30 Mart 2015 Pazartesi

Niçin nûr inmiyor artık semâdan?

Haftalar önce bir Hâmid ve Makber yazısı yazmıştım. O gece yine bir Makber gecesiydi, oturup uzun uzun Makber okumuştuk. Ardından sohbet açılmış, bizimki Yahya Kemal'in Hâmid'e çattığı bir şiir okumuştu. Ben şiiri dinlerken anlamayanlardanım, illa kendi gözlerimle okumak zorundayım ki gerçekten idrak edebileyim. Lakin bizimki bu şiiri okur okumaz, meret içime işledi. Yahya Kemal'i düşündüm. Üsküp'ten İstanbul'a gelişini, Paris'e gidişini ve orada İstanbul'u keşfedişini; İstanbul'un ve dahi ancak bu başkentte hissedilen büyük medeniyetin onda yarattığı etkiyi, bu büyüleyici etki yüzünden her daim taşralı olmaktan utanıp "taşralı" olan her şeye mesafeli durmasını... 
Servet Sami Uysal, Yahya Kemal biyografisinde şairin başından geçen şöyle bir hikaye anlatır: Yahya Kemal vapurda gördüğü bir güzeli aylarca gözleriyle takip eder. Kadın çok güzeldir, Yahya Kemal'in gönlüne düşmüştür bir kere. Tam kadınla konuşmaya cesaret edip de ona yanaştığı an kadının koyu bir Rumeli şivesiyle konuşan sesini duyar ve arkasını dönerek hemen oradan uzaklaşır. 
Garip bir adamdır Yahya Kemal. Kendine göre taşralıdır, dönem aydınlarının gözünde muhtemelen "Batılı"dır ama aslında o tam anlamıyla İstanbul'ludur. İstanbul'u, orada doğup büyümüş, kadim kültürün mirasını görerek yaşamış pek çok dönem aydınından daha çok öyledir hem de. Sırrın ne olduğunu keşfedenlerden ve hissedenlerdendir. Hıh, böyle söyleyince aklıma geldi; İslamcı zihniyete sahip bir hocam Yahya Kemal için " Pek acayip bir adamdır, insanın acıyası gelir ona. Namazı niyazı yoktur, içki sofrasından kalkmaz ama ne güzel yazmıştır Süleymaniye'yi", demişti. Ben de size acıyorum Hocam, diyemedim o zaman. İslamcıların basiretsizliği de acayiptir doğrusu. İslamcı olmaktan müslüman olmaya fırsat bulamadıklarından, müslümanların nakış işler gibi işleyip önümüze serdikleri medeniyetin izlerini görmekten acizdirler. Varsın kavgaları onların olsun, ben Yahya Kemal'in gördüklerinden bir parça aktarayım bu gece; keyifle okuyup hüzünle arkanıza yaslanın diye:
İthâf
´Abdülhak Hamid’den sonra ledünnî şiirin menbâları kurudu. Sâmih Rifat Bey’in hâtif sadâsını andıran bir manzûmesi bu çorak devrin en güzel eseridir. O eserin kafiyelerinden doğan bu mısrâları sâhibine ithâf ediyorum.´
Fer almışken tulû-ı kibriyâdan
Bu gün bî-vâye kalmış her ziyâdan
Bu mülkün farkı yok bir tengnâdan
Niçin nûr inmiyor artık semâdan?
Bu şek, bağrımda her gün gâh ü bî-gâh
Dolaştım “Hû! ” deyüp dergâh dergâh
Ümid ettim ki bir pîr-i dil-âgâh
Desün “Destûr! ” mihrâb-ı hafâdan
Abâ var, post var, meydanda er yok
Horasân erlerinden bir haber yok
Uzun yollarda durdum hiç eser yok
Diyâr-ı Rûm’a gelmiş evliyâdan
Tecellîgâh iken binlerce rinde
Melâmet söndü Şark’ın her yerinde
Bu devrin gerçi son sohbetlerinde
Nefes’ler dinledik sâz-ı Rızâ’dan
O yerler işte Bağdat, işte Âmid
Bugün her şûleden mahrûm, câmid,
O yerlerden gelen son yolcu Hâmid
Haberdâr olmaz olmuş mâverâdan
Bu manzûmenle ey üstâd-ı hoşkâm
Ali’den doldurup iksîr-i ilhâm
Leb-i uşşâka sundun öyle bir câm
Ki yoğrulmuş türâb-ı Kerbelâ’dan
Yahya Kemal

19 Mart 2015 Perşembe

Varoluşçu Kiracılık

İşin zor kısmını atlattık: evi bulduk ve kontratı imzaladık. İyisiyle kötüsüyle artık kabullenmek zorunda kaldığımız bir evimiz daha oldu. An itibariyle iki eve birden bağlıyız. Haftasonundan itibaren temizlik, toplanma ve taşınma telaşına düşeceğiz. İki hafta kadar sürecek gibi görünüyor.

Onbeş dakika görüp hakkında karar verdiğim evi dün tekrar gidip gördüm. Bizimkini aradım: 
"Tamam", dedim, "şimdi biraz daha içime sindi". 
- Kaç gün sürecek bu durum?
- Yok artık temizliğe başlayana kadar kafama takacak bir şey yok. Temizlik başlayınca küçük problemler çıkacaktır. Haftasonuna kadar rahatsın...

Bizimki evlenirken okul ve iş hayatı nedeniyle hayata biraz yukarıdan bakan biriyle evlendiği için benim kadınsal problemlerimi anlamakta hala güçlük çekiyor. Neden, diyordur içinden muhtemelen, neden bu da diğer kadınlara benzedi? Vallahi ben de bilmiyorum bey, insanın kendine ait bir evi olunca ona özenip bezenesi geliyor. Daha doğrusu onu gerçekten "kendine ait" hale getirmek istiyor. İçinde otururken "Evet, burası beni anlatıyor" demek istiyor. Aslında bunu anlamayacak biri değil; kendisi de aynı talebi defalarca tekrarlamıştır. Ama erkek ve kadın farkı işte: ben ayrıntılara takılıyorum; o büyük talepler peşinde...

Lakin bu "kendine ait"lik kafamı kurcalıyor son iki gündür. O kadar sahipleniyoruz ki mekanları onları "kendimize ait" hale getirmeye uğraşıyoruz. Eğer böyle olmazsa "içimiz sıkılıyor", "ev" bizi bunaltıyor, "şu kanepeyi değiştirmek" gerekiyor. Yanlış anlaşılmasın pek çok insanın çaresizce pençesine yakalandığı o "tüketme" hastalığından bahsetmiyorum. O insanın özündeki kimyevi bir değişiklik, bir çeşit manyaklık hali. O manyaklık türüyle fazla ilişkim olmadı benim, çok şükür. Millet elinde küçük mp3 çalarlarla gezerken ben hala walkman kullanıyordum. "Başkaları"nın belirlediği "olması gerekenler"im de hiç olmadı. Açıkçası evlenirken gerçekten rahat edebilmek için nelerin olması gerektiğini bile bilmiyordum: öğrenci evi kurar gibi ev kurdum. Lakin şimdi farkediyorum ki günümüz şartlarında hayatı kolay hale getirmeyi sağlayacak bir "olması gerekenler" listesi oluşturmuşum zihnimde ve bunları "bana özel" yapacak ayrıntılara dikkat ediyorum. İşte kastettiğim "sahiplenme- kendini ait hissetme" sendromu da burada başlıyor. 

Kiracı olmakla ev sahibi olmak arasındaki en belirgin fark kiracının aitlik duygusunu yaşamaması olsa gerek. Ne kadar az süre kalırsanız, o kadar az aitlik. Doğrusunu isterseniz ben mahalleme, yoluma, marketime, pazarıma alıştığımdan daha az alıştım bu eve. Zira biliyordum ki ev sahibi geri dönecek (anlaşma öyleydi) ve ben gideceğim. Ama gideceğim yer buradan çok uzak olmayacak, dolayısıyla yaşadığım semt "benim", ev değil. Hatta aylardır hep ev arama telaşında olduğumuz için evde iğreti yaşıyorum. Eylülde gideceğim diyip yaz temizliği yapmadım, gitmemiz ertelenince kasımda son bir ince temizliği içimden gelmeden, öyle zar zor yapıverdim.

Öte yandan kiracı olduğunuzda, "özellikle gidici olduğunuzu tam olarak idrak ettikten sonra",  evi "kendinize ait" hissetmek için bir şey yapmak içinizden gelmez. Üç buçuk yıldır "Ben bu evin sahibi olsam var ya" diyip ne hayaller kurduk lakin banyoda patlayan bir su borusunu bile iş çıkmasın diye dışarıdan bir boruyla "idare edecek" şekilde yaptırdık. Bahçenin biçimsizliği, düzensizliği hep canımızı sıktı ama elimizi taşın altına koyma zamanı gelince "Aman gidiciyiz" dedik. İşlerin sarpa sardığı vakitler oldu, bunaldık ama hiçbir şeyi değiştirmeye gücümüz ve inancımız yetmedi. Hep gideceğimiz günü kolladık. Şimdi yeni bir heyecanla, bu evde yaptığım hataları yapmayacağım gibi bir ısrarla başlayan yeni ev serüvenimin sonu da buna benzeyecek, biliyorum. Sadece bir yıl üstelik. Başedemediğimizi düşünmeye başladığımız an ipler kopacak ve gün saymaya başlayacağız ve bir yıl sonra bugünlerde yine benzer şeyler hissedip düşüneceğim belki de... 

Şimdi bütün bunlardan şikayetçi olmadığımı söylersem şaşırabilirsiniz. Çünkü bütün korkularıma rağmen ben değişimi severim. Değişim insanı dinamik tutar. Değişim insanı sorgulatır. Değişim insana varoluşsal durumunu:  kiracılığınızın sadece dünyevî değil, aynı zamanda ontolojik olduğunu hatırlatır:

İnsanın evi Varlık'tır, der Heidegger. İnsan dünya-dadır, dünyayla  ilişki içindedir ama dünyaya ait değildir o, dünyaya "fırlatılmış"tır, kendini bir anda bu varoluş düzleminde bulur ve yaşamaya başlar. Yaşadıkça da alışır ve burayı kendine ait/ kendini buraya ait zanneder. Oysa insan kendi varoluşsal gerçekliğini idrak ettiği ender anlarda anlar ki ben bu dünyaya ait değilim, başka bir şey beni çağırıyor. Bunu gündelik hayatımızda "Birdenbire hayatıma yabancılaştım yahu" gibi cümlelerle ifade ederiz; herşeyin boş ve anlamsız olduğu hissine kapılırız yahut aslında oraya ait olmadığımız gibi bir hisle ürpeririz, durup dururken içimiz sıkılır, bir şeyleri değiştirsek işleri yoluna koyacakmış gibi hissederiz. Bu sıkıntıyı; yaşadığımız mekanı, bize yakın olan, bizi anlatan, aitlik duygusu hissettiğimiz/hissedeceğimizi sandığımız eşya ile doldurarak gidermeye çalışırız, olmaz. Çünkü bizi çağıran şey bu dünyadan değildir.

Gündelik hayatımıza hiçbir şey yokmuş gibi devam ediyor olmamız ise hakiki yabancılaşmayı ifade eder aslında: kendine ve varoluşsal durumuna yabancılaşma. Bizim dünyayla maddî ilişkimiz çok basit bir kiracılık ilişkisidir: doğdun, öleceksin. Ancak dünyayla ontolojik ilişkimiz bu kadar basit değil: doğduysan hakkını vereceksin. Hem de bu dünyada, yaptıklarının, düşündüklerinin, hissettiklerinin hepsinin idrakinde ve sorumluluğunda olarak yaşayacak ve "olacak"sın. 

Temelde bütün varoluşçu felsefeler bize kiracı olduğumuzu hatırlatmaya yarar. Heidegger insanın kiracılık durumunun idrakine varıp özgürlüğü ve sorumluluğunu eline alarak yaşamasına "otantiklik" der. Zira ona göre insan bir projedir, kendi kendini üretmek zorunda olan bir proje. Dünyadayken Varlık'la kurulacak bir ilişki sizi hakikate ulaştırırken kendinizi oluşturmanızı sağlar. Ve bunu ancak dünya-da varlık olarak yapabilirsiniz. İçinde bulunduğunuz varoluşsal durum (ölümle sınırlanmış bir hayatta özgür ve sorumluluk sahibi olma durumu) otantik olma imkanı veren yegane durumdur. 

Din, insanın varoluşsal durumunun idrakine varmadığı gündelik yaşantı haline "gaflet", der. İnsandan beklenen iman ile dünyanın ötesiyle bağlantı kurarak bu gafleti aşması ve "sıfat"ına yakışır bir hayat sürmesidir. Günlük hayatımızı düzenleyenler dahil bütün dinî emirler bu ontolojik bağı kurmak içindir (bugünlerde daha büyük gafletlere gark olmak için kullanılıyor olsalar da). Ama burada da aynı vurgu var: bunu dünyadayken yapmak zorundasınız; öbür tarafa gidince "aaa gerçekten böyleymiş" demeniz bir işe yaramıyor, malum. Zira insanın içindeki potansiyeli ortaya çıkarıp "halife" olabilmesi için tam olarak dünya gibi bir kiralık eve ihtiyacı var. (Bu yüzden cennetten kovulduk, evet)

Hasılı kiracı-ev-ev sahibi denklemi sandığımız kadar basit iş değil. Kiralık ev fani de, kiracı fani değil; sorun orada... 

4 Mart 2015 Çarşamba

Bana da Abla Dediler... Ama Bir Sor Niye Dediler?

http://recel-blog.com/bana-abla-abla-abla-dediler-dondum-baktim-resmen-bana-dediler/
Bu yazı, linkteki yazı ve yorumları üzerine yazılmıştır. 


Hamileliğim sırasında zaten var olan guatrımın bebeği etkilemesi endişesiyle sürekli tiroid kontrolüne gitmek zorunda kaldım. Bu kontrollerden birinde ultrason çektirmem gerekti. Ultrason odasına girip kurduğum ilk cümleden itibaren Doktor Bey kendini veteriner yerine koyup ben sanki orada söylenenleri anlamıyormuşum gibi hemşiresiyle konuşmaya başladı. Muhabbetin can alıcı cümlesi şuydu:
- İşte adam dedi ya üç çocuk diye, görüyorsun (kastedilen benim) herkes hamile...
Hemen ardından da bana dönüp:
- Mesela senin kaçıncı abla, diye sordu.

Hayır, o kafandaki "ev hanımı" imajı nasıl bir şey? Onun yanında, onu muhatap almadan onun hakkında konuşuyorsun, kadının özgür iradesi olmadığını ima ediyorsun ve bundan en ufak bir rahatsızlığın yok. Ya seni anlamayacağını yahut kızmayacağını mı düşünüyorsun?  Üstelik sadece sosyo-kültürel bir etiketleme değil; siyasî bir etiketleme de yapıyorsun. Benim tepkim bu son etiketlemeye oldu, sinirle: 
- İlk ve son inşallah, dedim.
- Aaa öyle deme abla, ev hanımının en az üç çocuğu olmalı bence. Benim eşim de doktor ama biz üçüncüyü düşünüyoruz, ev hanımı hayli hayli bakar.. (Kafa yapmıyor, siyasi içerikten bağımsız olarak böyle düşünüyor)
- Ben ev hanımı değilim...
- Öyle mi? Nedir meslek?

Söylememe gerek yok, bu dakikadan itibaren "Siz" oldum. Hamileliğim sırasında her girdiğim tartışmada zırıl zırıl ağlama gibi bir huy edindiğimden Doktor Bey'e haddini bildirmeyi göze alamadım. Öte yandan entelektüel olduğunu sanan Doktor Bey bana bir takım felsefî sorular sorarak muhabbeti uzattı. Sonrasında fakülteyi ziyaret edip orada sorularına cevap bulabileceği hocalarla görüşmek istediğini söyledi. Bozuntuya vermedim, davet ettim ve odadan çıktım.

Yukarıdaki doçent hanımın yazısını okuyunca aklıma bu anı geldi. Yani durumu kafamda genelleştirdikçe genelleştirdim. Bizim ülkemizde saygısızlığın patolojik bir rahatsızlık olduğu fikrine herkesin katılacağını düşündüm. Ancak yorumları okudukça şaşkınlıktan ağzım bir karış açık kaldı. Yorumlara göre kadın kompleksli bir kadındı, başörtüsünü içselleştirememişti hatta ne içtiyse aynından istediğim bir yorumcunun bakış açısıyla "bilimsel açıdan güvenilmezdi"... 
.
Hanımefendinin meselesi sanki başörtülü bir doçent olarak kendisine "abla" denilmesiymiş gibi abidik gubidik bir takım yorumlar yapılmış. Vay efendim, Türk insanı bir saygı ifadesi olarak kullanırmış "abla"yı, yok efendim, "abla" sempatikmiş vs... Hiç kusura bakmayın arkadaş, ben doktora "abi" diyemiyorsam, doktor da bana "abla" diyemez. Hele hele bu "abla"lık benim başörtümden, kadın oluşumdan, kılık kıyafetimden kaynaklanıyorsa hiç diyemez. Sadece bana değil, anneme, ablama, teyzeme, hiç kimseye diyemez.

Bu mesele ticari ilişkilerdeki tutumumuza da biraz benziyor. Benim hayatımdaki en güzel örneği kargo şirketleri... Son derece resmi şekilde işlem yapıyor; paketini teslim ediyor; hızlı gitmesi için ekstra ücret ödüyorsun. Vaktinde gitmeyince arıyor, hesap soruyor, " Abla insanlık hali işte, ulaştıramadık sonuçta" gibi bir cevap alıyorsun. Yahut bir paketi ev adresine, öbür paketi iş adresine istiyorsun; normalde sana kırk tane kıllık çıkarıp son kuruşuna kadar parasını alan firma iki pakette de aynı isim var diye ikisini birden iş adresine teslim ediyor. Daha bitmedi; kargolarım soyismin aynı olmasından dolayı apartmanın altında iş yeri bulunan kuzenime teslim edildiğinde aldığım cevap evlere şenlikti: "Abla biz abiyle (kuzenimi kastediyor) tanışırız, kendisini çok severim,  yukarı çıkmamak için ona teslim ettik..." Ne dememi bekliyordu acaba? "Aaa öyle mi, bundan sonra da ona bırakın, zahmet olmasın size..."

Etrafımızda gördüğümüz tipik Türk insanının kafası budur, biliyorum. Ancak ben her gittiğim yerde, bakkalda, manavda, pazarda, takside bir hanımefendi gibi karşılanmak istediğimi ifade etmiyorum. Ben özellikle sosyo-kültürel/ meslekî ortamı itibariyle başkalarıyla muhatap olamadığı biçimde benimle muhatap olabileceğini sanan insanlara karşıyım. Doktor Bey'in yanına son derece modern giyimli bir hanım girseydi acaba tavrı bu mu olacaktı? Varsayalım öyle, mesleğimi öğrendikten sonraki hitabı neden değişti o zaman? Kargo firmaları son derece resmi çalışmak zorunda olan firmalar, değil mi? Ben onlardan "ya bir kargom var ama hiç gelecek durumda değilim, geçerken bir uğrasanız da alsanız paketi" şeklinde taleplerde bulunmuyorsam onların da bana böyle davranmaya hakkı yok.

Öte yandan bu acayip hitap tarzı ve davranış biçimi görmüş geçirmiş yurdum insanında da yoktur arkadaş. Annemin, tipik bir Türk kadını olarak, hiç tanımadığı bir insana herhangi bir samimiyet emaresi yokken "Sen"le hitap ettiğini hatırlamıyorum. Özellikle Türk toplumunca kutsanmış bir takım meslek erbabına hitabı son derece saygılıdır: Doktor Bey, Öğretmen Hanım, Hoca Hanım... Bu yalnızca annemin tarzı da değildir. Yaş ilerledikçe "Doktor bey evladım"; "Doktor bey oğlum"a dönüşebilir hitaplar vardır normal Türk insanının dilinde. Bunun karşılığı muhatabın gönlünü okşayan kibarlaştırılmış "Teyzecim, amcacım" benzeri hitaplardır ve yaşı iyice kemale ermiş olanlar için istisnai bir durumdur. Yoksa kırklı yaşlarda bir kadın size "Mühendis Bey" dediğinde, "Yenge" diye karşılık verirseniz, bunun nedeni evet, tıpkı yazıda da belirtildiği gibi başörtüsüdür, giyim kuşam tarzıdır, şivedir, ağızdır; inkar edemezsiniz.

Özetle mesele sadece bir hitap meselesi değildir. Eğer böyle olsaydı hoşgörüyle yaklaşıp tahammül göstermek çok daha kolay olurdu. Nitekim pazarda alışveriş yaparken pazarcının "abla" diye hitap etmesi kimseyi rahatsız etmez. Zira pazarda herkes "bir"dir; kimse sizi ötekileştirmez. Ama bir doktor sizi muhatap almadan eşinize yöneliyorsa, bu kırıcıdır. Fakülte koridorlarında hoca olabileceğinize dair en ufak bir şüphe geçmiyorsa karşınızdakinin zihninden, bu rahatsız edicidir. Çünkü ortada görsel imaja dayalı hiyerarşik bir konumlandırma söz konusudur. Yani hitap sahibi kendisini sizin üstünüzde konumlandırıyor, çünkü kendisini "yurdum insanı"ndan üstün görüyor. Dolayısıyla görsel imajınız "yurdum insanı"na uydukça size bir şeyi beş yaşında bir çocuğa anlatır gibi anlatabilir; sosyo-kültürel ve siyasi olarak sizi etiketleyebilir; cehaletle damgalayabilir; kaba davranabilir; hakaret edebilir. Bunlara da mı katlanmak gerekiyor?