3 Nisan 2016 Pazar
Dilin Ardındaki Dünya
Dil nedir, dünya görüşü nedir, bu ikisi arasındaki ilişki nedir ve "buradan" ve "bu zamandan" baktığında anlamamak nedir? Bu bilmecenin cevabına dair güzel bir örnek buldum sanırım. Buyrun:
Aşık Paşa'nın Garipnâmesi'nin girişinden:
Hamd-i vâfir ve şükr-i mütekâsir ve senâ-yı bî-hadd ve sipâs-ı bî-add şol Vâcibü'l- Vücûda kim
Hâlık-ı zemîn ve âsmân ve Sânî-i kevn u mekân ve Mübdî-i felek-i devvâr ve Muhterî-i her sâkin ü seyyârdur.
Kadim metinler için son derece sıradan bir hamd ü sena girişi olarak görünüyor, değil mi? Allah'a hamd ü sena ve sıfatlarını zikr. Burada geçen Hâlık, Sânî, Mübdî ve Muhterî kelimeleri, Allah'ın "yaratma" eylemine taalluk eden isimlerdir ve ilk bakışta gayet basitçe şöyle çevrilebilir:
"(...) Allah, yer ile göğün, oluş ile olmuş halde olanın, dönüp duran feleğin ve duran ve hareket halindeki her şeyin yaratıcısıdır."
Bizim zamanımızdan bakıldığında bu dört farklı kelimenin her birinin "Yaratıcı" olarak tek bir kelimede toplanması son derece normal görünüyor ve aslına bakarsanız genelde bu farklılıkların "dilin zenginliğinden doğan edebî bir kullanım" olduğu düşünülüyor.
Bu giriş metninin Türk Dil Kurumu Yayınları'ndan tıpkıbasım, karşılaştırmalı metin ve aktarma halinde çıkmış; pek muhterem Kemal Yavuz hoca tarafından yapılmış çevirideki karşılığı şöyledir:
"Sayısız hamd ve pek çok şükür ve sınırsız övgü ile sayılmaz dua Allah'a olsun. O yer ile göğün yaratıcısı, kainatın mimarı; durmadan dönen feleğin mucidi ve duran ve hareket halinde olan her bir varlığın yaratanıdır."
Metinde geçen Hâlık, Sânî, Mübdî ve Muhterî kelimeleri çeviride, sırasıyla "Yaratıcı, Mimar, Mucid, Yaratan" kelimeleriyle karşılanmış. Acaba asıl metindeki kelime çeşitliliğinin çeviriye aksettirilmesini sağlamak ve edebî inceliği yansıtmak mı buradaki amaç? Yoksa daha farklı şeylerden mi söz ediyoruz?
Çeviri sahibinin ne düşünerek böyle çevirdiğini bilmiyorum.(Aslında bir fikrim var :)) Tek bildiğim şey, Âşık Paşa'nın bu kelimeleri "çeşitlilik" olsun diye kullanmasının mümkün olmadığı. Zira Âşık Paşa'nın teneffüs ettiği havanın içinde bu kelimeler derin bir arka plana işaret ediyor ve bu derin arka plan bize Allah ve yaratma eylemi ile ilgili pek acayip nüanslar sunuyor:
Halk (Hâlık kelimesinin kökü) belli bir ölçü ve sınır ile icat etmek anlamına geliyor ve özellikle insan için, daha geniş olarak kainat için "belli bir sınır ve ölçü içinde varlık veren"e işaret ediyor.
Sânî, "belli bir maddeye şekil veren" anlamında, kainata belli bir sınır ve ölçü içinde varlık verilmesinden sonra gelen yani maddeyi önceleyen bir "şekil verme" fiilini ifade ediyor. (Buradan bakılınca çevirideki "mimar" kelimesi bilinçli bir tercih gibi görünüyor.)
Mübdî, "bir anda, zamansız olarak olarak var etmek" anlamına geliyor ki bu kelimenin feleklerle birlikte kullanılması feleklerin yaratılışından evvel "zaman" kavramının olmadığına işaret eder. Yani felekler (bu kavrama takılmayalım şimdilik) Allah'ın onları bir anda zamansız olarak yaratmasıyla meydana gelmiş ve onların hareketinden de zaman oluşmuştur.
Son olarak Muhterî ise bir şeyin herhangi bir şeye dayanmaksızın yoktan var eden bir yaratıcılığı ifade ediyor. Lakin ibdâ'dan (Mübdî kelimesinin kökü) farklı olarak ihtirâ (Muhterî kelimesinin kökü) zamana yayılarak belli bir süreç içinde tedricî olarak yaratmaya işaret ediyor. Yani Aşık Paşa, feleklerin zamandan evvel bir anda ibdâsının ardından duran ve hareket eden şeklinde genelleyebileceğimiz bütün varlıkların zamansal bir süreç içinde yavaş yavaş varlığa çıkışını anlatıyor. Tâ başından takip edersek Aşık Paşa, Allah'ın belli bir ölçü ve düzen içinde kainatı tasarlayıp ona varlık verdiğini, sonra ona şekil verdiğini, varlığa gelişin başlangıçta tek bir an içinde zamansız olarak vukû bulduğunu ancak zamanın icadının ardından mevcûdâtın süreç içinde yaratıldığını anlatmak için sadece dört farklı kelimeye ihtiyaç duyuyor.
Wittgenstein'in dil oyunlarının sorulduğu bir sınavda bir arkadaşın yazdığı cevapla bitirelim:
Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır. Gerçekten idrak etmek istiyorsan o dünyanın içine girmen, onun içinde varolman gerekir. Bu sebeple "sahaya in adamım"...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
