19 Mart 2015 Perşembe

Varoluşçu Kiracılık

İşin zor kısmını atlattık: evi bulduk ve kontratı imzaladık. İyisiyle kötüsüyle artık kabullenmek zorunda kaldığımız bir evimiz daha oldu. An itibariyle iki eve birden bağlıyız. Haftasonundan itibaren temizlik, toplanma ve taşınma telaşına düşeceğiz. İki hafta kadar sürecek gibi görünüyor.

Onbeş dakika görüp hakkında karar verdiğim evi dün tekrar gidip gördüm. Bizimkini aradım: 
"Tamam", dedim, "şimdi biraz daha içime sindi". 
- Kaç gün sürecek bu durum?
- Yok artık temizliğe başlayana kadar kafama takacak bir şey yok. Temizlik başlayınca küçük problemler çıkacaktır. Haftasonuna kadar rahatsın...

Bizimki evlenirken okul ve iş hayatı nedeniyle hayata biraz yukarıdan bakan biriyle evlendiği için benim kadınsal problemlerimi anlamakta hala güçlük çekiyor. Neden, diyordur içinden muhtemelen, neden bu da diğer kadınlara benzedi? Vallahi ben de bilmiyorum bey, insanın kendine ait bir evi olunca ona özenip bezenesi geliyor. Daha doğrusu onu gerçekten "kendine ait" hale getirmek istiyor. İçinde otururken "Evet, burası beni anlatıyor" demek istiyor. Aslında bunu anlamayacak biri değil; kendisi de aynı talebi defalarca tekrarlamıştır. Ama erkek ve kadın farkı işte: ben ayrıntılara takılıyorum; o büyük talepler peşinde...

Lakin bu "kendine ait"lik kafamı kurcalıyor son iki gündür. O kadar sahipleniyoruz ki mekanları onları "kendimize ait" hale getirmeye uğraşıyoruz. Eğer böyle olmazsa "içimiz sıkılıyor", "ev" bizi bunaltıyor, "şu kanepeyi değiştirmek" gerekiyor. Yanlış anlaşılmasın pek çok insanın çaresizce pençesine yakalandığı o "tüketme" hastalığından bahsetmiyorum. O insanın özündeki kimyevi bir değişiklik, bir çeşit manyaklık hali. O manyaklık türüyle fazla ilişkim olmadı benim, çok şükür. Millet elinde küçük mp3 çalarlarla gezerken ben hala walkman kullanıyordum. "Başkaları"nın belirlediği "olması gerekenler"im de hiç olmadı. Açıkçası evlenirken gerçekten rahat edebilmek için nelerin olması gerektiğini bile bilmiyordum: öğrenci evi kurar gibi ev kurdum. Lakin şimdi farkediyorum ki günümüz şartlarında hayatı kolay hale getirmeyi sağlayacak bir "olması gerekenler" listesi oluşturmuşum zihnimde ve bunları "bana özel" yapacak ayrıntılara dikkat ediyorum. İşte kastettiğim "sahiplenme- kendini ait hissetme" sendromu da burada başlıyor. 

Kiracı olmakla ev sahibi olmak arasındaki en belirgin fark kiracının aitlik duygusunu yaşamaması olsa gerek. Ne kadar az süre kalırsanız, o kadar az aitlik. Doğrusunu isterseniz ben mahalleme, yoluma, marketime, pazarıma alıştığımdan daha az alıştım bu eve. Zira biliyordum ki ev sahibi geri dönecek (anlaşma öyleydi) ve ben gideceğim. Ama gideceğim yer buradan çok uzak olmayacak, dolayısıyla yaşadığım semt "benim", ev değil. Hatta aylardır hep ev arama telaşında olduğumuz için evde iğreti yaşıyorum. Eylülde gideceğim diyip yaz temizliği yapmadım, gitmemiz ertelenince kasımda son bir ince temizliği içimden gelmeden, öyle zar zor yapıverdim.

Öte yandan kiracı olduğunuzda, "özellikle gidici olduğunuzu tam olarak idrak ettikten sonra",  evi "kendinize ait" hissetmek için bir şey yapmak içinizden gelmez. Üç buçuk yıldır "Ben bu evin sahibi olsam var ya" diyip ne hayaller kurduk lakin banyoda patlayan bir su borusunu bile iş çıkmasın diye dışarıdan bir boruyla "idare edecek" şekilde yaptırdık. Bahçenin biçimsizliği, düzensizliği hep canımızı sıktı ama elimizi taşın altına koyma zamanı gelince "Aman gidiciyiz" dedik. İşlerin sarpa sardığı vakitler oldu, bunaldık ama hiçbir şeyi değiştirmeye gücümüz ve inancımız yetmedi. Hep gideceğimiz günü kolladık. Şimdi yeni bir heyecanla, bu evde yaptığım hataları yapmayacağım gibi bir ısrarla başlayan yeni ev serüvenimin sonu da buna benzeyecek, biliyorum. Sadece bir yıl üstelik. Başedemediğimizi düşünmeye başladığımız an ipler kopacak ve gün saymaya başlayacağız ve bir yıl sonra bugünlerde yine benzer şeyler hissedip düşüneceğim belki de... 

Şimdi bütün bunlardan şikayetçi olmadığımı söylersem şaşırabilirsiniz. Çünkü bütün korkularıma rağmen ben değişimi severim. Değişim insanı dinamik tutar. Değişim insanı sorgulatır. Değişim insana varoluşsal durumunu:  kiracılığınızın sadece dünyevî değil, aynı zamanda ontolojik olduğunu hatırlatır:

İnsanın evi Varlık'tır, der Heidegger. İnsan dünya-dadır, dünyayla  ilişki içindedir ama dünyaya ait değildir o, dünyaya "fırlatılmış"tır, kendini bir anda bu varoluş düzleminde bulur ve yaşamaya başlar. Yaşadıkça da alışır ve burayı kendine ait/ kendini buraya ait zanneder. Oysa insan kendi varoluşsal gerçekliğini idrak ettiği ender anlarda anlar ki ben bu dünyaya ait değilim, başka bir şey beni çağırıyor. Bunu gündelik hayatımızda "Birdenbire hayatıma yabancılaştım yahu" gibi cümlelerle ifade ederiz; herşeyin boş ve anlamsız olduğu hissine kapılırız yahut aslında oraya ait olmadığımız gibi bir hisle ürpeririz, durup dururken içimiz sıkılır, bir şeyleri değiştirsek işleri yoluna koyacakmış gibi hissederiz. Bu sıkıntıyı; yaşadığımız mekanı, bize yakın olan, bizi anlatan, aitlik duygusu hissettiğimiz/hissedeceğimizi sandığımız eşya ile doldurarak gidermeye çalışırız, olmaz. Çünkü bizi çağıran şey bu dünyadan değildir.

Gündelik hayatımıza hiçbir şey yokmuş gibi devam ediyor olmamız ise hakiki yabancılaşmayı ifade eder aslında: kendine ve varoluşsal durumuna yabancılaşma. Bizim dünyayla maddî ilişkimiz çok basit bir kiracılık ilişkisidir: doğdun, öleceksin. Ancak dünyayla ontolojik ilişkimiz bu kadar basit değil: doğduysan hakkını vereceksin. Hem de bu dünyada, yaptıklarının, düşündüklerinin, hissettiklerinin hepsinin idrakinde ve sorumluluğunda olarak yaşayacak ve "olacak"sın. 

Temelde bütün varoluşçu felsefeler bize kiracı olduğumuzu hatırlatmaya yarar. Heidegger insanın kiracılık durumunun idrakine varıp özgürlüğü ve sorumluluğunu eline alarak yaşamasına "otantiklik" der. Zira ona göre insan bir projedir, kendi kendini üretmek zorunda olan bir proje. Dünyadayken Varlık'la kurulacak bir ilişki sizi hakikate ulaştırırken kendinizi oluşturmanızı sağlar. Ve bunu ancak dünya-da varlık olarak yapabilirsiniz. İçinde bulunduğunuz varoluşsal durum (ölümle sınırlanmış bir hayatta özgür ve sorumluluk sahibi olma durumu) otantik olma imkanı veren yegane durumdur. 

Din, insanın varoluşsal durumunun idrakine varmadığı gündelik yaşantı haline "gaflet", der. İnsandan beklenen iman ile dünyanın ötesiyle bağlantı kurarak bu gafleti aşması ve "sıfat"ına yakışır bir hayat sürmesidir. Günlük hayatımızı düzenleyenler dahil bütün dinî emirler bu ontolojik bağı kurmak içindir (bugünlerde daha büyük gafletlere gark olmak için kullanılıyor olsalar da). Ama burada da aynı vurgu var: bunu dünyadayken yapmak zorundasınız; öbür tarafa gidince "aaa gerçekten böyleymiş" demeniz bir işe yaramıyor, malum. Zira insanın içindeki potansiyeli ortaya çıkarıp "halife" olabilmesi için tam olarak dünya gibi bir kiralık eve ihtiyacı var. (Bu yüzden cennetten kovulduk, evet)

Hasılı kiracı-ev-ev sahibi denklemi sandığımız kadar basit iş değil. Kiralık ev fani de, kiracı fani değil; sorun orada... 

1 yorum: