16 Ekim 2016 Pazar

Travmatik Kanaviçe

Kendi iç sesimi dinledikçe ihtiyaçlarım farklılaşıyor. Lakin bugüne kadar bilme ve anlama eylemi olarak kullandığım yöntemleri bir çırpıda silip atamıyorum. Atmak da gerekmiyor belki, bazıları çok köklü içimde, çok benden... Yahut henüz içimdeki sesin dilini anlamakta güçlük çekiyorum. Bu sebeple farklılaşan ihtiyaçlarıma isim koyma ihtiyacı hissediyorum hala. Elimi uzattığım yerde bulamıyorum onları her zaman. Böylece bir şeyin eksikliğini hissettiğimde onu tasvir etmeye başlıyorum:
- Bir şey arıyorum. zihnimi özgürleştirecek ve beni sistematik düşünceden akışkan düşünceye geçirecek bir şey.
- Zihnimi değil, ellerimi çalıştıracak bir şey.
- Beni yavaşlatacak bir şey.
- Bedensel hareket gerektiren işlerde çok hızlıyım, öyleyse otururken yapabileceğim bir şey.

Tasvirlerim bu kez ihtiyacıma geçmişten gelen bir isim koydu. Keyifle tecrübe ettiğim ama travmatik olarak uzaklaştığım bir isim: kanaviçe. Son derece keyif alarak işlerken, üstüste yaptığım hatalar sebebiyle duyduğum "Beceremeyeceksin bu işi, bırak artık" cümleleriyle bir kenara fırlatıp atmıştım kanaviçeyi. Şimdi yıllar sonra şu zamanlarda beni geri çağırıyordu. 

***

Kanaviçe dükkanına girdiğimde yüzlerce motifle karşılaştım. Neredeyse her birine baktım, bazılarını inceledim, bazılarına karar verir gibi olup geri çekildim. Her seferinde travmam ağır basıyordu: bu çok zor, bunu beceremem/ hata yaparım/ hemen sıkılırım. Yeniden tasvirler belirdi kafamda: geometrik bir şey, renk değiştırmekle beni uğraştırmayacak bir şey, küçük; ben sıkılmadan bitiverecek bir şey. Derken şu motifle karşılaştım:



Bütün köşelerine rağmen ilk bakışta gözüme yuvarlak göründü görüme bu motif. Simetrik ve dairesel ve derli toplu, çıkıntısız, tek renkli, küçük ve kolay. Yine de uzun süre kararsız kaldım. İtiraf etmem gerekirse "Hala mı bu kadar sıkıcıyım?" diye düşünüyordum. Hala mı bu kadar net? Bu sesi dinlemedim, başlangıç seviyesi için makul bir seçim yaptığımı düşünerek eve geldim.

Motifi işlemeye başlayınca asimetrik kıvrımları olduğunu farkettim önce. Hoşlanmadım bu durumdan, işimi zorlaştırıyordu ve mükemmel görünmüyordu. Ama devam ettim, devam ettikçe elimin sürekli o asimetrik kısımlara meylettiğini, oraları yapmak istediğini, orada beni çeken birşeyler olduğunu hissettim. Sonra köşelerini farkettim, bu kadar keskin köşeleri ilk bakışta nasıl görememiştim? 

İşledikçe farkettim ki kendi yolumu okuyorum onun üzerinde. Ruhumdaki bütün asimetrik uzantıları farkedişim, onlara meyledişim, onları ve onlarla beraber kendimi sevmeye başlayışım. Sonra ilk bakışta gözüme görünmeyen, yapmaya devam ettikçe iyice canımı sıkmaya başlayan, orada olmalarından rahatsız olduğumu hissettiğim köşeler: ezberlerim, standartlarım, önkabullerim... Bu motif yapabileceğime inandırmıştı beni ilk görüşte. Ben düşünerek seçim yaptığımı düşünürken aslında o beni kendine çekmişti. İşlemeye başladığımda ise geçmişe dönüp ilmek ilmek bugüne getirdi. 

Şu an motiften azadeyim. İğne, onu işlerken hem motiften, hem travmatik geçmişimden azad etti beni. Özgür hissediyorum artık kendimi. İğneyle yakalayıp tutmak istediğim onlarca şey uçuşuyor şuralarda bir yerde. Beni hakikatime yaklaştırırken resmini hatıra olarak etaminin üzerine çizmek istediğim onlarca hayal...

7 Ekim 2016 Cuma

Çemberin İçinde

Mevsim ayarlarım biraz bozuktur benim. Pek çok sebebi olabilir bunun. Okulluluk olabilir örneğin, okul sonbaharda başlar, kışın devam eder, baharda ikinci bir başlangıç yapar, yazın kapanır. Benim ruhum da sonbaharda uykusundan uyanır, kışın demlenir, baharda olgunlaşıp hüzünlenir, yazın kendi içine çekilip dış dünyayla bağını koparır. Belki doğduğum toprakların etkisidir, sonbahar gibi kış geçirmek, hiç ilkbahar bilmeden nemli ve boğucu bir yaza ulaşmak bozmuştur ayarlarımı. Öte yandan benim olayım bu olabilir, neden olmasın, uzun gece-battaniye- kar üçlüsünü sevmeyi bozuk olmakla suçlamak haddi aşmaktır da. Sonbahar meyvesi de var, kış meyvesi de sonuçta...

Hasılı benim zamanlarım geldi. İçimde kıpır kıpır heyecanlar, kendiliğinden ortaya çıkan ve teslim olduğum kararlar, yeni rutinler, iç ve dış temizlikler...

Aynı zamanda sosyalleşme dönemimdir sonbahar. Kış hazırlıklarına başlayan insanların arasına karışmayı severim. Otuzlu yaşlar yaklaşırken başlayan ve giderek artan ciddiyet derdinden muzdarip bünyemde eski coşkunluktan artık hiç eser yok, farkındayım. Kendini rahat ve etiketsiz hissettiği ortamda mart danası kıvamında hoplayıp zıplayan şaklabanlığım, gözlemci ikinci bilincim tarafından esir alınmış gibi uzun zamandır, evet. Lakin sanki bu yıl yeni bir tohum verdi bu ikisinin birleşimi. Aşkın ilk debdebeli zamanlarının bitip de olgun bir huzura dönüştüğü hal gibi dingin ve rahat giriyorum insanlar arasına. Hadi dostum, hadi aralarına karışınca iyi hissedeceksin, dürtüsü yok. Sıkıcı gözlemcinin "Bu mudur yani, bunun için miydi?" havası da yok. Öyle kendiliğinden başlayıp beni harekete geçiren, kendiliğinden akıp giden ve kendiliğinden sona eren haller var hissedebildiğim, isim koyamadığım, koymaya çabalamadığım...
Kaçıyor muyum yoksa bu bir ihtiyaç mı sorusuna da bıraktım artık; sadece öyle oluyor.

Kendiliğinden ortaya çıkan kararlara gelince geçen iki yılda kasım-aralık gibi tohumları ekilen ve -mayıs- haziranda meyvelerini verip ruh haritama işlenerek sahneyi terkeden süreçlerim oldu. Onların başlangıcında "Bir şey yapmalıyım" telaşı ve ardından ihtiyacımın tevafuken karşıma çıkışı vardı. Bu yıl telaşım yok, bir arayışım da. Yollar, yolculuklar, kitaplar, hiç biri yok hayalimde. Yavaş yavaş yapıyorum bahar temizliğimi, bir şey olup da bölününce gülümsüyorum. Kurtulamadığım fazlalıklar bile yük değil bana, bekliyorlar dolaplar içinde, onlara ihtiyacım yok ama onlardan kurtulmaya da ihtiyacım yok. Heyecanlarım bile bir garip bu yıl, olabilmek için beni yıpratmayan, sabırlı, sevecen...

Bu sonbahar sadece elimde kanaviçe kasnağı, radyoda hafif bir müzik var...