Birkaç gündür Hasan Bülent Kahraman'ın Türkiye'de Modern Kültürün Oluşumu adlı serisinin ilk cildini, Görsel Bilincin Oluşumu adlı kitabını okuyorum. Kitap, birkaç aydır aklımda ve birkaç dostla sohbetimde dilimde olan önemli bir mevzuyla başladığı için beni içine çekti ve öylece ilerledi. Sanat ve zihniyetle ilgili bu önemli husus hakkında ciddi bir yazı yazmayı planlıyorum ama aylardır malzeme topladığım bir mevzuyu böyle bir heyecana kurban etmek istemediğim için erteliyorum. Bununla beraber Kahraman'ın tespitlerini "hmm, evet" diyerek okuyorum. Daha doğrusu okuyor-dum. Bir iki sayfa devam eden -katılmadığım- bir çözümleme sonrası şamar gibi çarpan şu paragrafa gelene kadar:
- Doğu'nun alt kategorisi İslam, Batı'nın alt kategorisi sekülarizm, laikliktir. İlk çelişki düzlemi budur, Batı ve Doğu'yu mezcetmeye kalktığımızda dinsel/mistik olanı seküler/laik olanın içinde eritecek miyiz? İkisi ayrı ayrı mevcudiyetlerini sürdürsünler demek ne doğrudur, ne de kolay elde edilecek bir sonuçtur. (...)
"Nesi var bu paragrafın, malumun ilamından ibaret duruyor" diyenler mutlaka olacaktır. Öyle midir gerçekten? Doğu'yu İslam'a, Batı'yı sekülarizme indirgeyerek açıklayabilir miyiz? Buradan hareketle başka bir ayrımı daha tartışmak isterim bu yazıda: Batı rasyonelliği, Doğu'nun mistisizmi düşünüldüğü kadar net bir ayrım mıdır?
Dört beş yıldır bu sorular bana başka sorular sorduruyor kendi içimde: Eğer böyleyse neden ben İbn Sina okurken hikmetle aydınlanmış rasyonel bir zeka görüyorum? Eğer böyleyse Heidegger neden "ontolojik rasyo"suyla kuramadığı bağlantıyı sanatsal/mistik olanla kurmaya çalışıyordu? Eğer böyleyse ben aklın önemini neden İbn Sina'yla kavradım? Tasavvufun Muhammedî Nur felsefesini idrak edişim neden Heidegger'le oldu?
Doğu ve Batı iki koca medeniyet... Doğu'nun Müslüman olmayan kısmını tamamen bir kenara bırakarak söylüyorum, ikisi de ömrümüzün belki idrak etmeye yetmeyeceği kadar çokluk ve nitelikte temeller üzerine kurulu. Her ikisinin kendi içinde karmaşık ilişkileri, birbirleriyle karmaşık ilişkileri var. Hal böyleyken yukarıdaki analizi yaparak bu iki medeniyeti ve dahi onların arasında kalmış kendimizi koca evrendeki küçücük bir noktada sıkıştırıp bırakıyoruz, gibi geliyor. Yanlış anlaşılmasın, Doğu ve Batı felsefeleri söz konusu olduğunda farklılıkların ortaya konulması gerektiğinden yanayımdır hep, zira Doğu'nun derinliğini Batı kuşatamaz. Bu yüzden bu iki medeniyetin unsurları arasındaki doğru bir karşılaştırma benzerlikler üzerinden değil, farklılıklar üzerinden yapılmalıdır. Lakin bu farklılıklar bu kadar basit midir gerçekten? İslam ve Sekülarizm; rasyonel ve mistik diyerek mevcut farklılıkları yeterince derinden kavrayabiliyor muyuz? Ya da kendimle çelişir görünmek pahasına daha önemli bir soru sorayım: yoksa bu farklılıkları derinlemesine idrak edemeyişimiz iki medeniyet arasındaki en önemli ortak noktayı görmezden gelmemizden mi kaynaklanıyor?
***
Heidegger çalışırken bir mevzu beni Paul Tillich'e götürmüştü. Systematic Theology adlı dev eserinin konumla alakalı bazı kısımlarını okumuş, bazı makalelerine göz gezdirmiştim. Aklıma takılan hep aynı kelimeydi: masumiyet. Paul Tillich diyordu ki insanın bu dünyadaki amacı başlangıçtaki (Adem ilk günahı işlemeden önceki) masumiyet haline geri dönmektir. Bunu söylerken masumiyetin bozulmasının gerekliliğine vurgu yapıyordu ama ilk günah yine ilk günah olarak kalıyor ve insan bütün olanları geri sararak başlangıçtaki haline geri çağrılıyordu. Paul Tillich bu çağrıyı dinî bir söylem içinde yapmaktan çekinmezdi. Lakin Batı'da ta 19. yüzyıldan beri dinî olsun, olmasın buna benzer çağrılar yapılıyordu. İşin ilginç yanı ben, kendisi her iki sıfatı da kabul etmediği halde "ateist varoluşçu" diye adlandırılan Heidegger'de aynı çağrıyı okuyordum.
Mevzu ilgimi çekti, zira öteden beri derler ki: "Aydınlanma sonrası Batı insanı kutsallaştırmış, Tanrılaştırmıştır. Bu evrilmenin sebebi Hıristiyanlık metafiziğindeki ilk günah, suçluluk gibi kavramlardır. Bu zihnin ürettiği insan algısına bir karşı koyuştur bu, hümanizmayı doğurmuştur. Hümanizm de önce insanı, sonra doğayı ve dünyayı, yani insanın halihazırda varolduğu mekanı yüceltmiş, kutsallaştırmıştır." Peki Batı'yı Doğu'dan ayıran sekülarizme göre insan tam da olduğu haliyle kutsalsa neden doğaya (romantizm), otantikliğe, masumiyete çağrılıyordu?
Tezin ikinci bölümünde İslamî literatürü taramam gerekti. Tasavvuf karmaşıktı. Anlatılmak istenen sembollerle, metaforlarla anlatılıyordu. Felsefeciler dinî bağlamı geri plana itiyor gibi görünüyor, Gazali gibi orta yolcular ise ahlakî dinamikleri ön plana çıkarıyordu. Neydi bizim insan felsefemizin temeli, "hilafet" neyin üzerine oturuyordu?
"Duyunca makdem-i teşrîfin Âdem sulb-i pâkinden
Değişti habbeye bağ-ı cinânı Ya Resulallah",
diyordu şair, Muhammedî Nur'a atıf yapıyor, yaratılış sebebini böyle açıklıyordu. Oysa akaid ve kelam vurguluyordu ki: O (S.A.V) bir insan ve bir peygamberdir. Tartışıyordu mesela kelamcılar, 40 yaşına kadarki hayatı sebebiyle mi peygamberlik verilmişti, yoksa peygamberlik vehbî miydi? Fıkıh sünnet-i seniyyeyi gözetiyordu hüküm vermek için. Felsefecilere göre O, başta avam olmak üzere insanlara rehber olarak gönderilmişti. Ama her birinin bir ortak noktası vardı: tekamül... Adem'in yasak olana uzanma sebebi olan tekamül... Yasak meyveden önceki masumiyetin bir önemi yoktu, zira orada "insan olmak"lık yoktu. Önemli olan, meyvenin yenmesi ve dünyaya indirilişten sonra yapılan tövbe ile başlayan hayattı, dünya hayatı. İnsanın içindeki potansiyeli tam olarak açığa çıkarabileceği, böylece en güzel örnek olan Hz. Peygamber'e benzemek üzere kendisini işleyip tekamüle varacağı hayatın mekanı dünya idi. Bu tekamül esfel-i safilin ile ahsan-i takvim arası bir varlık olmamız hasebiyle mümkündü. Bu ikisi arasındaki mesafe sebebiyle dünyanın adı "imtihan dünyası" idi. Tekamüle mekan olarak "yaratılmış" olması hasebiyle kutsal; imtihan bittikten sonra geri dönüş olmadığı için "fani"ydi dünya. Fenâ da tekamül için gerekliydi zira kemalat için bir "son" lazımdı.
Tekamül kavramının önemini böylece idrak ettiğimde de şu sözler geldi aklıma: "Doğu insanı hem metafizik, hem dünyevî anlamda küçümser, bütün metafizik Tanrı üzerine kuruludur, insana Tanrı'nın ona verdiği değer ölçüsünde yahut onun bu değeri hakedebilmesi için dinî ve ahlakî görevler yüklemek dışında bir konum biçilmez ve bu bakış açısının bir sonucu olarak Dünya dediğimiz mekan, metafizik bağlamdan dışlanarak, geçici ve aşağı bir yurt olarak vardır, imtihan mekanıdır, bunun dışında kıymet-i harbiyesi yoktur." Yaratılış gayesi olan tekamülün öznesi insan ve bu tekamülün gerçekleşebileceği tek mekan olarak dünya mı değersiz yani?
Yeterince soru sorduğumu düşünüyorum, artık biraz da cevap vermeye çalışayım, elbette kendimce:
Batı'nın modernizmle birlikte kaybettiği şey din değildir, içinde bulunduğu halin adı mutlak bir sekülarizm hiç değildir, din dün de bugün de hep orada, arka plandadır. Tanrı yerine insanı kutsallaştırdığı fikri de hiç inandırıcı değildir. Zira Batı insanı ta en başından kaybetmiştir. Ortaçağ Hıristiyanlık'ının problemli şekilde kurduğu insan-metafizik ilişkisi modernizmle birlikte içinden çıkılmaz bir hal almış, insanın sadece metafizik bağlamı değil, dünyayla ilişkisi de manadan yoksun hale gelmiştir. Bu sebeple Heidegger'de insan "otantik" olarak var olabilmek için, "kutsal" olduğu için talan edilen bir dünyada "seküler (!) düşmüşlük" ve " seküler (!) suçluluk"unu idrak edip bir proje olarak seküler bir şekilde kendini gerçekleştirmeye çalışır/ çalışması gerekir. Tillich ise bu "bitmemiş proje"ye Ortaçağ'ı hatırlatarak onu başlamadan önceki haline çağırır. Onlar bu çağrıları yaparken Modernizm pozitivist güçleriyle ondan başka yurdu olmadığını iddia ettiği dünyaya saldırıp onu kendine göre biçimlendirmeye başlamıştır çoktan. "Kutsal" dünya, "kutsal" insan eliyle bambaşka bir hale bürünmeye başlar. Gerçekte modern insan dünyayı "zihninin kategorileriyle"*, seküler biçimde anlamaya ve buna göre onu biçimlendirmeye mi çabalıyor yoksa "kendi günah"ı sebebiyle "düştüğü" bu mekandan nefret ettiği için intikam mı alıyor? Yeterince yakıp yıkarsa sanki hiç varolmamışçasına başlangıçtaki masumiyete geri dönebileceğini mi sanıyor?
Öte yandan Doğu'nun merkezinde insan vardır. Metafizik insan üzerine kuruludur, dünya insan üzerine kuruludur, ilim insanla vardır, eylemek insana aittir. Batı'nın temellerinden farklı olarak Doğu'da insanın metafizik amacı ve dünyayla ilişkisi olumsuzlanmaz yahut tepkisel şekilde reddedilmez. Günahkar ve suçlu değildir insan. Hayat saçma değildir, anlamsız değildir, bu dünyadan ibaret değildir ama insan şimdilik bu dünyaya aittir. Amaç, bu dünyada emir ve yasaklara uyup öbür tarafı beklemek değildir; amaç, bu dünyayı değiştirmek, biçimlendirmek, kendi nefsine uygun hale getirmek değildir. Tam tersine emir ve yasaklar tekamül amacı içindir. Amaç, bu dünyada varolurken, onun nimetleriyle uyum içinde kendini biçimlendirmektir. Dünya bir mahluktur zira, insana ayna olan, olması gereken. Bu yüzden kadim ilim sana " Bu dünya koca evrende tek bir noktadan ibarettir, akledemeyeceğin büyüklükteki evrenin içinde öylece duran, fiziksel sonunu bekleyen bir gezegende yaşamaktasın" demez; tam tersine sana metafizikle bağlantılı olduğunu hatırlatır, feleklerden, akıllardan, dünyanın fiziksel başlangıcının ve sonunun manasından bahseder. Merkezde sen varsın, der. Sadece zihninin kategorileriyle değil, aklınla, kalbinle, bedeninle sen varsın. Görebildiğin kadarsın. Var olabildiğin kadarsın. Var olmazsan sırlar sana açılmaz, kimse sana göremediğin bir dünyanın fotoğrafını çekip vermez. Sensin zübde-i alem, zübde olmanın künhuna vakıf olmadıkça alemi anlayamazsın. Bu dünyaya geliş amacın olan tekamül yolunda gayretin yoksa, hayretin başkaları tarafından elinden alındıysa, havfın, recan, hamdin, duan, tezkiyen yoksa kendini anlayamazsın, insan olmayı anlayamazsın, Varlık'ı anlayamazsın...
Böylece Doğu dünyanın bir suçu olmadığının da farkındadır. Tam tersine dünya onun için, onun tekamül yolculuğu için Allah tarafından yaratılmış bir mekandır. Zira Rahman ve Rahim olan, insan için onu yarattıklarıyla donatmıştır. Tekamül için dünyanın ayartıcı ve fâni olması gerekir. İnsan, evet kendi kategorileriyle düşünür, görür ve eyler ama hakikat bu kategorilerden ibaret değildir. Hakikat tekamül ile ortaya çıkabilir. Ru'yet o noktada mümkündür, işte o noktada artık "eylemek" manasını kaybeder. Burası başlangıçtaki masumiyetin çok uzağında bir yerdir.
Doğu ile Batı arasındaki fark İslam ya da sekülarizm değil, insandır. Kapitalizm ancak insana değer verilmeyen bir zihniyetin ürünü olabilir. Sömürgecilik ancak insanın ve dünyanın içten içe aşağılandığı zihinler tarafından uygulamaya konulabilir. Çevre kirliliği, mahremiyetin çöküşü, teknolojik hapishane ancak böyle bir ortamda ortaya çıkabilir. Pozitivizm, materyalizm, Freudyanizm ancak metafizikle bağlantısı problemli olan bir iklimde büyüyüp serpilebilir. Romantizm, varoluşçuluk, benzer bütün 20. yüzyıl akımları ancak bunları üretebilmiş bir zihniyete tepkidir. Hatta tıpkı bilim adamının insanlığını yok sayan bilimsellik gibi sanatçının öznel duruşunu hiçe sayan perspektif anlayışı* da ancak burada zuhur edebilir. Batı Medeniyeti'nin tarihi insanın kendi kendisine değer vermeye çalışmasının ama giderek bundan uzaklaşmasının tarihi gibidir. Bu yüzden bu kadar dalgalıdır, bu yüzden bu kadar çok soruları vardır, bu yüzden tehlikeli sularda yüzecek kadar cesur, girişken ve had bilmezdir. Doğu'da insana değer verilmediğini iddia edecek kadar had bilmez! (Bu arada oryantalizm de bu zihniyetin ürünüdür)
***
Son olarak mezc hakkında bir kaç şey söylemek istiyorum. Mezc vukûfa tabiidir, aitliğe değil. Aristo'dan sonra Muallim-i Sani olabilmek için Antik Yunan'da doğmak gerekmemiştir. Buhara'da doğan bir adam İbn Sina olabilmek için Mezopotamya, Yunan ve Hellen kültürüne ait olmak zorunda kalmamıştır. Aydınlanma'nın temellerini atan filozoflar İbn Rüşd'le aynı ırktan gelmemiştir. Yeni bir dünya görüşü olacak kadar derinlikli bir mezc için Doğu'ya ve Batı'ya vukuf; kendi medeniyetini yaşayıp başkasınınkini anlamak yeterli gelmiştir. Çünkü rasyo Batı'ya münhasır olmadığı gibi, mistisizm de Doğu'nun malı değildir. Çünkü iki medeniyetin temelinde böyle bir ayrımı kabul etmeyecek ortak bir payda vardır. Çünkü bütün bu ayrımları birleştiren bir temel vardır: İnsan...
Batı'da insana dair derin soru/nlar vardır, cevaplarını hala aramaktadır. Doğu'nun bu sorulara cevapları vardır. Batı sorularına vakıftır. Doğu ne soruların ne de kendi cevaplarının derinliğinin farkındadır. Batı yaşamakta, varolmaktadır. Batı'nın soruları cevapları, cevaplar tepkileri doğurur, Batı böylece tekrar tekrar doğar her seferinde başka bir gerçekliğe, bazen hakikatten biraz daha, biraz daha uzağa; bazen yavaş adımlarla hakikate... Oysa Doğu, hala düşünmekte ve söylemektedir. Henüz varolmanın idrakinde değildir. Hikmetini yitirmiştir, şimdiki düşüncesi hikmeti doğuramaz. Kayıp hikmetiyle eyleyemez, var olamaz, kendi olamaz, Batı'ya ışık tutamaz. Evet, Doğu kendi varoluşunu yaşamaya başlamadıkça mezc mümkün değildir. Lakin mezcin kendisinin ta en başta, temelde olduğunu görmek gerekir. Çünkü insan Doğu'da da insandır, Batı'da da... Soruları Doğu'da da aynıdır, Batı'da da... İnsan olma derdi Doğu'da da aynıdır, Batı'da da... Çünkü Doğu da Allah'ındır, Batı da...
* Aristo mantığına göre nesneleri anlamak için tasnif aracı olarak kullandığımız kategoriler nesnelere aittir. Kant'a göre ise bunlar insan zihninin kategorileridir. Kant'ın bu değişikliği önemli bir devrimdir. Zira kategoriler insan zihnine ait olduğunda nesnelerin tabiatını değiştirme, onları kendine göre biçimlendirme anlayışı ortaya çıkar. Bu anlamda Kant insanın dünyaya yönelik bütün tehditlerinin atası sayılabilir.
* Bu mesele (Perspektif), ileride yazacağımı söylediğim yazıyla ilgilidir.