İnsan hayatındaki en önemli soru hayatın manasının ne olduğu sorusu olsa gerek. Nitekim felsefede sorulabilecek en önemli sorunun "Varlık niçin vardır?" olduğunu söylerler. Felsefi manadan biraz koparırsak bu soru, ölümle olan travmatik ilişkimizle beslenince ortaya eğlenceli alternatifler çıkar. İçlerinde yine teknik anlamda felsefeye yakın duranlar olduğu gibi, oldukça gündelik olanlar da (benim için böyle bir ayrım yok, gündelik olan da pekala felsefî olabilir) vardır.
Lakin Batı düşüncesi açısından bakıldığında hayatın anlamı en çok "kötülük problemi"yle ilgilidir sanki. Bunun sebebini anlamak çok zor değil. Her şeyden evvel baskın bir metafizik zemin olarak "ilk günah" var. Bu metafizik temelin doğurduğu daha en baştan masumiyetini yitirmiş bir insan anlayışı... Sonra bu temellerin sarsılışı, örneğin büyük Lizbon Depremi üzerinden Tanrı'nın sonuna kadar sorgulanışı... Devam edegelen savaşlar, soykırımlar, 20. yüzyılın doğurdukları: sömürgeler, kapitalizm, İkinci Dünya Savaşı, anlamın tekrar tekrar sorgulanışı, Freud'un ilk günahla son derece kesişen analizlerinin insan anlayışına vurduğu damga, son olarak gelinen noktadaki hayat tarzında ortaya çıkan vakalar, anlam arayışçıları, dibe vuruşçular, hilkat garibeleri, seri katiller, sadist ruhlular...
Manzara o kadar acayip ki birkaç gündür elimde olan "Kötülük Üzerine Bir Deneme" isimli kitabın sahibi Terry Eagleton nereden başlayıp nereye doğru gitmesi gerektiğine karar verememiş gibi bir o tarafa bir bu tarafa savrulmuş kitap boyunca... Aslında tam olarak savrulma denemez buna, edebi örnekler, felsefi teoriler üzerinden kötüyü sorgulamış durmuş ve kitabın sonunda da bir sürü soru işaretinin yanında iyi bir tesbit hediye etmiş bize... Bu tesbite yazının sonunda geleceğim...
Aslında başlangıçta, yani Hıristiyanlık'ın sistematik bir dogmaya dönüşmeye başladığı ilk zamanlarda "ilk günah", "Tanrı'nın öz ifadesinin en üst düzeyine işkence görmüş bir insan bedeninde ulaşması" fikri ve toplumun "kilise ve diğerleri" diyerek ikiye bölünmesinin doğurduğu bütün sosyo- psikolojik sonuçların yanında kötülüğe dair makul teoriler yok değil. Nitekim bu dönemde Hıristiyan azizler ile İslam düşünürleri kötülük teorileri ve teodiseler hususunda paslaşır gibi görünür. Hatta Gazali'nin "mümkün dünyaların en iyisi" teodisesini Leibniz'de görmek mümkündür. Bu bağlamda Eagleton'ın paylaştığı iki örnek olarak Aziz Augustine ve Thomas'a bakmakta fayda var.
Augustine'e göre "insan ihtiraslarının doymazlığı ancak Tanrı'da bitebilir. Tanrı'da bulunan doygunluk, sonsuza değin hırçın ve tatminsiz olmak zorunda olan açgözlü bir irade için katlanılmazdır." İnsanın açgözlülüğü ve sürekli kendini daha aşağıya doğru çekme hevesi bizde de ayetle sabittir. Lakin İslam düşünürleri arasında çok daha olumlu bir dil hakimdir. Bu bir madalyonun iki yüzü gibidir: Batı'da insanın kötülüğüne, Doğu'da ise potansiyel kemaline vurgu yapılır. Lakin Batı'da insan ilk günahla kirlenerek dünyaya gelmiş bir kara lekedir, mayası kötüdür onun aksi takdirde o günahı işlemeyecektir. Doğu'da ise kendisini esfel-i safilin derekesine indirebilecek de olsa Allah'ın halifesidir insan, nefs-i emmareye yani kendisini kötülüğe doğru çeken bir yöne potansiyel olarak sahip olmakla birlikte mayası iyidir ve dünyadaki amacı "iyiliğe doğru" yürümektir.
Thomas daha genel bir bakış açısından söz eder: " Bir şey kendi doğasına ne kadar çok ulaşırsa o kadar iyidir. Bir şeyin mükemmelliği, kendini gerçekleştirdiği oranda artar. Şeyler ancak kendileri için uygun bir şekilde geliştiğinde iyidir." Bu düşüncenin altında Hıristiyan ve Yahudi düşünürleri arasında olduğu gibi İslam düşünürleri arasında da neşvünema bulan bir fikir yatar: Kötülük aslında yoktur, o bir varoluş bozukluğu, varoluştaki bir eksikliktir." Bu fikrin bizdeki hali son derece özlüdür: kötülük ademu'l- kemal yani kemalin yokluğudur, derler. Bu bağlamda insan da varolma amacı olan "tekamül"e ne kadar yakınlaşırsa o kadar "iyi"olur.
Batı düşüncesinde Tanrı'dan sonrasına gelindiğinde işler sarpa sarıyor. Sorgulanmaktan iyice itibarı sarsılan Tanrı'nın karşısına "Şeytanvari" bir duruşla çıkıyor "insanî kötülük". Hıristiyanlık'ta şeytan bizdeki duruşunun ötesinde bir mana içerir. Tanrı'nın karşısında Şeytan özerk bir yapı arzedip neredeyse düalizme neden olacak bir içeriğe sahiptir. Yani Tanrı iyidir, Şeytan kötüdür ve bunlar sürekli mücadele halindedir. İslam düşüncesi Şeytan'ı asla böyle konumlandırmaz. Şeytan kibirli bir kuldan ibarettir, Allah'ın kendisini yarattığının bilincindedir ve başlangıçtaki kibri de aslında bir nevi kıskançlık göstergesidir. Yani Tanrı'nın değil, insanın karşısında durur Şeytan. Bu yüzden metafizik bir varlık olarak kabul edildiği gibi nefs-i emmare olarak yorumlandığı da olur.
Batı düşüncesinin Tanrı'dan kopuşunun doğurduğu boşluk, anlam arayışındaki insanoğlu için başka bir aşkınlığa dönüşmeye meyyaldir. Bu sebeple Eagleton postmodern anlamda kötülüğü " bir çeşit aşkınlık" olarak yorumlayabileceğimizi söyler. "Her ne kadar yozlaşmış bir aşkınlık olduğunu düşünseler de, dinin hükümranlığının bittiği bir toplumda kalan tek aşkınlık"... Bir diğer ifadeyle
"Gündelik varoluş öyle garipleşmiş ve sıradanlaşmıştır ki sadece bir doz şeytanlık onu galeyana getirebilir. Hayat bayatladığında ve tatsızlaştığında, sanat bile şeytanla yardımlaşmak zorunda kalabilir (Faust örneğini düşünün) ve fark yaratabilmek için aşırılığa ve sapkınlığa akın edebilir."
Bunun için, der Eagleton günümüz dünyasında kötülük "göz kamaştırıcı"dır. Verdiği örnek de son derece çarpıcı aslında: "Küçük oğluma kötülükle ilgili bir kitap yazdığımı söylediğimde "Çok havalı" diye cevap verdi." Eaglaton bu ahlakî yanılsamayı orta sınıfın ahlaki erdemlere el atması, sıkıcılaştırıp tekdüzeleştirmesine bağlıyor. Hatta yobaz din propagandacıları ve sofu tüccarlar erdemi tutumluluk, ağırbaşlılık, iffet, perhiz, ciddiyet vs. diye tanımladıklarında kötülüğün daha çekici gelme sebebini de anlamak zor değil, diyor. Ben yaşadığım toplum içinden bakacak olursam bu cümleyi şöyle kurardım: Sadece dinin değil, hayatın özünü bile yakalamayı başaramamış, imanı havf ile reca arasında her an süren bir yolculuk olarak değil de, şartlara bağlandığında kendinden emin olunmayı sağlayan bir çeşit liman olarak gören, kuru hükümlerle insanın ahlaki ve dini bütünlüğünü oluşturabileceğini sanan, tefekkuh sahibi olmaktan uzak dindarların yanında; ideolojik saplantıları nedeniyle dünyaya at gözlüğüyle bakan, sistemin kölesi olarak her türlü dayatmayı doğru kabul eden orta sınıf "seküler"ler yüzünden de günahkarlık yahut anarşizm "moda" oldu. Oysa Eaglaton'un ifadesiyle "otoriteye nanik yapan insanlara hayranlık duysak da" aynı şey "tecavüzcüler yahut dolandırıcılar için geçerli değildir." Ama bugün, tam da bu noktada iyi ve kötünün sınırlarını neyle çizeceğiz?
İnsan hakları gibi bir çok evrensel ahlak yasasının altına imza atan toplumlar için "içeriden" bir eleştiri olarak Eagleton şunları söylüyor: " Meleksi diye tabir ettiğimiz toplumlar, politikayı, ülke insanlarını mutlu etmek için düzenlenmiş birtakım yönetimsel tekniklerin biraz ötesinde görürler. Kötülüğü de kendi hoşgörülerinin yan etkisi olarak yaşatma eğilimindedirler. Dahası sadece kötülüğü değil, star tarikatlarından dini köktenciliğe, Satanizmden New Age zırvalıklarına kadar her türlü sahte alternatifi de beslerler. İnsanların anlamla yaşamalarına olanak sağlamayan toplumlar anlamlandırma işini astroloji ve kabala gibi merdiven altı spritüellerine havale eder. Bu toplumlarda fast-food ruhsalcılığı sudan ucuzdur ve dolayısıyla her türlüsü havada kapılır. Resmi ideolojimiz meleksileştikçe ve yavanlaştıkça akılsız bir nihilizme daha teşne oluruz. Anlam furyası anlam kıtlığına yol açar."
Hal böyleyken - ve aslında içinde yaşadığımız toplumları/sistemi pek çok açıdan eleştirip başka sahte anlamlardan da bahsedebilecekken- sorumu değiştiriyorum: hayatı nasıl anlamlandıracak ve kötüyü nasıl tanımlayacağız?
Hıristiyan dünyasında olduğu gibi Doğu'da da bir mesele olarak kötülükle ilgilenilmiş elbette. Lakin bütün teodiselerin yani kötülüğü yaratma hususunda Tanrı'yı savunmaya çalışan bütün teorilerin tek tek çökmeye başlaması ve anlamının giderek cılızlaşması şeklindeki bir kırılma bizde son döneme kadar yok. Tanzimat'la birlikte bir takım sorgulamalar başlasa da Batı'daki muadillerinin karşısında o kadar naif kalıyorlar ki... Öte yandan aslında bizdeki çeşitli teodiseler bugün sadece Batı için değil, belki Müslümanlar için bile naif kalabilir. Lakin meselenin Allah'la ilgili kısmını bir kenara bırakıp - zira idrak edemeyeceklerimize dayanabilir mevzu- insana dönersek dün gece bu konuyu açtığım bir arkadaşımın yerinde tesbitiyle "iyilik ve kötülük nefsin yönleri olmaları hasebiyle insana ait bizde"... İnsan doğuştan kötü değil elbet, saf kötü diye bir şey de yok. Ama bir potansiyel olarak insan nefsinde kötü yönler var: insan fıtrattan ve adaletten sapmaya yüz tuttuğunda onu aşağı doğru çeken huylar, özellikler. Onlara "dur" demesini bilmek, hayatı anlamlandırmayla bağlantılı.. Dur demesini ve kendini tekrar ayağa kaldırmasını bilmek iman ile, aşk ile, hikmet ile hayata ve onun anlamına bağlanmakla alakalı... Dur demesini bilmek sorgulamakla, içinde yaşadığın dünyayı ve daha önemlisi kendini tanımakla, bilmekle alakalı...
Kötülüğün kaynağını, sebeplerini, kadim kötüleri ve postmodern kötüleri sorgulayarak ilerlerken kitap, ben sürekli insanın içinde barındırdığı kötülük potansiyeli ve onunla mücadeledeki sorumluluğuna vurgu yapan bir teori geliştirilmesi gerektiğini düşündüm. Zira bizde kötülük o kadar da fantastik bir şey değil. Nitekim Eaglaton'ın da kitabın sonunda aynı noktaya gelerek o yerinde tesbitini dile getiriyor (biraz dağınık, parça parça toparlayacağım):
" Kötüler yaşama sanatında kifayetsiz olan insanlardır. Aristo'ya göre yaşamak sürekli antrenman yaparak kendimi geliştirmemiz gereken bir spor gibidir. Kötüler işin bu yönünü bir türlü anlayamıyorlar. İşin doğrusu biz de öyle. Biz bu konuda Karındeşen Jack'ten sadece bir adım öndeyiz. Yaşam sanatı konusundaki kifayetsizliğimiz başka bir dünyadan gelecek misafirlere garip gelebilir. (...) İstisnasız tüm insanların bir şekilde defolu olması gerçeği New York'taki Gugenheim Müzesi'ndeki bütün resimlerin sahte olması kadar gariptir. Neticede eğer kötüler yaşama sanatında hepten beceriksizse biz de kısmen öyleyiz."
Ne yani, gerçekten kötü diyerek tiksineceğimiz insanımsı mahluklarla normal insanları aynı kefeye mi koyuyoruz? Bebek katillerini, tecavüzcüleri, işkencecileri sırf içimizde kıskançlık, hırs, açgözlülük gibi bir takım nefsî temayüller var diye kendimize yakın mı görmemiz gerekiyor?
Aslına bakarsanız "kötülüğün sıradanlığı" teorisine göre tam olarak öyle. Zira bu saydığımız adamları "hastalıklı, hayata doğuştan böyle gelmiş, insan olmaktan çıkmış, psikopat" olarak tanımlamamız onları bir nevi masumlaştırmak anlamına geliyor. Hayır, onlar insan ve tam da bu yüzden yaptıkları bize iğrenç geliyor. Yaptıkları onların - bazıları için kısmî de olsa- tercihi, bu yüzden suçlular.
Zira "korkunç eylemlerin sahipleri her zaman korkunç kişiler değildir. CIA işkencecileri kesinlikle iyi birer koca ve baba olabilir" ve aslında bütün o korkunç "kötülüklerin çoğu tembellik, korku, pintilik ve açgözlülük gibi sessiz, saygıdeğer ve şiddetten uzak sebeplerle yapılır".
"Bu bağlamda kötülük elimizi salladığımızda denk geldiğimiz bir şey olmasa da, sıradan hayatla yakından ilgilidir." "Yaşlıların emeklilik fonlarını hortumlayan veya gezegenin tamamını kirleten kişiler de genellikle iş iştir diyen yumuşak başlı bireylerdir." "Zira çoğu kötülük kurumsaldır. Bireylerin kötü niyetli eylemlerinin değil de menfaatlerin ve bazen de insanlardan bağımsız işlemlerin ürünüdür kötülük." "Kötülük türlerinin çoğu toplumsal sistemlerimizin içine işlemiştir ve bu sistemlere hizmet eden bireyler yaptıklarının ciddiyetinin farkında olmayabilirler. Öte yandan bu insanların tarihin elinde basit birer kukla olduklarını söyleyemeyiz."
Evet, insan bir kukla değildir. Özgürlük ve sorumluluk sahibidir. İster dini bir dünya görüşüne sahip olun, ister seküler şunu kabul etmemiz mümkündür: hak ve adaleti gözeterek yaşadıkça, bunun için kendimiz ve tüm sistemle mücadele ettikçe insan olmanın gereğini yerine getirmiş oluruz. "Kötü" olmaktan, "kötüye" alet olmaktan gün be gün uzaklaşmak ve"kötüyü kutsallaştırmak" yerine "iyiyi harlamak" da monoton hayatlarımıza ilaç gibi gelebilir. Sahi iyinin kolay ve sıkıcı olduğunu kim söyledi bize? Asıl havalı olması gerekeni tahttan indirmeye lüzum yok, iyi'nin de pekala bir aşkınlığı, anarşist ve ezber bozan bir tarafı, aksiyonu ve heyecanı var. Hatta belki de asıl heyecan ve aksiyon orada, hele bir başlasak kendimizi eleştirmeye...

Bak bu yazi da humeyradan ;)
YanıtlaSilhttp://www.yazkalem.com/iyilige-buyutec-tutmak/
ben humeyra'yı yeni keşfediyorum, hele dur okuyayım :)
YanıtlaSil