu diyarlarda insan, kainatın gören gözü olarak kendini onun bir parçası olarak kabul etmekte; idrak ederken, anlamaya çalışırken ve eyleme geçtiğinde bu temel üzerinden diğer varolanlar ile arasında bir hukuk oluşturmakta idi. Bir başka ifade ile şeş-cihet algısıyla dünyayla baktığımda eşya (insan dışındaki diğer bütün varolanlar); benim dışımda eni, boyu ve yüksekliği olarak orada öylece duran ve benim isti'mal, istismar, istihdam gibi her türlü kullanım hakkına sahip olduğum dışsal varlıklar değildir. Göz nasıl uzviyetin bir parçasıysa ben de kainatın bir parçasıyım ve eşyayı tasarruf ederken vücudun diğer bütün uzuvlarını düşünmek zorundayım.
Bu, hayatın her alanını kuşatan bir hukuktur: mimariye, sanata, edebiyata, gündelik yaşama, her şeye yansır. Eşya sağımda, solumda, önümde, arkamda, üstümde, altımda benim görebildiğim kadarıyla ama benimle aynı uzviyetin bir parçası ise mesela ben mimaride onun doğasını gözetmek zorundayım. 150 milyon yıl önce oluşmuş bir tepeye cami inşa ederken tepeyi tıraşlayabileceğimi ve böylece düz bir zemin yaratabileceğimi düşünemem. Bunun yerine Süleymaniye örneğinde olduğu gibi eğimli araziyle uyumlu kademe kademe aşağı inen basamaklı bir mimari yapı oluşturabilirim. Sanatta perspektif yerine minyatürü tercih edebilirim, çünkü minyatür benim dünyayı görme biçimimdeki sübjektifliğe dair bir işarettir, diyebilirim. Barınma ihtiyacımı gidermek için ev yapabilirim ama bunu yaparken yağmurun toprakla buluşmasını tamamen engelleyemeyeceğimi bilmeliyim. Eşya ile hukuku gözetmezsem onun bir parçası olarak kendimin de zarar göreceğini idrak edebilmeliyim.
Hatta yakın zamanda vefat eden, hareket etme zorluğu çektiği için oturduğu yerden sağına soluna bile dönemeyen bir efendinin uzun zaman bir tarafına doğru oturup bir pencereden dışarı baktıktan sonra odadaki diğer pencereden görünen defne ağacına bakarak:
- Bugün ona hiç bakamadım, belki alınır, diyerek etrafındakilerden o cihete doğru çevrilmesini isterken yaptığı gibi eşya ile hukukumu "edeb" dairesinde bile kurabilirim.
"-e bilirim" den kasıt anlaşılmıştır sanıyorum: yapmalıyım, yapmak zorundayım. Çünkü kainattaki diğer varolanlar gibi ben de bir varolanım; sadece insanım ama insanım, yani o varolanların göz bebeğiyim, onları korumak, kollamak zorundayım ki varoluşumun bir anlamı olsun, varoluşun hakikatini idrak edebileyim. Çünkü bunu sadece ben yapabilirim...
24 Ağustos 2015 Pazartesi
23 Ağustos 2015 Pazar
Geçici de Olsa Cevaplarını Bulmuş Dingin Yazı
Onbeş gün memleket havası aldıktan sonra türlü aksiliklerle dolduğu için kısa kestiğimiz bir tatil yaptım ve evime döndüm. Bir haftadır sıcak havalardan ötürü iznini evde tamamlamak isteyen eşim sebebiyle türlü sıkıntılar yaşadıktan sonra ( onbeş gün emekli baba tecrübesinin üstüne "evdeki koca" bildiğin sendroma dönüşüyor ) bu güzel ve dahi serin pazartesi sabahında tüm umudum ve enerjimle planlar yapıyorum. Hayatın yapılan planlara uymadığını bilecek kadar yaşadım ama kör bir kuyuya taş atar gibi yaşanmayacağını da biliyorum. Bu yüzden önümü görmek için birkaç otu budayıp "şunu şuraya, şunu da şuraya" demeyi severim. Bir arkadaşım bu özelliğimi "En sıkıntılı zamanlarda bile kafanda tak tak çözümlerin var" diye tarif ederdi. Hasılı hazır hissettiğimde plan yaparım işler yolunda giderse ne ala; gitmezse işler biraz aksar, hatta düğüm olur. Olursa olur ne yapalım; Allah sağlık sıhhat versin, tekrar yola koyuluruz elbet...
Memlekette en sık karşılaştığım soru: ikinci çocuk ne zaman, sorusuydu. Hatta bu aralar ağız birliği yapmışcasına her kesimden arkadaşımın cevabını beklediği bir soru... Herkese farklı cevaplar verdiğimi itiraf edeyim. İkincinin şart olduğunu düşünenlere farklı, hemen olması gerektiğini düşünenlere farklı, "birazdahabekle"cilere de farklı cevaplar verdim. Bunun sebebi biraz böyle konularda açıklama yapmaktan sıkılmam; biraz da kendimin de cevabı bilmiyor oluşumdur. Lakin son iki haftadır artık cevabı biliyorum: ne zaman hazır olacağımı, hatta hazır olup olmayacağımı ben değil, O bilir...
Bu konuyu kendi içimde kapatıp önümdeki yola doğru başımı kaldırdığımda ise bazı planlar yapmam gerektiğini hissettim. İçimde büyüdükçe büyüdü niyetler, kurgular, kararlar; dolup dolup taşıyorum sanki. Son bir ay bu fikirlerin olgunlaşması, bu kararların içimde büyümesi için yaşanmış gibi hissediyorum. Evvela memleket; geçmişle hesaplaşma ve şu anki yolumun doğruluğuna hükmetme: Annem lisede tuttuğum, evlenirken baba evimde bıraktığım ama bir gün mutlaka alacağımı düşündüğüm günlüklerimi yırtıp atmış. İyi yapmış, iyi ki de öyle yapmış. Ferahladığımı hissediyorum. Yine otuz yıldır bana tek iltifat etmemiş olan annemden çocuk yetiştirme biçimimle ilgili övgüler almışım -aslında sadece benden kaynaklanan şeyler değil ama kimse kusura bakmasın, bazı şeyleri itiraf edip bu kadar yıl sonra gelen iltifatı geri çeviremezdim :))-, dinçleştim, kendime geldim.
Lakin sonra on gün boyunca yaşadığım bocalama; kendini ve oğlanı dinlemeyi gözardı ederek hiçbir şeyin yolun gitmeyeceğine ve biraz plan programın kimseye zararı olmayacağına dair kanı: oğlan Karadeniz'in çoğu zaman bağırmaya dönüşen yüksek sesle konuşma kültürüyle tanıştı. Maalesef eve taşıdığı bu "kazanım"la başedemiyorum, giderek gerildiğimi hissediyorum, patlamadan sakinleşmem gerek. Öte yandan bazı oyunlarımızdan ve konuşmalarımızdan oğlanla biraz daha planlı "takılabileceğimizi" keşfettim. Mesela artık temasına göre bazen alıp bazen almadığım Meraklı Minik Dergisi'ne abone olma zamanımız gelmiş gibi... Daha fazla hoplamaya, zıplamaya, tırmanmaya, tecrübe etmeye ve keşfetmeye ihtiyacımız var; nerede bulursak artık (Memlekette edindiği tecrübelerin üstüne büyükşehir dar geliyor biraz)...
Ama bütün bunların ötesinde ben dağınıklık içinde yaşayabilen biri değilim. Bu yüzden evvela evin içindeki fazlalıklardan kurtulup yeri değişmesi gereken mobilyaları yeni yerlerine yerleştirdiğim; nerede ne var bilebilmek için köşeyi bucağı temizlediğim şümullü bir bahar temizliğine girişmek gerek... Mekan ferahlasın, ben ferahlayayım, arada oğlan halısız evde biraz eğlensin :)
Son bir şey daha; belki çoğu insana bu gündelik blog yazıları boş geliyor ama bir şey söyleyeyim mi, bana kendimle ilgili çok değerli şeyler öğretiyor bunlar. Yazarken bir yandan şunu düşünüyorum: bir yıl evveline kadar heyecanlanmadan, kızmadan, şikayet etmeden, gerilmeden tek satır yazı yazamayan sen, bu kadar dinginken yazmayı başarabildiğine göre gerçekten değişiyor olmasın bir şeyler?
19 Ağustos 2015 Çarşamba
Akademik Kamusal Alan
Fakültede işe başladığımda ilk farkettiğim şeylerden biri yeni neslin akademiye bakışının bizim nesilden çok farklı olduğuydu. İlk altı ay sonunda kapım sık sık çalınmaya başladı. Genellikle 3 ya da 4. sınıftaki kız arkadaşlardan oluşan grupların kafasında hep aynı sorular vardı: Hocam, biz de ilmî çalışmalar yapmak istiyoruz, neler yapmalı, nereden başlamalıyız?
Bu soruyla bu kadar sık muhatap olmamda fakültenin ilk kadın araştırma görevlisi olmamın etkisi büyük sanıyorum. Yasaktan az çok etkilenmiş yahut hiç etkilenmemiş arkadaşlar için kurulduğu günden bu yana erkeklerin hakimiyetinde olan akademide bir kadını görmek büyük bir umut kaynağıydı. Benim için de bu arkadaşlarla konuşup kendi yollarını çizme hususunda onlara yardımcı olmak güzel bir duyguydu. Uzun uzun sohbetler yaptık her biriyle, her birine tek tek ilgi alanlarını, çalışma prensiplerini, hedeflerini ve ilmî çalışmanın hayatlarında nereye tekabül ettiğini soruyordum. Kendilerine neyi dert edinmişlerdi? Şu hayatta en çok neyi merak ediyorlardı? Hangi soruların cevabını arıyorlardı ilimde? Şu ana kadarki okumaları en çok ne üzerineydi?
Bu sohbetler benim açımdan malesef hep hayal kırıklığıyla sonuçlandı. Dertler klişe cümlelerden, okumalar ders kitaplarından, sorular yıllarca kendilerine sorulan cevaplarını aramak için hiçbir şey yapmadıkları sorulardan ibaretti. Aslında bana sorulan sorunun ilim yolculuğuyla ilgili değil, akademide mevki sahibi olmakla ilgili olduğunu birkaç görüşme sonunda anladım. Bütün sohbetler şurada tıkanıyordu: Yani hocam şimdi biz yabancı dil sınavı ile ALES'e mi girmeliyiz?
Şu son sorunun beni beynimden ve dahi kalbimden vurulmuşa döndürdüğünü tahmin edersiniz. Neresinden tutsam elimde kalacak bir soru, nasıl açıklayayım, ne söyleyeyim? Bir yandan arkadaşları kırmak istemiyorum, bir yandan asıl önemli olan şeye dair kafalarında bir imaj oluşmasını sağlamaya çalışıyorum ama söz ısrarla bu noktaya geldiğinde dilim tutuluyor, öylece kalakalıyorum.
Bir süre sonra yeni nesil için akademinin de bir kamusal alandan ibaret olduğunu iyice idrak ettim. Ya da şöyle mi demeliyim: artık akademi sadece akademiden ibaretti, ilmî yolculuğun hiçbir önemi yoktu. Bu sırada YÖK'ün başlattığı ÖYP gibi bir takım projeler de akademinin salt bir istihdam merkezi, mevki ve prestij sağlayan bir mesleğe dönüşmesine sebep oldu ve sonuçta geldiğimiz noktada ben işe başladığımda savunduğum şeyi savunamaz oldum: "Akademi kadınlar için erkekler için olduğundan daha varoluşsal bir alan. Zira bu kadar zor bir yolculuğu resmî olarak sürdürmeye çalışmak -kadının hayatındaki diğer rolleri de düşününce- ancak bir çeşit varoluş tarzı olduğunda mümkün olabilir." Hayır, işler artık böyle yürümüyordu.
Gençlik idealizminin sönüp gerçeklerle yüzleştikçe içinde kendini kaybettiğin pek çok meslek olabilir. Öğretmenlik mesleğine "muallime" (nedense bu kelimenin içinin dolu olduğu düşünülüyor, oysa tam olarak öğretmenle aynı manaya geliyor) olacağım idealiyle başlayıp bir süre sonra " yok arkadaş, yeni nesilde umut yok, idare etmekten başka çare yok" diyen çok öğretmen tanıyorum mesela. Lakin söz konusu akademi olduğunda hala manası olması gereken bir yol olduğunu düşünüyor ve bu mananın yardımcı doçentlik, doçentlik, profesörlük gibi duraklara ulaşmak için çıkılan bir yola evrilmesine anlam veremiyorum. Çünkü akademinin asıl amacı olan ilmî yolculuk kendine doğru bir yolculuktur da aslında. Başlangıçta sorarsın: Ben kimim? Neyle ilgiliyim? Bu dünyadaki varoluşum neyle ilgilidir? Kendimi nasıl ve nerede konumlandırmalıyım? Toplumsal olanla bireysel olanın dengesini hangi tür varoluş tarzıyla kuracağım? Beni ben kılan hususlar nelerdir ve kendi içime evrildiğimde en çok ne görüyorum? Bu soruları sormak zorundasındır çünkü ilim aynı zamanda eylem demektir, dönüşüm demektir, kendine dönüş demektir. Okudukça dönüşür, dönüştükçe ona göre eyler, eyledikçe daha çok kendin olursun. Bütün bunlardan arındırılmış salt titre yönelik bir akademik çaba sadece insanın kendini ve ömrünü tüketmesine sebep olacaktır.
Elbette yeni neslin akınına uğramadan önce de akademide farklı varoluş tarzları vardı. Orijinal bir tez ortaya atacak kadar cesur ve isabetli tespitler yapacak kadar alanına vakıf hocalarımız olduğu gibi, alanındaki bütün fikirleri kitap cümleleri halinde ezberleyip orijinal tek bir fikir üretemeyen hocalarımız da vardır. Hatta çoğunluğu tam olarak yeni neslin amaçlarıyla akademiye gelmiş hocalar oluşturur. Yine de varoluşsal yolculuğunu kamusal alandaki varlığına tercih etme hususunda -nedense- erkeklerden bir adım önde olduğunu düşündüğüm kadınların bu konudaki tercih sebeplerinin değişmesi düşündürücü ve can sıkıcı oluyor.
Bizden önceki neslin kadınları akademik yolculuklarına hocalarına verdikleri "Doktora bitene kadar evlenmeyeceğim", "Doktora bitinceye kadar çocuk yapmayacağım" gibi sözlerle başladılar. Öyle ki o nesli tanıyan hocalarımız ilmî yolculuğa verdiğimiz önemi gördükçe "Aman ha, hayatın geri kalan kısmını ıskalarsınız" diyerek bizleri uyardı yahut engellemeye çalıştılar. Hatta akademik alımlarda evlilik, çocuk gibi sorumlulukları düşünülerek kadının liyakati geri plana atıldı, tercih sebebi olmaktan çıkarıldı. Akademinin kadınlar tarafından salt bir meslek olarak görülerek tüketilmesi kadar kötü müydü bu uygulamalar? Bilemiyorum. Zira ilmî yönü olup olmadığı tartışılır bir akademinin, yani zaten kendi kendini tüketmeye meyyal bir kurumun kadınları kabul etmemesi en azından sistem dışı yolculukların önünü açıyordu. Şimdi ise az çok entelektüel talepleri olan gençlerin sistem içerisinde kendilerinden ve ilmin özünden vazgeçerek kendi kendini hapsettiği bir kamusal alan olarak büyümekte...
16 Ağustos 2015 Pazar
Evlilik Kamusal Alanı
http://www.yenisafak.com/yazarlar/fatmakbarbarosoglu/neseli-degil-kederli-dindar-kizlarin-hikayesi-1-2018537
Başlarken: Fatma Barbarasoğlu'nun yukarıda linki verilen yazısında araştırma görevlisi bir hanım arkadaşın evlilikle ilgili görüşlerini paylaştığı bir mektuba yer verilmiş. Aşağıdaki yazı mektuba direkt atıflar barındırır.
Yazıdaki araştırma görevlisi hanımın mektubu meşhur oldu, pek çok arkadaşım mektubun altına imzalarını atacaklarını söyleyerek yazıyı paylaştılar. Doğrusu ilk okuduğumda ben de bugün, an itibariyle bekar bir kadın olsaydım bu mektubu yazabilirdim, diye düşündüm. Lakin sonra aniden babamı düşünmeye başladım. Bildiğim kadarıyla geçmişini, çocukluğundan bugüne kadar gelen yolculuğunu...
Mektuptaki erkek örneklerini elbette tanıyorum ve evet gerçekten anlatıldığı gibi de olabilirler. Lakin sadece bugün değil, geçmişten bugüne her dönemde acaba babalarla eş adayları arasında kurulan ilişkinin doğru olup olmadığını sorgulamak istiyorum. Ben babamı tanımaya başladığımda yaşı 40'ı geçmiş bir adamdı. Aradan 30 yıl geçti ve bu süre içinde babam birkaç dönüşüm yaşadı. Benden evvelki yıllarında kaç dönüşüm geçirdiğini sorguladığımda "dindar" olsun olmasın, bugünün erkeklerine bu baba kıyasıyla biraz haksızlık edildiğini düşünüyorum.
Eğitim hayatı bitip de meslekî kariyerine başlayınca insan bir süre bocalıyor. Meslekte ilk iki yılı devirdikten sonra ise özellikle bir kadının hayatı rutine kavuşuyor. Bekar bir kadın olarak pekala hem ev, hem iş yaşantısını sürdürebiliyor. Bu dönemde bir kadının kendini "olmuş" hissetmesi kadar doğal bir şey yok. Zira her yerde, her şartta yuvayı dişi kuş yapıyor. Erkekler açısından bakıldığında durum bu kadar iç açıcı değil. Meslekî kariyerine başlayıp kendince bir ev düzeni kursa bile bu düzen anne evinin düzenine pek benzemiyor. Ben kendisini tanıdığımda eşim ailesiyle yaşıyor olmasına hatta onlara karşı maddi sorumluluğu olmasına rağmen bir aile düzenine sahip değildi, hayatının merkezini arkadaşları ve işi oluşturuyordu.
Bu yanlış ya da çok genellemeci bir gözlem olabilir ama en azından daha adil. Evlilik hem kadını, hem erkeği dönüştüren bir tecrübe. Ne istediğini çok iyi bildiğini düşünen mektup yazarı arkadaşın evlendikten sonra tecrübe edeceği dönüşümü şu an tahayyül edebildiğini sanmıyorum. Daha kendin hakkında bile tahayyül edemediğin bir tecrübenin bir erkek için nelere kadir olabileceğini, kim bilebilir?
Öte yandan evlilik kamusal alanına yönelik yeni trend geleneksel olana vurgu sanıyorum. "Erkek kadından önde olmalı" diyor mesela mektup yazarı arkadaş. Gelenekte öyle mi gerçekten diye sorası geliyor insanın yine, yeniden. Benim şahsi kanaatim, hep karşılıklı bir "rota çizicilik", "yol göstericilik" en azından karşılıklı bir etkileşim olduğu yönünde (bazen olumlu, bazen olumsuz anlamda); üstelik erkeğin toplumsal hayatta tek başına olduğu zamanlardan beri böyle... Eğer kamuda varolmayı değil, kendi varoluşsal yolculuğumuzu önceliyor olsaydık erkekten liderlik değil, yoldaşlık bekliyor olurduk sanıyorum.
Sonuçta kamusal alanda var olma güdümüz iki kişinin ilişkisinde bile kendini gösteriyor artık. Standartlarımız var kim tarafından konduğu belli olmayan, herkesin kendi meşrebine göre değişen standartlar, kayıtlar... Hayır, maddi güçten, fiziksel görüntüden bahsetmiyorum: daha varoluşsal olduğu düşünülen ihtiyaçlar... Annem hiç tanımadığı bir adamı damat olarak kabul etmeyi reddettiğinde babamı " Doktorasına devam etmesine müsaade edecek, kız bu yüzden istiyor" diyerek ikna etmişti. Elbette ben talebimin gerekçesini bu şekilde ifade etmiyordum lakin yanlış bir kanı olduğu da söylenemez. Evlilik ve akademik kariyerim arasındaki ilişki konuştuğumuz bir mevzu bile olmamasına rağmen eşimin bu konudaki tutumunu bilmek elbette etkiliydi onu seçmemde. Bununla beraber hayat bizi öyle bir noktaya getirdi ki ben doktorayı bırakmak istediğimde on beş gün boyunca eşimi ikna etmeye çalışmak zorunda kaldım. Dönüşüme açık olduğunda sürpriz çok :)
Demem o ki mektuptakiler ve buna benzer üst perdeden dile getirilen söylemler, maddi, manevi talep edilen standartlar evliliği de kamusal bir alan olarak görmemizin bir neticesi. Evlilik, bir müessese olarak konuşulduğunda kadın ve erkeğin karşılıklı ilişkisinin etrafında kocaman bir çember oluşuyor. Bu çemberin içinde mektuptaki standartlardan bu ayki Nihayet Dergisi'nde yerilen "sosyal medya şöleni" düğünlere kadar her şey var. Bütün problemler aynı kaynaktan besleniyor: insan. Bütün problemlerin tek bir çözümü var: insan.
Hasılı annelerimizden aldığımız temel ev idaresi eğitimini yüksek öğrenim görmek suretiyle süsleyen bizler, bu ikisini birlikte yürütürken evlilik yolunun başında, sonunda, ortasında, bir yerlerindeyiz. Bu arada kendi yolculuklarımız ile ilgili " erken yaşta hayatını kurmuş kızlar" tamlamasından daha derinlikli cümlelere ihtiyacımız var. Zira o "erken yaşta hayatını kurmuş kız"lardan biri olarak nacizane fikrim; hayatta karşımıza çıkan her yeni yol ile tekrar tekrar dönüştüğümüz... Öyle ki bir noktadan sonra "hayat kurma"nın anlamı büsbütün değişebilir ve dünyayı anlamaya çalışan bir çocuğa dönüşebiliriz. Kendimiz hakkında daha esaslı cümleler kurabilmek, kendi yolculuğumuza dair daha derin kavrayışlar için evlilik şart da değil, yeter ki bu hususta "kamusal alan" çemberinden çıkıp kendimize dönmeyi başarabilelim. Bu yüzden bir kez de şöyle yinelemek istiyorum: "Eve dön, şarkıya dön, kalbine dön"...
Başlarken: Fatma Barbarasoğlu'nun yukarıda linki verilen yazısında araştırma görevlisi bir hanım arkadaşın evlilikle ilgili görüşlerini paylaştığı bir mektuba yer verilmiş. Aşağıdaki yazı mektuba direkt atıflar barındırır.
Yazıdaki araştırma görevlisi hanımın mektubu meşhur oldu, pek çok arkadaşım mektubun altına imzalarını atacaklarını söyleyerek yazıyı paylaştılar. Doğrusu ilk okuduğumda ben de bugün, an itibariyle bekar bir kadın olsaydım bu mektubu yazabilirdim, diye düşündüm. Lakin sonra aniden babamı düşünmeye başladım. Bildiğim kadarıyla geçmişini, çocukluğundan bugüne kadar gelen yolculuğunu...
Mektuptaki erkek örneklerini elbette tanıyorum ve evet gerçekten anlatıldığı gibi de olabilirler. Lakin sadece bugün değil, geçmişten bugüne her dönemde acaba babalarla eş adayları arasında kurulan ilişkinin doğru olup olmadığını sorgulamak istiyorum. Ben babamı tanımaya başladığımda yaşı 40'ı geçmiş bir adamdı. Aradan 30 yıl geçti ve bu süre içinde babam birkaç dönüşüm yaşadı. Benden evvelki yıllarında kaç dönüşüm geçirdiğini sorguladığımda "dindar" olsun olmasın, bugünün erkeklerine bu baba kıyasıyla biraz haksızlık edildiğini düşünüyorum.
Eğitim hayatı bitip de meslekî kariyerine başlayınca insan bir süre bocalıyor. Meslekte ilk iki yılı devirdikten sonra ise özellikle bir kadının hayatı rutine kavuşuyor. Bekar bir kadın olarak pekala hem ev, hem iş yaşantısını sürdürebiliyor. Bu dönemde bir kadının kendini "olmuş" hissetmesi kadar doğal bir şey yok. Zira her yerde, her şartta yuvayı dişi kuş yapıyor. Erkekler açısından bakıldığında durum bu kadar iç açıcı değil. Meslekî kariyerine başlayıp kendince bir ev düzeni kursa bile bu düzen anne evinin düzenine pek benzemiyor. Ben kendisini tanıdığımda eşim ailesiyle yaşıyor olmasına hatta onlara karşı maddi sorumluluğu olmasına rağmen bir aile düzenine sahip değildi, hayatının merkezini arkadaşları ve işi oluşturuyordu.
Bu yanlış ya da çok genellemeci bir gözlem olabilir ama en azından daha adil. Evlilik hem kadını, hem erkeği dönüştüren bir tecrübe. Ne istediğini çok iyi bildiğini düşünen mektup yazarı arkadaşın evlendikten sonra tecrübe edeceği dönüşümü şu an tahayyül edebildiğini sanmıyorum. Daha kendin hakkında bile tahayyül edemediğin bir tecrübenin bir erkek için nelere kadir olabileceğini, kim bilebilir?
Öte yandan evlilik kamusal alanına yönelik yeni trend geleneksel olana vurgu sanıyorum. "Erkek kadından önde olmalı" diyor mesela mektup yazarı arkadaş. Gelenekte öyle mi gerçekten diye sorası geliyor insanın yine, yeniden. Benim şahsi kanaatim, hep karşılıklı bir "rota çizicilik", "yol göstericilik" en azından karşılıklı bir etkileşim olduğu yönünde (bazen olumlu, bazen olumsuz anlamda); üstelik erkeğin toplumsal hayatta tek başına olduğu zamanlardan beri böyle... Eğer kamuda varolmayı değil, kendi varoluşsal yolculuğumuzu önceliyor olsaydık erkekten liderlik değil, yoldaşlık bekliyor olurduk sanıyorum.
Sonuçta kamusal alanda var olma güdümüz iki kişinin ilişkisinde bile kendini gösteriyor artık. Standartlarımız var kim tarafından konduğu belli olmayan, herkesin kendi meşrebine göre değişen standartlar, kayıtlar... Hayır, maddi güçten, fiziksel görüntüden bahsetmiyorum: daha varoluşsal olduğu düşünülen ihtiyaçlar... Annem hiç tanımadığı bir adamı damat olarak kabul etmeyi reddettiğinde babamı " Doktorasına devam etmesine müsaade edecek, kız bu yüzden istiyor" diyerek ikna etmişti. Elbette ben talebimin gerekçesini bu şekilde ifade etmiyordum lakin yanlış bir kanı olduğu da söylenemez. Evlilik ve akademik kariyerim arasındaki ilişki konuştuğumuz bir mevzu bile olmamasına rağmen eşimin bu konudaki tutumunu bilmek elbette etkiliydi onu seçmemde. Bununla beraber hayat bizi öyle bir noktaya getirdi ki ben doktorayı bırakmak istediğimde on beş gün boyunca eşimi ikna etmeye çalışmak zorunda kaldım. Dönüşüme açık olduğunda sürpriz çok :)
Demem o ki mektuptakiler ve buna benzer üst perdeden dile getirilen söylemler, maddi, manevi talep edilen standartlar evliliği de kamusal bir alan olarak görmemizin bir neticesi. Evlilik, bir müessese olarak konuşulduğunda kadın ve erkeğin karşılıklı ilişkisinin etrafında kocaman bir çember oluşuyor. Bu çemberin içinde mektuptaki standartlardan bu ayki Nihayet Dergisi'nde yerilen "sosyal medya şöleni" düğünlere kadar her şey var. Bütün problemler aynı kaynaktan besleniyor: insan. Bütün problemlerin tek bir çözümü var: insan.
Hasılı annelerimizden aldığımız temel ev idaresi eğitimini yüksek öğrenim görmek suretiyle süsleyen bizler, bu ikisini birlikte yürütürken evlilik yolunun başında, sonunda, ortasında, bir yerlerindeyiz. Bu arada kendi yolculuklarımız ile ilgili " erken yaşta hayatını kurmuş kızlar" tamlamasından daha derinlikli cümlelere ihtiyacımız var. Zira o "erken yaşta hayatını kurmuş kız"lardan biri olarak nacizane fikrim; hayatta karşımıza çıkan her yeni yol ile tekrar tekrar dönüştüğümüz... Öyle ki bir noktadan sonra "hayat kurma"nın anlamı büsbütün değişebilir ve dünyayı anlamaya çalışan bir çocuğa dönüşebiliriz. Kendimiz hakkında daha esaslı cümleler kurabilmek, kendi yolculuğumuza dair daha derin kavrayışlar için evlilik şart da değil, yeter ki bu hususta "kamusal alan" çemberinden çıkıp kendimize dönmeyi başarabilelim. Bu yüzden bir kez de şöyle yinelemek istiyorum: "Eve dön, şarkıya dön, kalbine dön"...
15 Ağustos 2015 Cumartesi
Kamusal Alanda Varolmak-1
Ramazan'da yüksek öğrenim görmüş, hali hazırda mesleklerini icra eden, ikisi de yeni evli iki "dindar" hanım tanıdım. Güzel sohbetlerimiz oldu onlarla, uzun uzun konuştuk; ev hallerinden felsefeye kadar pek çok şey hakkında. Sohbet ortamı ısınınca öğrendim ki arkadaşların ikisi de psikiyatrik tedavi görüyorlarmış. Neden, diye sordum. Yeni evli oldukları için ev ile iş hayatını birlikte götüremeyip bunalıyorlarmış, bu yüzden tedaviye ihtiyaç duyuyorlarmış. Durum hakkında biraz konuştuk ama benim asıl mesaim eve dönünce başladı. Yaşları benden küçük olan, hatta aramızda bir nesil kadar farkeden bu kadınların durumunu yargıladığım sanılmasın, zira aynı bunalımı ben de yaşadım, üstüne bir de tam atlatıp atlatmadığımı henüz bilmediğim bir annelik bunalımım var. Benim ilaçlı tedavi görmeden atlatma sebeplerim sayısız olabilir, herkesin durumu kendine özel. Lakin bir de günlerdir sosyal medyayı meşgul eden sosyolojik gözlemlerle de ilişkili olan ana bir sebep var:
Zannederim başörtüsü yasağının tahrikiyle "kamusal alanda var olma" olgusunu kutsallaştırdığımızdan beri kendi kişisel yolculuğumuzu çok sorgulamıyoruz. Yasağı bizzat yaşamış olan bizler şartlı sorgulamalar yaptık. Kamusal alanda var olmak demek bizim için eğitim hayatımızı tamamlayıp mesleğimizi rahatlıkla icra edebilmekti. Bu olgu kültürel kodlarımızdaki başka değişikliklerle birleşince hayatlarımızda ve bakış açımızda geçmiştekilere nazaran ciddi farklılıklar yarattı. Yine de bizler için kamusal alanda var olma meselesi, dünyevî ve maddî bir talep olmanın ötesinde biraz entelektüel, biraz ilmî ve kendi yolculuğumuza yönelik bir anlam taşıyordu. Eğitim hayatımızı istediğimiz gibi sürdürmek istemekteki amacımız ilmî olabilirdi pekala yahut maddî özgürlük talebimizin arkasında yatan sebep geleneklerin bize dayattığı standartlarla uğraşmak istemememizdi. Hatta bu sonuncusu sadece "dindar" kızlar için geçerli değildi, bizim kuşağın büyük kısmı için yüksek öğrenim, sanıyorum anneannelerimizin bizlere biçtiği rollere karşı bir tepki, kendi hayatlarımızı kontrol altına almak için attığımız bir adım anlamına geliyordu.
Biz büyüyüp ortamın da değişmesiyle birlikte hayallerimize kavuşurken, kutsalımız onu ortaya çıkaran sorunla hiç karşılaşmamış bir neslin elinde daha geniş, hayatın her alanını kuşatan bir talep haline geldi. Bizim sosyal hayattan beklediğimiz en fazla önyargısız muamele görmek yahut rahatsız edici bakışlar olmadan konsere, tiyatroya gidebilmekti mesela. Lakin sonraki neslin talepleri çok daha büyük ve iddialı oldu. Modayla ilgiliydiler mesela, bu konuda söz sahibi olmak istiyorlardı. Üstelik gelenekten aldıkları değerleri kamusal alana açılacak şekilde değerlendirmek istiyorlar, ev hanımlığını bir dekorasyon faaliyetine dönüştürmeye çalışıyorlardı. Evet, onlar başörtüsü sorunuyla karşılaşmamışlardı belki ama başka türlü bir baskıya karşı başka türlü bir kamusal alanda var olma mücadelesi veriyorlardı.
Tanıştığım bu iki hanımın altından kalkamadıklarını düşündükleri hayat tarzının özeti şu: sabah kalkıp son derece şık giyinerek iş yerlerine gitmek, akşamüstü işten ayrıldıklarında arkadaşlarıyla bir yerlerde takılıp sohbet (entelektüel ya da değil) etmek yahut eşleriyle birlikte davetlere icabet etmek, evlerinin son derece şık dekorasyonu ve anne evi titizliğiyle ışıl ışıl parlaması ve bütün ev işlerinin zamanında ve tam olarak yerine getirilmesi ( hanımlardan biri bunun için asla yardımcı almak istemediğini, her şeyi kendi eliyle yapmak istediğini söyledi), akademik kariyerlerine ve diğer sosyal faaliyetlere devam ederken kayınvalidesiyle son derece iyi geçinen bir gelin olmak... Bütün bunlar yazarken bile beni yoruyor zira bizim neslin, en azından benim çevremin mükemmeliyetçilik anlayışı "kendi yağımızla kavrulmak"tan ibaretti.
Bununla beraber evlilik bizim nesilde de elbette bir sendeleme sebebidir. Özellikle benim gibi yemek yapmayı bile bilmeden evlenenler için bocalama, akademik yahut meslekî kariyer ile ev düzeni arasındaki çetrefilli gidiş gelişlerden yorulma, anneliğin ardından uzun dönem ne yapacağını şaşırma, dengeyi kurana kadar kendi içinde ve dışında pek çok şeyle mücadele etmelerin başlangıcını oluşturur. Şimdi kimimiz çocukla biraz yavaşlayıp anneliğe özen gösteriyoruz, kimimiz önceden keşfedemediğimiz yemek yapma, terzilik gibi yeteneklerimize yöneliyoruz, kimimiz de akademik yahut mesleki yolculuğumuza devam ediyoruz. Bunları yaparken elbette evimize özen gösteriyor, sosyal ilişkilerimize devam etme çabasına giriyor, ailevi ilişkilerimize dikkat ediyor, davetlere icabet edip kılık kıyafetimize özen gösteriyoruz. Ama zannediyorum yeni nesil kadar yormuyoruz bunlar için kendimizi, yeni nesil kadar varoluşsal problem haline getirmiyoruz, bir denge kurmak oluyor son raddede emelimiz, bu dengeden sonra kendi içsel yolculuğumuza dönmeyi düşlüyoruz. Çünkü hayat bize en önemlisinin bu yolculuk olduğunu öğretti sanıyorum, bir insan, bir kadın, bir eş ve bir anne olarak üzerimize aldığımız sorumlulukların bizi büyüten, bizi olgunlaştıran, bizim içimizdeki "öteki"leri dışarı çıkaran yahut dışarı çıkmaması gerekenleri içimizden söküp atmamızı sağlayan nimetler olduğunun farkındayız. Aksi takdirde hepsi birer yük oluyor doğrusu, giderek ağırlaşan ve hayatı yaşanmaz hale getiren...
(Devam edecek)
Bununla beraber evlilik bizim nesilde de elbette bir sendeleme sebebidir. Özellikle benim gibi yemek yapmayı bile bilmeden evlenenler için bocalama, akademik yahut meslekî kariyer ile ev düzeni arasındaki çetrefilli gidiş gelişlerden yorulma, anneliğin ardından uzun dönem ne yapacağını şaşırma, dengeyi kurana kadar kendi içinde ve dışında pek çok şeyle mücadele etmelerin başlangıcını oluşturur. Şimdi kimimiz çocukla biraz yavaşlayıp anneliğe özen gösteriyoruz, kimimiz önceden keşfedemediğimiz yemek yapma, terzilik gibi yeteneklerimize yöneliyoruz, kimimiz de akademik yahut mesleki yolculuğumuza devam ediyoruz. Bunları yaparken elbette evimize özen gösteriyor, sosyal ilişkilerimize devam etme çabasına giriyor, ailevi ilişkilerimize dikkat ediyor, davetlere icabet edip kılık kıyafetimize özen gösteriyoruz. Ama zannediyorum yeni nesil kadar yormuyoruz bunlar için kendimizi, yeni nesil kadar varoluşsal problem haline getirmiyoruz, bir denge kurmak oluyor son raddede emelimiz, bu dengeden sonra kendi içsel yolculuğumuza dönmeyi düşlüyoruz. Çünkü hayat bize en önemlisinin bu yolculuk olduğunu öğretti sanıyorum, bir insan, bir kadın, bir eş ve bir anne olarak üzerimize aldığımız sorumlulukların bizi büyüten, bizi olgunlaştıran, bizim içimizdeki "öteki"leri dışarı çıkaran yahut dışarı çıkmaması gerekenleri içimizden söküp atmamızı sağlayan nimetler olduğunun farkındayız. Aksi takdirde hepsi birer yük oluyor doğrusu, giderek ağırlaşan ve hayatı yaşanmaz hale getiren...
(Devam edecek)
Kaydol:
Yorumlar (Atom)