11 Temmuz 2015 Cumartesi

Dostların Başlattığı Serüven: Üç Kitap Bir Film Üzerinden "Başkasını Tanımak"


Ramazan'ın başından beri cuma akşamları aynı hanımları misafir olarak ağırlıyorum. Erkekler dışarıda iftar açarken, biz, bana kolaylık olsun diye ev ev taşınmıyoruz da benim evimde toplanıyor, "Gıcık Herifler Yemediği İçin Pişiremediklerimiz" gibi çeşitli temalarda az çeşitli pratik iftarlar düzenleyerek kendimizce eğleniyoruz. :) Bu hanım arkadaşlarımdan biri ilk iftarımızda bana Hannah Arendt filmini izleyip izlemediğimi sordu, "İzlemedim" dedim. Heidegger çalıştığımı biliyor olmasından mütevellit soruyordu bunu, hani neydi bu Heidegger'le Hannah'ın ilişkisinin durumu; dahası Heidegger'in Naziliğinin mahiyeti?



İlginç olan şuydu, ben Hannah Arendt'i Heidegger çalıştığım dönemlerden değil, Nurdan Gürbilek'in "Sessizin Payı" adlı kitabından hatırlıyordum. Okuduğum onca Heidegger biyografisinin içinde elbette geçiyordu Hannah'ın adı ama ben hiçbir yorumu aklımda tutmayı becerememiştim. (Ki pek severim feylesof magazinini, akademik çalışmanın en keyifli kısmıdır ve öyle aklımda kalır ki sohbet ortamlarında münasebetsizce lafı magazine getirdiğim olur.) Acaba Hannah Arendt neden benim aklımda mesela bir Regine Olsen* olarak kalmamıştı?

Nurdan Gürbilek'le ise yakın zamanda bir arkadaşımın "Sessizin Payı"nı okumaya yaptığı çağrıyla tanıştım. Elime aldım ve sanırım bir gün içinde bitirdim. Kelimeler, cümleler akıyordu uzun zamandır hiç olmadığı kadar, bir o kadar da anlamlar akıyordu zihnime...Farklı konular üzerine keyifli denemeler... Son derece zekice kurgulanmış bir anlatım tarzı: merak uyandırmalar, son anda gelen sürprizler, oldukça sade ama vurucu kıyaslar, aforizmalar... Üzerine yazmadım Sessizin Payı'nın, söyleyecek fazla bir şeyim yoktu belki. Peyami Safa üzerine söylediklerine pek de katılmadığımı yahut çok objektif bulmadığımı mı söyleyecektim yani? Çok önemli değildi doğrusu Gürbilek'in kişisel yorumunun benim şahsi kanaatlerimle kesişmemesi. İşin aslı belki de daha basitti: yazarsam biliyordum Safa üzerine bir yazıya dönüşecekti yazdığım, kitabı okurken o kadar keyif almıştım ki o büyüyü bozmaya değmezdi.



Arkadaşımın sorusuna şöyle cevap verdim o gece: Gürbilek dedim, kötülüğün sıradanlığını anlattığı ilk denemesinde bahsediyor Arendt'den. Sonra konu başka bir çok isimle dallanıp budaklanıyor, bu yüzden kadınla ilgili ayrıntıya odaklanamadım. Lakin Heidegger'in o ünlü röportajından bir alıntı yapayım sana. "Profesör Heidegger 1933'te neler oldu?" başlıklı röportajda Heidegger Nazilerle ilişkisini özetle şöyle açıklıyordu: " Seçime giren partilerin arasında eğitim programı en çok aklıma yatan onlarınkiydi." Bu açıklamadan sonra filmi izlememi istedi arkadaşım, ben de Sessizin Payı'nı oku diyerek ona verdim.

Aradan iki hafta geçti. Elimde ikinci bir Gürbilek kitabı varken hanımlarla yine buluştuk. Tekrar sordu aynı soruyu arkadaşım: " Hannah Arendt'i izledin mi?" Vakit bulamamıştım. O, Sessizin Payı'nı okumuş, sevmişti ama daha çok Hannah, Heidegger ve dahası Heidegger'in felsefesi hakkında konuşmak istiyordu. Tamam, dedim, filmi izleyince uzun uzun konuşuruz ama bana Ramazan'ın sonuna kadar müsaade et, vakit bulamıyorum. Bana önerdiği diğer filmler ve isimleri de aklımın bir köşesine yazarak tekrar kendi okumalarıma döndüm böylece.

Hasılı kötülük üzerine yazarken aklımda Arendt vardı ama vakit bulamamıştım. Tekrar Gürbilek'e dönüp bu kez " Benden Önce Bir Başkası"na başlamışken aklımda yine Arendt vardı ama ben kitabı önceliyordum. Zira kitabın "bir yapıta bir başkasının ışığında bakan ikili, çarpraz okumalarla bir yapıtın fikirsel, biçimsel problemini bir başkasınınkiyle karşılaştırma; kendinden önce ortaya atılmış problemlerle nasıl bir ilişki kurduğunu, o problemin yerine nasıl problemler geçirdiğini tespit etmeye çalışma" vaadi son derece heyecan vericiydi. Üstelik bu çarpraz okumalar, çok sevdiğim yahut bir şekilde ilişki halinde olduğum yazarlar, Dostoyevski, Kafka, Oğuz Atay, Tanpınar, Peyami Safa ve Cemil Meriç gibi isimler üzerinden yapılacaktı. Lakin kitabın içeriği baştaki iddiasını zaman zaman koruyamadı, "çoktan edinilmiş bir doğruyu birden fazla yapıt üzerinden örneklemekten" öteye geçemedi. Dişimi sıkıp ilk kitaptan aldığım lezzetin hatrına inatla devam etmeye çalışırken bir sabah "Yeter" dedim ve Hannah Arendt filmini açtım... Kitabın bütün sürprizsizliğine karşı sanki filmin bir "sırrı" vardı, beni çağırıyordu.



 ***

O sabah içinde tek bir çocuğun bile olmadığı filmi "Sadece yetişkinlerin olduğu bir dünyada yaşamak ne kadar ilginç" diyerek kendimdeki bilinç bozukluğuna hayret ede ede izlerken oğlan uyandı. 1.5 saatlik bir filmi tek bir oturuşta bile izleyemeyen bir anne olarak yapacağım yorumlar ne kadar sağlıklı olur, bilemiyorum ama bizim hikayenin devamı şöyle:

Filmi bitirdiğimde ortada evet, bir sır vardı: Heidegger neden bu kadar ezik bir adam olarak resmedilmişti? Bu portre benim kafamdaki Heidegger imajıyla hiç ama hiç uyuşmuyordu. Evet, Heidegger'in giyim tarzı, oturması, kalkması bulunduğu entelektüel ortamların onu "taşralı" olarak damgamasına sebep olurmuş, bunu okumuştum. Ama öte yandan özellikle "Heidegger" olduğu dönemden sonra konuşma biçimiyle insanları etkilediği ve genellikle insanlara karşı heybetli bir duruş sergilediği de yazardı biyografilerinde. Bu soru işareti başka bir kitaba dönmeme sebep oldu: Rüdiger Safranski, "Bir Alman Üstat: Heidegger"...



Bu oldukça uzun ve ayrıntılı biyografiyi, tez yazımının orta dönemlerinde biraz sıkılarak okumuştum. Daha önceki dönemlerde Kierkegaard çalışırken onun kitaplarından evvel, hakkındaki kitapları okuduğum için aklımda bazı önyargılar oluştuğu, bu sebeple kendi kitaplarına tam bir hürriyetle yaklaşamadığımı hissettiğim için "orta dönemler" diyorum. Zira Kierkegaard tecrübesi sebebiyle Heidegger'in önce kendisiyle tanışmak istemiş, onları bitirdiğimde "benden önce onu tanımış başkaları"nın gözünden okumaya başlamıştım. Ama demek ki bu sefer de kafamdaki Heidegger'i bu biyografide anlatılan Heidegger portresinden muhafaza etmişim. Bir diğer ifadeyle, biyografinin tasvir ettiği bambaşka Heidegger'lerin,  Hannah gibi pek çok öğrencisinin kendisi için kullandığı ifadeyle "insanlara düşünmeyi öğreten adam" olan Heidegger'in önüne geçmesine izin vermemişim.

Örneğin, Hannah Arendt ve Karl Jaspers'ın Heidegger'in ahlaki yönüyle ilgili - o dönem okurken altını çizmiş olduğum ama hiç hatırlamadığım- ortak bir kanaatleri varmış. Jaspers, "İnsan böylesi pis bir ruhla- yani kendi pisliğini hissetmeyen ve kendini bundan çıkmaya zorlamayıp düşüncesizce pisliğin içinde yaşamını sürdüren bir ruhla- samimiyetsizliğin içinde en saf olanı görebilir mi? Heidegger'in bugün insanların hiç farketmedikleri bir şeyi bilmesi, ne garip" diye yazmış Arendt'e ve o da şöyle karşılık vermiş: " Pislik dediğiniz şeye ben "kişiliksiz" derim ama tam anlamıyla hiç kişiliği olmadığı, özellikle çok kötü bir kişiliği olmadığı anlamında. Yine de o şekilde, insanın kolay kolay unutamadığı bir derinlikte ve tutkuyla yaşıyor."

Belki bunları hatırlamama sebebim Safranski'nin, ahlaki yönü, Nazilerle ilişkisi vb. pek çok meseleye Heidegger'in nevi şahsına münhasır bir düşünme biçimi olduğu ve bu düşünme biçiminin onun, kendi kişiliğinin ve özel yaşamının dışına çıkarak felsefe yapabilmesini sağladığı şeklindeki yorumlarıdır. Nitekim, Jaspers-Arendt yazışmalarını alıntıladıktan sonra şöyle yazar Safranski: " Heidegger'in düşüncesinin gücü, çift anlamlı bir şekilde kendisinin ötesine geçer. Bu düşünce, bir yandan düşünen kişinin sıradan kişiliğini görmezden gelir, diğer yandansa düşünürü pençesine alır."

Bu "kendinin ötesine geçme" durumu o kadar etkilidir ki, Safranski'nin ifadesiyle Heidegger Nazilerle ilişkisinde "ne kendine acıyarak ve saldırganca ben haklıyım, der; ne de siyasi ve özeleştiriyle düşünür". Savaştan hemen sonra yazdığı "Hümanizm Üzerine Mektup" bir çaresizlik belgesiymiş gibi etki uyandırsa da Heidegger'in durumu daha ziyade "kuvvetlenerek devam etme"ye benzer. Zira bu mektup Heidegger'in dönem felsefesine, örneğin Sartre'a, varoluşçuluğa, hümanizm rönesansına bir cevap niteliğindedir ve aslında O'nun "sonraki dönem (Heidegger felsefesinin sanat üzerinden konuşan ikinci dönemi) felsefesinin tamamını içerir". Aslında bu yorum, yukarıda bahsettiğim röportajda verdiği cevaptaki soğukkanlılığı son derece açıklanır kılmaktadır.

Arendt'e gelince, Kudüs'teki Eichmann davasına yönelik gözlemlerini "Kötülüğün Sıradanlığı" teorisi çerçevesinde Amerika'da yayınladığında, Heidegger'e yönelttiği eleştirinin bir benzeriyle, " merhametsizliği ve duygusuzluğu sebebiyle böyle densiz, insanlıktan nasibini almamış, son derece realist analizler yapabildiği" gerekçesiyle özellikle Yahudi dostları tarafından topa tutuldu. Oysa filme göre Arendt, Eichmann'ın bir canavar değil, son derece normal bir insan olduğunu iddia ederken şunu anlatmaya çalışıyordu: " Kötülük, senin, benim, onun içinde potansiyel olarak var olan ve herhangi bir vahşi dürtüye dayanmaksızın son derece sıradan bir "emre itaat" dürtüsüyle bile ortaya çıkabilecek bir olgu olarak kabul edildiğinde gelecekte başka insanlık felaketleri yaşanmaması için bazı tedbirler almamız mümkün olacaktır." Acaba Heidegger'in özel yaşamında ve siyasi olaylarda kendisini gösteren "kişiliksiz yönünün" de Safranski'nin yorumundan daha insanî bir açıklaması olabilir mi? Yahut tam olarak kötülük denmese de bir çeşit "sıradan" umursamazlık mı söz konusuydu onda?

Herşeye rağmen okunmaya değer bir kitap olarak gördüğümden bitirdiğim -Gürbilek'in anlattıklarından hareketle müstakil bir yazı daha yazabileceğimi ve başka kitaplarıyla onu okumaya devam edeceğimi de ekleyeyim- "Benden Önce Bir Başkası"ndan Tanpınar'ın mektuplarıyla ilgili bazı alıntılarla bitireyim:

"Tanpınar'ın sonunda gün ışığına çıkan günlükleri çoğu okurunda hayal kırıklığı yarattı. (...) Huzur'un yazarı, romanının o bol benzetmeli dilini bu kez kendi biçareliğini anlatmak üzere zaten herkesten önce işe koşmuştu. Boşuna dönen, zamanı öğütmekten başka işe yaramayan değirmen. Kendi harabesinde oturan adam. Zarını bir türlü masanın üzerine atamayan adam. (...)"
"Bütün bunları zaten biliyorduk. Bu yüzden sonunda gün ışığına çıkan defterleri, Tanpınar'ın kendisinin bile inanmakta zorlanacağı bir muhteşem Tanpınar imgesi kurmak (...) yahut gözümüzde büyüttüğümüz figürün aslında bir biçare olduğunu kanıtlamak için kullanmak yerine başka şeyler üzerine düşünebilirdik."
Şu soruları sorabilirdik mesela: " Ama nasıl aşmış, ne ölçüde aşmış ya da aşamamış Tanpınar "tıkanma"yı? Günlüğünde ısrarla yakındığı çaresizliği romanlarında, şiirlerinde ve denemelerinde anlatabilmiş midir? Anlatamamışsa neden? Tabii bir de şu: Muhteşem Tanpınar'ın içinde Biçare Hamdi'nin hiç mi izi yok?"...

Sahi Safranski Heidegger'i anlatırken, film Arendt'ten bahsederken hangi soruları sormuş, nelere cevap aramıştı?


* Regine Olsen: Kierkegaard'ın bütün kitaplarını kendisi için yazmış olduğu ileri sürülen, sonradan terkettiği nişanlısı.

6 Temmuz 2015 Pazartesi

Bir Garip Sabah Hikayesi

Ramazan'ın başından beri miskince bir koşturmaca peşindeyim. Miskince çünkü sürekli dinlenebilmek için fırsat kolluyorum, koşturmaca zira her gün oğlanın, evin, iftarın, sahurun, davetlerin, okumaların, yazmaların peşindeyim... Her geçen gün biraz daha bitkin düştüğümü ve en çok da kendime çok az vakit ayırabilmekten usandığımı idrak ettiğim şu sabah vaktinde " Varsın tamamen uykusuz kalayım bugün, okuyacağım arkadaş" deyu şu saate kadar ayakta kalmış vaziyetteyim.

Kararımdan hala emin değilim, yazıyı bırakıp her an uyumaya gidebilirim. An oluyor adamın yarın giyecek gömleği olmadığını düşünerek o gömlekle başlayacak bir ütü hikayesini asılı olanlar dahil olmak üzere ütülenmesi gereken her şeyi ütülemekle sonuçlanacak bir destana dönüştürmeye karar veriyorum, an oluyor şu bölümü bitireyim de gidip yatayım, sabah iki dakikada bir gömlek ütüleyiveririm, ne olacak, diyorum. Yine de okurken aklıma ve gönlüme biriken tüm anıları ve anekdotları kaydetmeden uyumak istemedim nedense... Kesin kararımı vermeden önce bu sayfayı açtım.

***

İnsan çocukken renkler daha belirgin, kokular daha keskin... Büyüyüp anıya dönüşünce bu yaşanmışlıklar, renkleri Amerikan filmlerindeki Meksika yahut Ortadoğu renklerine dönüşse de, kokuları hala burnunda oluyor. İki güzel kokulu anım vardır benim çocukluk yıllarıma dair. Biri annemin, diğeri babamın hatırası... Okuduğum kitap, aklımdaki ütüler, bir de Ramazan olmasından mütevellit katmerlenen sabah kokusu: çağrışımlar, çağrışımlar...

***

Çocukken sabahları kalktığımda bazen annemi oturma odasında ütü yaparken bulurdum. Özellikle pazartesi sabahları... Genelde namazdan sonra uyumazdı zaten ama bazen Kur'an okurken, bazen TV'ye bakarken oturduğu yerde "tartardı."* Lakin ütü yaptığı sabahlar, oturma odasına girdiğimde içeride nefis bir anne kokusu olurdu. Ütülenmiş çamaşırlar, ilk gözüme çarpan benim üniformam olmak üzere, kanepelerin üstüne düzgünce yerleştirilmiş, katlanmaması gerekenler kapı koluna özenle asılmışken annem masa başında TV'den usul usul gelen türkü sesiyle ütü yapmaya devam ederdi. O anı o kadar çok severdim ki yıllarca ve hala anneliği o anla özdeşleştirdim. Hep öyle bir kadın olmaya özendim mesela anne olduktan sonra, sabahları kimse uyanmadan evi güzel kokularla donatan bir kadın... Birkaç kez teşebbüs ettiysem de benim asıl uzmanlık alanım gece mesaisi olduğundan ve bu mesainin doğası asla ev işini kabul etmeyeceğinden annemin ayakta olduğu o namaz sonrası vakitleri hep uyuyarak geçirmeyi tercih ettim.

***

Yine sabahları uyandığımda gözlerim yarı açık yarı kapalı oturma odasına girdiğimde içime çektiğim müthiş bir koku daha var. Doğu'ya bakar bizim oturma odasının penceresi, güneş sabah o pencerede doğar ve içeriyi aydınlatır yavaş yavaş... Babam namazını o odada kılar ve seccadenin ucunu hafifçe kıvırarak yerde bırakır. Güneşin ışıkları seccadeye vurur eğik eğik... Çocukken odaya girdiğimde ilk dikkatimi çeken hemen o ışık hüzmesinin içindeki bana nedense çok mutlu gelen küçük tozcuklar olurdu. Sonra da adını koyamadığım o güzel koku... Güneşin bir yeri yeni yeni ısıtmaya başlamasının kokusu mu yoksa başka şeylerin kokusu mu bilmiyorum, kanepeye büzülüp en sevdiğim çizgifilmi bile açmadan bir süre o kokuyu içime içime çektiğimi hatırlıyorum.

***

Kafka'dan ve Dostoyevski'den bahseden bir deneme okuyorum bu sabah. Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar'ıyla Kafka'nın Dönüşüm'ünü karşılaştıran bir deneme... İnsanlar, böcekler, bunalımlar... Gençlikte okurken kendimi bu kitaplarda nasıl da bulduğumu hatırlıyorum, nasıl heyecanlandığımı zaman zaman. Neden şimdi sinik diyorum bütün bu acılar benim için, neden hissedemiyorum onları? Ve neden yazar Kafka'nın Babama Mektup'undan bahsederken ben babamdan ürkerek geçirdiğim yılları değil de işte o nefis kokuyu hatırlıyorum? Bir zamanlar tekrar tekrar okurken Oğuz Atay'ın Babama Mektup'unun bir benzerini yazmayı hayal ettiğimi hatırlıyorum ama içim titremiyor. Hemen geçmişte kendimdeki böyle değişimleri farkettiğim anlarda sorduğum soruları hatırlıyorum:  Eyvah! Büyüyor muyum? Alışıyor muyum?

***

Yazar Kafka'dan, Dostoyevski'den ve Atay'dan bahsededursun benim aklım annemin ütü masasını konumlandırdığı yerin ayrıntılarına takılıyor, babamın seccadesinin sağ ucunun kıvrık oluşuna mana yüklemeye çalışıyorum. Ne büyüdüm, ne de alıştım, diyorum. Sadece değiştim. Artık böcek olmak istemenin halet-i ruhiyesinin kendi iç dünyamda karşılığını bulamıyorum belki ama annemin türkü dinleyip ütü yaparken hissettiği huzurun bir karşılığı bende var, işte tam şu anda, şu üç noktayı koyduğum anda...

* Tartmak: Eli çeneye, dirseği koltuk kenarına dayayıp uyur uyanıp vaziyette kalmak.

3 Temmuz 2015 Cuma

"Kötülük Üzerine Bir Deneme" Üzerine Bir Deneme

İnsan hayatındaki en önemli soru hayatın manasının ne olduğu sorusu olsa gerek. Nitekim felsefede sorulabilecek en önemli sorunun "Varlık niçin vardır?" olduğunu söylerler. Felsefi manadan biraz koparırsak bu soru, ölümle olan travmatik ilişkimizle beslenince ortaya eğlenceli alternatifler çıkar. İçlerinde yine teknik anlamda felsefeye yakın duranlar olduğu gibi, oldukça gündelik olanlar da (benim için böyle bir ayrım yok, gündelik olan da pekala felsefî olabilir) vardır.

Lakin Batı düşüncesi açısından bakıldığında hayatın anlamı en çok "kötülük problemi"yle ilgilidir sanki. Bunun sebebini anlamak çok zor değil. Her şeyden evvel baskın bir metafizik zemin olarak "ilk günah" var. Bu metafizik temelin doğurduğu daha en baştan masumiyetini yitirmiş bir insan anlayışı... Sonra bu temellerin sarsılışı, örneğin büyük Lizbon Depremi üzerinden Tanrı'nın sonuna kadar sorgulanışı... Devam edegelen savaşlar, soykırımlar, 20. yüzyılın doğurdukları: sömürgeler, kapitalizm, İkinci Dünya Savaşı, anlamın tekrar tekrar sorgulanışı, Freud'un ilk günahla son derece kesişen analizlerinin insan anlayışına vurduğu damga, son olarak gelinen noktadaki hayat tarzında ortaya çıkan vakalar, anlam arayışçıları, dibe vuruşçular, hilkat garibeleri, seri katiller, sadist ruhlular...

Manzara o kadar acayip ki birkaç gündür elimde olan "Kötülük Üzerine Bir Deneme" isimli kitabın sahibi  Terry Eagleton nereden başlayıp nereye doğru gitmesi gerektiğine karar verememiş gibi bir o tarafa bir bu tarafa savrulmuş kitap boyunca... Aslında tam olarak savrulma denemez buna, edebi örnekler, felsefi teoriler üzerinden kötüyü sorgulamış durmuş ve kitabın sonunda da bir sürü soru işaretinin yanında iyi bir tesbit hediye etmiş bize... Bu tesbite yazının sonunda geleceğim...



Aslında başlangıçta, yani Hıristiyanlık'ın sistematik bir dogmaya dönüşmeye başladığı ilk zamanlarda "ilk günah", "Tanrı'nın öz ifadesinin en üst düzeyine işkence görmüş bir insan bedeninde ulaşması" fikri ve toplumun "kilise ve diğerleri" diyerek ikiye bölünmesinin doğurduğu bütün sosyo- psikolojik sonuçların yanında kötülüğe dair makul teoriler yok değil. Nitekim bu dönemde Hıristiyan azizler ile İslam düşünürleri kötülük teorileri ve teodiseler hususunda paslaşır gibi görünür. Hatta Gazali'nin "mümkün dünyaların en iyisi" teodisesini Leibniz'de görmek mümkündür. Bu bağlamda Eagleton'ın paylaştığı iki örnek olarak Aziz Augustine ve Thomas'a bakmakta fayda var.

Augustine'e göre "insan ihtiraslarının doymazlığı ancak Tanrı'da bitebilir. Tanrı'da bulunan doygunluk, sonsuza değin hırçın ve tatminsiz olmak zorunda olan açgözlü bir irade için katlanılmazdır." İnsanın açgözlülüğü ve sürekli kendini daha aşağıya doğru çekme hevesi bizde de ayetle sabittir. Lakin İslam düşünürleri arasında çok daha olumlu bir dil hakimdir. Bu bir madalyonun iki yüzü gibidir: Batı'da insanın kötülüğüne, Doğu'da ise potansiyel kemaline vurgu yapılır. Lakin Batı'da insan ilk günahla kirlenerek dünyaya gelmiş bir kara lekedir, mayası kötüdür onun aksi takdirde o günahı işlemeyecektir. Doğu'da ise kendisini esfel-i safilin derekesine indirebilecek de olsa Allah'ın halifesidir insan, nefs-i emmareye yani kendisini kötülüğe doğru çeken bir yöne potansiyel olarak sahip olmakla birlikte mayası iyidir ve dünyadaki amacı "iyiliğe doğru" yürümektir.

Thomas daha genel bir bakış açısından söz eder: " Bir şey kendi doğasına ne kadar çok ulaşırsa o kadar iyidir. Bir şeyin mükemmelliği, kendini gerçekleştirdiği oranda artar. Şeyler ancak kendileri için uygun bir şekilde geliştiğinde iyidir." Bu düşüncenin altında Hıristiyan ve Yahudi düşünürleri arasında olduğu gibi İslam düşünürleri arasında da neşvünema bulan bir fikir yatar: Kötülük aslında yoktur, o bir varoluş bozukluğu, varoluştaki bir eksikliktir." Bu fikrin bizdeki hali son derece özlüdür: kötülük ademu'l- kemal yani kemalin yokluğudur, derler. Bu bağlamda insan da varolma amacı olan "tekamül"e ne kadar yakınlaşırsa o kadar "iyi"olur.

Batı düşüncesinde Tanrı'dan sonrasına gelindiğinde işler sarpa sarıyor. Sorgulanmaktan iyice itibarı sarsılan Tanrı'nın karşısına "Şeytanvari" bir duruşla çıkıyor "insanî kötülük". Hıristiyanlık'ta şeytan bizdeki duruşunun ötesinde bir mana içerir. Tanrı'nın karşısında Şeytan özerk bir yapı arzedip neredeyse düalizme neden olacak bir içeriğe sahiptir. Yani Tanrı iyidir, Şeytan kötüdür ve bunlar sürekli mücadele halindedir. İslam düşüncesi Şeytan'ı asla böyle konumlandırmaz. Şeytan kibirli bir kuldan ibarettir, Allah'ın kendisini yarattığının bilincindedir ve başlangıçtaki kibri de aslında bir nevi kıskançlık göstergesidir. Yani Tanrı'nın değil, insanın karşısında durur Şeytan. Bu yüzden metafizik bir varlık olarak kabul edildiği gibi nefs-i emmare olarak yorumlandığı da olur.

Batı düşüncesinin Tanrı'dan kopuşunun doğurduğu boşluk, anlam arayışındaki insanoğlu için başka bir aşkınlığa dönüşmeye meyyaldir. Bu sebeple Eagleton postmodern anlamda kötülüğü " bir çeşit aşkınlık" olarak yorumlayabileceğimizi söyler. "Her ne kadar yozlaşmış bir aşkınlık olduğunu düşünseler de, dinin hükümranlığının bittiği bir toplumda kalan tek aşkınlık"... Bir diğer ifadeyle
"Gündelik varoluş öyle garipleşmiş ve sıradanlaşmıştır ki sadece bir doz şeytanlık onu galeyana getirebilir. Hayat bayatladığında ve tatsızlaştığında, sanat bile şeytanla yardımlaşmak zorunda kalabilir (Faust örneğini düşünün) ve fark yaratabilmek için aşırılığa ve sapkınlığa akın edebilir."

Bunun için, der Eagleton günümüz dünyasında kötülük "göz kamaştırıcı"dır. Verdiği örnek de son derece çarpıcı aslında: "Küçük oğluma kötülükle ilgili bir kitap yazdığımı söylediğimde "Çok havalı" diye cevap verdi." Eaglaton bu ahlakî yanılsamayı orta sınıfın ahlaki erdemlere el atması, sıkıcılaştırıp tekdüzeleştirmesine bağlıyor. Hatta yobaz din propagandacıları ve sofu tüccarlar erdemi tutumluluk, ağırbaşlılık, iffet, perhiz, ciddiyet vs. diye tanımladıklarında kötülüğün daha çekici gelme sebebini de anlamak zor değil, diyor. Ben yaşadığım toplum içinden bakacak olursam bu cümleyi şöyle kurardım: Sadece dinin değil, hayatın özünü bile yakalamayı başaramamış, imanı havf ile reca arasında her an süren bir yolculuk olarak değil de, şartlara bağlandığında kendinden emin olunmayı sağlayan bir çeşit liman olarak gören, kuru hükümlerle insanın ahlaki ve dini bütünlüğünü oluşturabileceğini sanan, tefekkuh sahibi olmaktan uzak dindarların yanında; ideolojik saplantıları nedeniyle dünyaya at gözlüğüyle bakan, sistemin kölesi olarak her türlü dayatmayı doğru kabul eden orta sınıf "seküler"ler yüzünden de günahkarlık yahut anarşizm "moda" oldu. Oysa Eaglaton'un ifadesiyle "otoriteye nanik yapan insanlara hayranlık duysak da" aynı şey "tecavüzcüler yahut dolandırıcılar için geçerli değildir." Ama bugün, tam da bu noktada iyi ve kötünün sınırlarını neyle çizeceğiz?

İnsan hakları gibi bir çok evrensel ahlak yasasının altına imza atan toplumlar için "içeriden" bir eleştiri olarak Eagleton şunları söylüyor: " Meleksi diye tabir ettiğimiz toplumlar, politikayı, ülke insanlarını mutlu etmek için düzenlenmiş birtakım yönetimsel tekniklerin biraz ötesinde görürler. Kötülüğü de kendi hoşgörülerinin yan etkisi olarak yaşatma eğilimindedirler. Dahası sadece kötülüğü değil, star tarikatlarından dini köktenciliğe, Satanizmden New Age zırvalıklarına kadar her türlü sahte alternatifi de beslerler. İnsanların anlamla yaşamalarına olanak sağlamayan toplumlar anlamlandırma işini astroloji ve kabala gibi merdiven altı spritüellerine havale eder. Bu toplumlarda fast-food ruhsalcılığı sudan ucuzdur ve dolayısıyla her türlüsü havada kapılır. Resmi ideolojimiz meleksileştikçe ve yavanlaştıkça akılsız bir nihilizme daha teşne oluruz. Anlam furyası anlam kıtlığına yol açar."

Hal böyleyken - ve aslında içinde yaşadığımız toplumları/sistemi pek çok açıdan eleştirip başka sahte anlamlardan da bahsedebilecekken- sorumu değiştiriyorum: hayatı nasıl anlamlandıracak ve kötüyü nasıl tanımlayacağız?

Hıristiyan dünyasında olduğu gibi Doğu'da da bir mesele olarak kötülükle ilgilenilmiş elbette. Lakin bütün teodiselerin yani kötülüğü yaratma hususunda Tanrı'yı savunmaya çalışan bütün teorilerin tek tek çökmeye başlaması ve anlamının giderek cılızlaşması şeklindeki bir kırılma bizde son döneme kadar yok. Tanzimat'la birlikte bir takım sorgulamalar başlasa da Batı'daki muadillerinin karşısında o kadar naif kalıyorlar ki... Öte yandan aslında bizdeki çeşitli teodiseler bugün sadece Batı için değil, belki Müslümanlar için bile naif kalabilir. Lakin meselenin Allah'la ilgili kısmını bir kenara bırakıp - zira idrak edemeyeceklerimize dayanabilir mevzu- insana dönersek dün gece bu konuyu açtığım bir arkadaşımın yerinde tesbitiyle "iyilik ve kötülük nefsin yönleri olmaları hasebiyle insana ait bizde"... İnsan doğuştan kötü değil elbet, saf kötü diye bir şey de yok. Ama bir potansiyel olarak insan nefsinde kötü yönler var: insan fıtrattan ve adaletten sapmaya yüz tuttuğunda onu aşağı doğru çeken huylar, özellikler. Onlara "dur" demesini bilmek, hayatı anlamlandırmayla bağlantılı.. Dur demesini ve kendini tekrar ayağa kaldırmasını bilmek iman ile, aşk ile, hikmet ile hayata ve onun anlamına bağlanmakla alakalı... Dur demesini bilmek sorgulamakla, içinde yaşadığın dünyayı ve daha önemlisi kendini tanımakla, bilmekle alakalı...

Kötülüğün kaynağını, sebeplerini, kadim kötüleri ve postmodern kötüleri sorgulayarak ilerlerken kitap, ben sürekli insanın içinde barındırdığı kötülük potansiyeli ve onunla mücadeledeki sorumluluğuna vurgu yapan bir teori geliştirilmesi gerektiğini düşündüm. Zira bizde kötülük o kadar da fantastik bir şey değil. Nitekim Eaglaton'ın da kitabın sonunda aynı noktaya gelerek o yerinde tesbitini dile getiriyor (biraz dağınık, parça parça toparlayacağım):

" Kötüler yaşama sanatında kifayetsiz olan insanlardır. Aristo'ya göre yaşamak sürekli antrenman yaparak kendimi geliştirmemiz gereken bir spor gibidir. Kötüler işin bu yönünü bir türlü anlayamıyorlar. İşin doğrusu biz de öyle. Biz bu konuda Karındeşen Jack'ten sadece bir adım öndeyiz. Yaşam sanatı konusundaki kifayetsizliğimiz başka bir dünyadan gelecek misafirlere garip gelebilir. (...) İstisnasız tüm insanların bir şekilde defolu olması gerçeği New York'taki Gugenheim Müzesi'ndeki bütün resimlerin sahte olması kadar gariptir. Neticede eğer kötüler yaşama sanatında hepten beceriksizse biz de kısmen öyleyiz."

Ne yani, gerçekten kötü diyerek tiksineceğimiz insanımsı mahluklarla normal insanları aynı kefeye mi koyuyoruz? Bebek katillerini, tecavüzcüleri, işkencecileri sırf içimizde kıskançlık, hırs, açgözlülük gibi bir takım nefsî temayüller var diye kendimize yakın mı görmemiz gerekiyor?

Aslına bakarsanız "kötülüğün sıradanlığı" teorisine göre tam olarak öyle. Zira bu saydığımız adamları "hastalıklı, hayata doğuştan böyle gelmiş, insan olmaktan çıkmış, psikopat" olarak tanımlamamız onları bir nevi masumlaştırmak anlamına geliyor. Hayır, onlar insan ve tam da bu yüzden yaptıkları bize iğrenç geliyor. Yaptıkları onların - bazıları için kısmî de olsa- tercihi, bu yüzden suçlular.
Zira "korkunç eylemlerin sahipleri her zaman korkunç kişiler değildir. CIA işkencecileri kesinlikle iyi birer koca ve baba olabilir" ve aslında bütün o korkunç "kötülüklerin çoğu tembellik, korku, pintilik ve açgözlülük gibi sessiz, saygıdeğer ve şiddetten uzak sebeplerle yapılır".

"Bu bağlamda kötülük elimizi salladığımızda denk geldiğimiz bir şey olmasa da, sıradan hayatla yakından ilgilidir." "Yaşlıların emeklilik fonlarını hortumlayan veya gezegenin tamamını kirleten kişiler de genellikle iş iştir diyen yumuşak başlı bireylerdir." "Zira çoğu kötülük kurumsaldır. Bireylerin kötü niyetli eylemlerinin değil de menfaatlerin ve bazen de insanlardan bağımsız işlemlerin ürünüdür kötülük." "Kötülük türlerinin çoğu toplumsal sistemlerimizin içine işlemiştir ve bu sistemlere hizmet eden bireyler yaptıklarının ciddiyetinin farkında olmayabilirler. Öte yandan bu insanların tarihin elinde basit birer kukla olduklarını söyleyemeyiz."

Evet, insan bir kukla değildir. Özgürlük ve sorumluluk sahibidir. İster dini bir dünya görüşüne sahip olun, ister seküler şunu kabul etmemiz mümkündür: hak ve adaleti gözeterek yaşadıkça, bunun için kendimiz ve tüm sistemle mücadele ettikçe insan olmanın gereğini yerine getirmiş oluruz. "Kötü" olmaktan, "kötüye" alet olmaktan gün be gün uzaklaşmak ve"kötüyü kutsallaştırmak" yerine "iyiyi harlamak" da monoton hayatlarımıza ilaç gibi gelebilir. Sahi iyinin kolay ve sıkıcı olduğunu kim söyledi bize? Asıl havalı olması gerekeni tahttan indirmeye lüzum yok, iyi'nin de pekala bir aşkınlığı, anarşist ve ezber bozan bir tarafı, aksiyonu ve heyecanı var. Hatta belki de asıl heyecan ve aksiyon orada, hele bir başlasak kendimizi eleştirmeye...