14 Temmuz 2016 Perşembe

Ruhu Beslemek mi, Nefsi Tezkiye mi?

İlk ergenliğimin bittiği günlerden beridir sanıyorum ruhun beslenişini nefsin tezkiyesine üstün tuttum. Çünkü ruh beslenmekten keyif aldığı sürece nefs ayağıma pek dolanmıyordu. Ruh, bir kitaptan beslenip ayaklarını yerden kesince nefsin "imkansızlıklar" konulu türküsü anlamsız oluyordu. Ruh, kainatı seyre doyamadıkça nefsin korkuları geri planda kalıyordu. Ruh birine sevdalanınca hamd ü sena ile Allah'a yaklaşıyor, nefs arkadan bakakalıyordu. İşte bu yüzden hep kendi yolumda yürümeyi tercih ettim, Allah'ın da bir lütfuydu belki, ne zaman nefsimin verdiği sıkıntılarla boğuşmaya başlasam yani o meşhur anksiyete halini yaşasam yolumda bir kapı açılıyor, ben yeniden aşkla, şevkle yola koyuluyordum. Güzel bir sohbet ortasında, bir yolculukta, ilmi çabanın doruklarında, inzivaya çekildiğimde yahut anneliğin derinliklerinde, hasılı ruhumun doyduğu anlarda sınırlarımı aşıyor ve biraz daha özgürleşiyordum. Böylece insanlara, kurallara, imkansızlıklara, korkulara, kaygılara, kendi sınırlarıma takılmak zorunda kalmıyordum.

Birkaç ay önceye kadar da böyle devam etti yolculuğum, ta ki irademle boğuşmaya başladığımı hissedene kadar. Küçük bir sosyal medya bağımlılığı krizi gibi görünüyordu ama arkasından nice şeyler çıktı. Farkettim ki ben irademi çok fazla zorlamayı sevmiyordum. Alışkanlıklarımdan vazgeçip daha çok talep ettiğim bir alışkanlığa geçiş yapmak için kendimi zorlamak bana Pavlov'un köpeğiymişim hissi veriyordu. Hep şunu biliyor gibiydim: bu geçici bir dönem, biraz salmaya ihtiyacım var, enerjimi yeniden kazanınca bu krizi atlatacağım. Öyle de oldu, biraz toparlayıp iç sesimin gösterdiği yöne doğru kıvrıldıkça yeniden aşk u şevkle hayatı yaşamaya koyuldum. 

Ama artık ben eski ben değildim. Birkaç kavram girmişti hayatıma, sürekli kendi hayatımdaki yerlerini sorguluyordum. Bir bakıyordum, büyük bir şevkle "bildiklerimi" aktarırken arkadan bir ses "ne yapıyorsun?" diye soruyordu. Bir başka gün her şey yolunda giderken daha önce hiç karşılaşmadığım bir problemle yüzleşiyor, öfke nöbetlerine engel olamıyordum. Bir şey sürekli oradaydı, bana sürekli kendini hatırlatıyordu. Ruhum ne kadar coşarsa coşsun aniden tökezleyebiliyordum. Korkularım, endişelerim, yargılamalarım, küçümsemelerim bir anda karşıma çıkıp beni tekrar bir kuyunun içinde fırlatabiliyorlardı. Bazen görmezden geliyordum onları, bazen üstlerinden atlıyordum, bazen az zaman harcayıp cevaplarımı buluyordum, bazense günlerce sıkışıp kalıyordum ama sonuçta bir şeyin hep orada var olduğunu günden güne daha iyi idrak etmeye başlamıştım. Ruhum aşka birazcık doyduğu anda karşıma dikiliyordu.  İradem onun üstünden geçemiyordu, alışkanlıklarımı bile yeniyordu bu şey, elim ayağım tutmaz oluyordu birden, kendim olmaktan keyif almaz oluyordum. Bir öfke krizi, bir korku atağı, bir yetersizlik hissi, bir, bir, bir... Nefs çeşitli halleriyle hep peşimden geliyordu. 

Bu kadim bir ayrımdır, nefs ve ruh. Ama bu açıklama babında bir ayrımdır, öyle ki aslında onlar birliktedir, içiçe geçmişlerdir, insanın hakikati böyledir. Belki de bu giriftliktir onu görmezden gelerek yol alışlarım. Aşkla, sevgiyle, irfanla, kendim olmakla, huzurla ruhumun irademle uyum içinde yaşadığı bütün o anlarda gönlümün orta yerinden geçiveren anlık karartıları neden sorgulama ihtiyacı hissedeyim ki? 

Ama şimdi, uzun zaman sonra ilk kez şimdi, nefsimi sorguluyorum. Nefis tezkiyesi üzerine kafa yoruyorum.Gönlü masivadan temizlemek yerine sürekli birini çıkarıp öbürünü dolduruyor olabilir miyim? Öyle ya, nefis tezkiyesinin aslı budur: gönlü temizleyerek Hakikat'e yer açabilmek:

Sür çıkar ağyarı dilden, tâ tecelli ede Hakk
Padişah girmez saraya, hâne mamur olmadan...

Hala ruhumu besleyecek planlar yapmaktayım. Seyahat planları, okuma planları, inzivaya çekilme planları... Fakat artık durup bi' düşünüyorum: Neden korkularımla yüzleşmek için biraz çaba sarfetmiyorum? Neden alışkanlıklarımı değiştirmekle ilgilenmiyorum? Biliyorum, ruhu besledikçe onlar dağılır, biliyorum ben yoluma devam ettikçe hiç anlamadan bazı şeyler çözülür, biliyorum bazı alışkanlıklar kendiliğinden değişir. Ama ya kış günü sıcacık yatağımdan çıkabilmek için uykumu almayı beklemem değil de, ani bir hareketle yorganı üstümden atmam gerekiyorsa? Ama ya karşı kıyıya geçmek için bir köprüyle karşılaşmayı beklemek yerine yavaş yavaş bir köprü inşa etmem gerekiyorsa? Hep hazır olduğum anı beklemek zorunda mıyım? Ya vazgeçmek istediklerimden vazgeçme zamanı çoktan geldiyse?

6 Temmuz 2016 Çarşamba

Kırkayak Dilemması






Bir kırkayak mutluydu, oldukça!
Ta ki bir kurbağa ona şakasına sorunca
"Söylesene, hangi ayağını atıyorsun hangisinden sonra?"
Bu soru şüphelerini öyle artırdı ki kırkayağın,
Bir su yolunda öylece bitap düştü,
Çünkü bilmiyordu artık nasıl yüründüğünü...

Kırkayak dilemması, beynin işleyişi hakkındaki psikolojik bir kavram, bu şiirden (aslında hem şiir olarak hem de hikaye olarak farklı versiyonları var ama hepsi aynı şeyi anlatıyor) ilhamla isimlendirilmiş. Lakin beni bu indirgenmiş hali ilgilendirmiyor. Zira kırkayak dilemması, bana beynimizin işleyişiyle ilgili küçük bir ipucudan ziyade varoluşsal hakikatimizle ilişki kurmamızı engelleyen temel bir problem gibi geliyor. Düşünürken yaşamaya fırsat bulamamaktan öte yaşamanın ne olduğunu unutmak gibi, yaşayarak öğrenmek, varolmak ve yol yürümek üzere kodlanmış ruhlarımızı korkular ve kaygılarla doldurmamıza sebep olan bir çeşit kabz biçimi... 

Sanıyorum pek çok insan, hayatını felce sokan bu dilemmanın zaman zaman farkına varıyor, bir süre acısını çekiyor, sonra üzerini örterek hayatına devam ediyor. Bazıları farkettiğinde dönüşüyor ve varolma biçimini dönüştürüyor. Bazıları adını koyamıyor yahut farklı isimler veriyor yahut gerçekten o isimdeki halinin bir yönünü oluşturuyor bu dilemma. Bazılarının sebepleri ve bahaneleri oluyor; gelecek hayalleri kurmayı veya imkansızlıklardan şikayet etmeyi tercih ediyor. Bazılarının ise böyle bir derdi yok, gerçekten yaşıyor, varolmayı önceliyor, sorgulamıyor. Sonuçta herkesin yolculuğu farklı duraklardan geçiyor. Ben sanırım en kötü durumlarda olanlardan biriydim: yarımyamalak bir farkındalıkla kararsızlıklar içinde bocalıyordum. Hem de çocukluğumdan beri...

O dönemden beri pek çok kapılardan geçtim. Her seferinde oluş biçimim, bir öncekinden alacaklarını almış, süzeceklerini süzmüş, kabullenmiş, dönüşmüş olarak yoluna devam etti. En son 2 yıl önce akademik düşünce biçimini resmi olarak terkettim. Resmi olarak terk bir anlam ifade etmiyor tabii. Sadece birkaç aydır iç sesimi daha net duyup anlayabildiğimi hissediyorum. Sadece bir ay önce putlarımdan yani akademik kitaplarımdan vazgeçebildim. Hasılı 2 yıl üstüne yeni yeni bu hususta bir kapıdan geçtiğime inanıyorum.  Halen devam etmekte olan yolculuğumun bu durağına bu adı vermeyi tercih ediyorum. Yol uzun; bir gün dans edebilme ümidimi saklı tutarak yavaş yavaş yürüyorum. 

3 Temmuz 2016 Pazar

Ateş...

Başımdaki şiddetli ağrıyı biraz olsun bastırır diye kafamı yatağa sertçe dayayıp bir yandan da aklıma gelen cümleleri kovmaya uğraşıyordum. Entelektüel cümlelerin hiç sırası değildi çünkü. Oğlan günü 39 küsür derecelerde ateşle geçirmiş, akşama doğru biraz terleyip uykuya dalarak sahur vakti ikinci ateş dalgasını karşılamak üzere uyanmıştı. 38'lerde geziniyordu ateş, biliyordum ya yükselip ikinci bir atağa geçecek yahut da çıkıp gidecekti vücudundan usulca... Uyuyamıyordum bu yüzden, bekliyordum, şiddetli başağrısı ve densiz cümlelerle boğuşarak oğlanın yanında uzanmış, bekliyordum.

Eskiden olsa böyle zamanları "anneliğin murphy kanunları" diye adlandırırdım. Mühim bir iş varsa çocuk hasta olur, çocuk hasta olduğunda münasebetsiz bir gereklilik yahut işleri zorlaştıran bir sıkıntı çıkar. Şimdi daha güzel bir kelimem var: sirayet. Haller birbirini etkiler ve birbirine sirayet eder ve algıların biraz açık olduğu günlerde haller arasındaki bu akış anını yakalarsın:

Oğlanın ritimsiz nefesine ve hızlı kalp atışlarına takıldı kulağım. Elimi sırtına koydum, hayır, ter yoktu. Cümleler hala saldırıyordu. Bir tanesini yakalayıp başa yerleştirdim. Oğlanın nefesi dingin değil, huzursuz. Bir başka cümle ikinci sıraya yerleşti. Kalp atışları hızlı hızlı, sert. Cümlelerle barışmaya başladım, kızgınlıkla değil usulca yerleştiriyordum artık; bir diğeri, bir diğeri, bir diğeri... O sırada farketmeye başladım oğlandan bana akan sıcaklığın rengini...

Ateş bile farklı farklı... Hz. İbrahim'e serin olan ateş var; aşkın ateşi var, sevginin; vücuttaki savunmanın cayır cayır yakan ateşi var; hoş kokulu rahatlama ateşi var. Koku burnuma geldiğinde nefesi ritmini tutturmuş, bedeni rahat bir uykuya dalmıştı. Cümleler sıraya konmuş, yazı bitmiş, baş ağrım hafiflemişti. Yerimden kalktım, ince bir çarşaf alıp üstüne serdim oğlanın. Kalıncasını kendime. "An" serinletmişti ikimizin ateşini de...