Haftalar önce bir Hâmid ve Makber yazısı yazmıştım. O gece yine bir Makber gecesiydi, oturup uzun uzun Makber okumuştuk. Ardından sohbet açılmış, bizimki Yahya Kemal'in Hâmid'e çattığı bir şiir okumuştu. Ben şiiri dinlerken anlamayanlardanım, illa kendi gözlerimle okumak zorundayım ki gerçekten idrak edebileyim. Lakin bizimki bu şiiri okur okumaz, meret içime işledi. Yahya Kemal'i düşündüm. Üsküp'ten İstanbul'a gelişini, Paris'e gidişini ve orada İstanbul'u keşfedişini; İstanbul'un ve dahi ancak bu başkentte hissedilen büyük medeniyetin onda yarattığı etkiyi, bu büyüleyici etki yüzünden her daim taşralı olmaktan utanıp "taşralı" olan her şeye mesafeli durmasını...
Servet Sami Uysal, Yahya Kemal biyografisinde şairin başından geçen şöyle bir hikaye anlatır: Yahya Kemal vapurda gördüğü bir güzeli aylarca gözleriyle takip eder. Kadın çok güzeldir, Yahya Kemal'in gönlüne düşmüştür bir kere. Tam kadınla konuşmaya cesaret edip de ona yanaştığı an kadının koyu bir Rumeli şivesiyle konuşan sesini duyar ve arkasını dönerek hemen oradan uzaklaşır.
Garip bir adamdır Yahya Kemal. Kendine göre taşralıdır, dönem aydınlarının gözünde muhtemelen "Batılı"dır ama aslında o tam anlamıyla İstanbul'ludur. İstanbul'u, orada doğup büyümüş, kadim kültürün mirasını görerek yaşamış pek çok dönem aydınından daha çok öyledir hem de. Sırrın ne olduğunu keşfedenlerden ve hissedenlerdendir. Hıh, böyle söyleyince aklıma geldi; İslamcı zihniyete sahip bir hocam Yahya Kemal için " Pek acayip bir adamdır, insanın acıyası gelir ona. Namazı niyazı yoktur, içki sofrasından kalkmaz ama ne güzel yazmıştır Süleymaniye'yi", demişti. Ben de size acıyorum Hocam, diyemedim o zaman. İslamcıların basiretsizliği de acayiptir doğrusu. İslamcı olmaktan müslüman olmaya fırsat bulamadıklarından, müslümanların nakış işler gibi işleyip önümüze serdikleri medeniyetin izlerini görmekten acizdirler. Varsın kavgaları onların olsun, ben Yahya Kemal'in gördüklerinden bir parça aktarayım bu gece; keyifle okuyup hüzünle arkanıza yaslanın diye:
İthâf
´Abdülhak Hamid’den sonra ledünnî şiirin menbâları kurudu. Sâmih Rifat Bey’in hâtif sadâsını andıran bir manzûmesi bu çorak devrin en güzel eseridir. O eserin kafiyelerinden doğan bu mısrâları sâhibine ithâf ediyorum.´
Fer almışken tulû-ı kibriyâdan
Bu gün bî-vâye kalmış her ziyâdan
Bu mülkün farkı yok bir tengnâdan
Niçin nûr inmiyor artık semâdan?
Bu gün bî-vâye kalmış her ziyâdan
Bu mülkün farkı yok bir tengnâdan
Niçin nûr inmiyor artık semâdan?
Bu şek, bağrımda her gün gâh ü bî-gâh
Dolaştım “Hû! ” deyüp dergâh dergâh
Ümid ettim ki bir pîr-i dil-âgâh
Desün “Destûr! ” mihrâb-ı hafâdan
Dolaştım “Hû! ” deyüp dergâh dergâh
Ümid ettim ki bir pîr-i dil-âgâh
Desün “Destûr! ” mihrâb-ı hafâdan
Abâ var, post var, meydanda er yok
Horasân erlerinden bir haber yok
Uzun yollarda durdum hiç eser yok
Diyâr-ı Rûm’a gelmiş evliyâdan
Horasân erlerinden bir haber yok
Uzun yollarda durdum hiç eser yok
Diyâr-ı Rûm’a gelmiş evliyâdan
Tecellîgâh iken binlerce rinde
Melâmet söndü Şark’ın her yerinde
Bu devrin gerçi son sohbetlerinde
Nefes’ler dinledik sâz-ı Rızâ’dan
Melâmet söndü Şark’ın her yerinde
Bu devrin gerçi son sohbetlerinde
Nefes’ler dinledik sâz-ı Rızâ’dan
O yerler işte Bağdat, işte Âmid
Bugün her şûleden mahrûm, câmid,
O yerlerden gelen son yolcu Hâmid
Haberdâr olmaz olmuş mâverâdan
Bugün her şûleden mahrûm, câmid,
O yerlerden gelen son yolcu Hâmid
Haberdâr olmaz olmuş mâverâdan
Bu manzûmenle ey üstâd-ı hoşkâm
Ali’den doldurup iksîr-i ilhâm
Leb-i uşşâka sundun öyle bir câm
Ki yoğrulmuş türâb-ı Kerbelâ’dan
Ali’den doldurup iksîr-i ilhâm
Leb-i uşşâka sundun öyle bir câm
Ki yoğrulmuş türâb-ı Kerbelâ’dan
Yahya Kemal