Birkaç ay önceye kadar da böyle devam etti yolculuğum, ta ki irademle boğuşmaya başladığımı hissedene kadar. Küçük bir sosyal medya bağımlılığı krizi gibi görünüyordu ama arkasından nice şeyler çıktı. Farkettim ki ben irademi çok fazla zorlamayı sevmiyordum. Alışkanlıklarımdan vazgeçip daha çok talep ettiğim bir alışkanlığa geçiş yapmak için kendimi zorlamak bana Pavlov'un köpeğiymişim hissi veriyordu. Hep şunu biliyor gibiydim: bu geçici bir dönem, biraz salmaya ihtiyacım var, enerjimi yeniden kazanınca bu krizi atlatacağım. Öyle de oldu, biraz toparlayıp iç sesimin gösterdiği yöne doğru kıvrıldıkça yeniden aşk u şevkle hayatı yaşamaya koyuldum.
Ama artık ben eski ben değildim. Birkaç kavram girmişti hayatıma, sürekli kendi hayatımdaki yerlerini sorguluyordum. Bir bakıyordum, büyük bir şevkle "bildiklerimi" aktarırken arkadan bir ses "ne yapıyorsun?" diye soruyordu. Bir başka gün her şey yolunda giderken daha önce hiç karşılaşmadığım bir problemle yüzleşiyor, öfke nöbetlerine engel olamıyordum. Bir şey sürekli oradaydı, bana sürekli kendini hatırlatıyordu. Ruhum ne kadar coşarsa coşsun aniden tökezleyebiliyordum. Korkularım, endişelerim, yargılamalarım, küçümsemelerim bir anda karşıma çıkıp beni tekrar bir kuyunun içinde fırlatabiliyorlardı. Bazen görmezden geliyordum onları, bazen üstlerinden atlıyordum, bazen az zaman harcayıp cevaplarımı buluyordum, bazense günlerce sıkışıp kalıyordum ama sonuçta bir şeyin hep orada var olduğunu günden güne daha iyi idrak etmeye başlamıştım. Ruhum aşka birazcık doyduğu anda karşıma dikiliyordu. İradem onun üstünden geçemiyordu, alışkanlıklarımı bile yeniyordu bu şey, elim ayağım tutmaz oluyordu birden, kendim olmaktan keyif almaz oluyordum. Bir öfke krizi, bir korku atağı, bir yetersizlik hissi, bir, bir, bir... Nefs çeşitli halleriyle hep peşimden geliyordu.
Bu kadim bir ayrımdır, nefs ve ruh. Ama bu açıklama babında bir ayrımdır, öyle ki aslında onlar birliktedir, içiçe geçmişlerdir, insanın hakikati böyledir. Belki de bu giriftliktir onu görmezden gelerek yol alışlarım. Aşkla, sevgiyle, irfanla, kendim olmakla, huzurla ruhumun irademle uyum içinde yaşadığı bütün o anlarda gönlümün orta yerinden geçiveren anlık karartıları neden sorgulama ihtiyacı hissedeyim ki?
Ama şimdi, uzun zaman sonra ilk kez şimdi, nefsimi sorguluyorum. Nefis tezkiyesi üzerine kafa yoruyorum.Gönlü masivadan temizlemek yerine sürekli birini çıkarıp öbürünü
dolduruyor olabilir miyim? Öyle ya, nefis tezkiyesinin aslı budur: gönlü temizleyerek Hakikat'e yer açabilmek:
Sür çıkar ağyarı dilden, tâ tecelli ede Hakk
Padişah girmez saraya, hâne mamur olmadan...
Hala ruhumu besleyecek planlar yapmaktayım. Seyahat planları, okuma planları, inzivaya çekilme planları... Fakat artık durup bi' düşünüyorum: Neden korkularımla yüzleşmek için biraz çaba sarfetmiyorum? Neden alışkanlıklarımı değiştirmekle ilgilenmiyorum? Biliyorum, ruhu besledikçe onlar dağılır, biliyorum ben yoluma
devam ettikçe hiç anlamadan bazı şeyler çözülür, biliyorum bazı alışkanlıklar
kendiliğinden değişir. Ama ya kış günü sıcacık yatağımdan çıkabilmek için uykumu almayı beklemem değil de, ani bir hareketle yorganı üstümden atmam gerekiyorsa? Ama ya karşı kıyıya geçmek için bir köprüyle karşılaşmayı beklemek yerine yavaş yavaş bir köprü inşa etmem gerekiyorsa? Hep hazır olduğum anı beklemek zorunda mıyım? Ya vazgeçmek istediklerimden vazgeçme zamanı çoktan geldiyse?
