20 Nisan 2015 Pazartesi

"Dokuz Yüz Katlı İnsan" Üstüne: Bir Kitap Tanıtımı Denemesi...

Kadim dünyada ilim; fizikî dünyanın, fizik ötesinin ve bu ikisi arasında bulunuşun tek idrak edicisi olan insanın hakikatine erişmeye dair bir çaba idi. Her şeyi, en başta bütün ilim dallarını ayrı ayrı "efradını cami' ağyarını mani" olarak tanımlama konusunda takıntılılık derecesinde titiz olan modern dünyada ise ilmin bütüncül bir tanımını yapmaya kalksak "bilimsel" ve/veya "ideolojik" engellere takılıp kalırız. Birileri postmodern dünyada bazı şeylerin aşıldığını iddia etse de bence halen ilme dair  "bilimsel" tarifler "gülünç" olacak derecede güdük; diğerleri ise belli dünya görüşlerine ait birer iman nesnesi olarak görülmeye mahkum...


Bu manzaraya bir de modern dünyanın, girmediği bunalım kalmamış, hayatını anlamsızlıkla döşemiş insanına kendince doğru yolu göstermeye çalışan bir takım "kişisel gelişim" şaklabanlıkları da eklenince bugün felsefecilerin psikolojiye yani ilm-i nefse bakış açısı bir burun kıvırmadan ibaret kaldı. Kadim dünyada filozofların en önemli uğraş alanlarından biri olan ilm-i nefs, bugün pek çok felsefî akım açısından psikoloji bilimine bırakılması gereken bir "fizikî bilim" alanı.


Öte yandan Türkiye özelinde konuşacak olursam Müslüman ilahiyatçılar açısından "insan"; dini ve ilmi açıdan tanımlanmış, tüm yönleriyle çözülüp rafa kaldırılmış bir mesele olduğundan bu alanda ilm-i nefse ancak dinin "dış güçlere/karşıt fikirlere" karşı savunulması noktasında ihtiyaç duyuluyor. Din psikolojisi  adını verdikleri bir adet bilimsel alanda insanın dini tecrübelerinin adı konulup tanımları yapılıyor. Herhangi bir dinî tecrübeyle ilgili (bunu din psikolojisindeki teknik anlamda kullanmıyorum, genel olarak kullanıyorum) tasnif yapıp da madde sayısını 5'e çıkardığınızda "insanı veya tecrübeyi her yönüyle kuşatan" bir anlam elde etmiş oluyorsunuz. Hadi bilimsel buluşunuz hayırlı ola...


Geniş anlamda felsefî olarak ilgilendiğim şeyin "insan" olduğunu anladığım günden beri içine düştüğü trajikomik halden dolayı ben de psikolojiye uzak durdum. Bu ilme dair özellikle güncel kitaplara öyle kapatmışım ki kendimi,  Psikiyatr Dr. Mustafa Merter'in ne kendisinden, ne de Dokuz Yüz Katlı İnsan isimli kitabından haberim vardı. Birkaç hafta önce sanal dünyadaki bir sohbet esnasında görüşlerine değer verdiğim birinin tavsiyesi üzerine edindim kitabı... Birkaç felsefe kitabıyla birlikte almış olmama rağmen elim ilk ona gitti. Bu durum beni bile şaşırttı, zira itiraf edeyim adı psikoloji ya, bildiğin önyargılıydım. Lakin kitabı bitirdiğimde belki psikolojiye dair de bir umut vardır, belki, üzerinde durulursa yani, felsefe ve dinden beslenebilirse biraz, edebiyatın derinliklerini keşfedebilirse, bu ilim de insan hakikatine yaklaşabilme adına yol katedebilir, diye düşünmeden edemedim. 


***
Mustafa Merter gençliğini İsviçre'de geçirmiş, zannederim hayatının ilk dönemlerinde yoğun meditasyon uğraşları olmuş, sonradan tasavvufî yola girmiş bir doktor. Hakkında kitaptan öğrendiklerim bu kadar. Bu yazıyı yazarken internette ufak bir araştırma yaptım, halen Bodrum'da yaşadığını, (Bodrum kitapta da sık sık bahsi geçen bir yer, evet) ilahiyatçıların da seminer düzenleyip davet edecek kadar kendisiyle ilişkili olduğunu farkettim. Demek ki bir ben habersizmişim bu ilginç doktordan ve felsefî değeri haiz bakış açısından...


Benötesi, transpersonel psikolojinin Türkiye temsilcisi olduğunu okudum yazarın. Açıkçası transpersonel psikoloji hakkında da bu kitapta okuduklarımdan fazla bir şey bilmiyorum. Benim psikoloji geçmişim oldukça kısa: henüz hakikati nerede aramam gerektiğini bilmediğim lise dönemlerimde Freud ve Jung okumuşluğum vardır. Freud'un dil sürçmeleri ve rüya tabirleri gibi bir takım "teknik" meselelerdeki yorumlarına şaşırmış; Jung'u ise daha makul bulmuştum.  Lise son sınıftayken Irvın Yalom'la tanışmış, romanlarının ardından okuduğum Varoluşçu Psikoterapi adlı kitabını, -daha sonra oldukça kısır ve tek yönlü bir bakış açısına sahip olduğunu düşünsem de,- o dönemde çok beğenmiştim. Zira insanın ontolojik bir varlık olduğu gerçeğini göz önünde bulunduruyordu bu psikoloji çeşidi, Kierkegaard'a, Heidegger'e selam çakıyordu. Zannederim sonraları çalışma alanım olarak seçeceğim Varoluşçuluğun ilgimi çekmeye başlaması bu kitap sayesindedir.


Merter'in kitabına gelince öncelikle uzun yıllar sonra bana bir psikoloji kitabından Yalom'dan aldığım keyfi yaşatmış bir kitap. Üstelik Yalom'a kendimce yönelttiğim eleştirileri onun satırlarında da okudum. Dahası Yalom'un ateist varoluşçuluk üzerine kurduğu için zaman zaman sığ ve önyargılı kalan bakış açısının yanında, Merter'in anlayışı son derece spesifik dinî bir bağlama oturmasına rağmen geniş bir perspektife sahip. Son olarak Yalom'un insan ve onun durumu ile ilgili vereceği tek umut " Ölüm varken ben yokum, ben varken ölüm yok"tan ibaretken, Merter kadim dünyaya sırtını dayamış bir psikiyatr olarak modern insana "hilafetini" hatırlatıyor.


Kitapta da sık sık ifade edildiği gibi modern psikolojinin insanın salt nefsî (nefs burada farklı anlamda elbette, bayağı, aşağı anlamında)  ve karanlık duygularına vurgu yaparak terapinin temeline bu nefsî duyguları kabullenme ve onları tatmin etme amacının yerleştirilmesi olgusu, Batı'nın bu Hıristiyanlık kökleri ve onlara tepkisiyle yakından ilişkili. (Burada dinî bir sav ortaya koyduğum düşünülmesin, bu felsefî bir tespittir) Buna karşın tasavvuf kaynaklı bir bakış açısı olması hasebiyle Merter'in anlayışı elbette İslamî ontoloji üzerine kurulu, tekamüle odaklı: "Eğer insan varoluş ekolojisini koruyup sağlıklı bir gelişme yolu izlerse, sonsuzlukla temas edebilir ve bildiğimiz yeteneklerinin ötesinde aklî, duygusal, sezgisel ve latîf yeteneklere sahip olabilir". Kitabın özeti niteliğindeki bir ifadeyle, insan nefsinin gündelik bilinç halimizde farketmediğimiz karanlık alt katlarının yanında, yukarı doğru çıktıkça gerçek anlamda "İnsan" olmamızı sağlayacak üst katları da vardır. Bu muhteşem dünyaya ancak sonsuzlukla/metafizikle/ilahi olanla ilişki kurularak varılabilir.


Merter'e göre modern insanın temel sorunu da bir türlü üst katlara çıkamama, "metafiziği yaşayamama" gerilimidir. İşte tam olarak bu tespit benim kitaba kanımın ısınma sebebini oluşturuyor. Zira;


Kişisel gelişim zırvalıkları insanın çeşitli "boşluk"larından bahsededursun, bizim asıl boşluğumuz metafizik boşluktur. Sade bir dinî imana sahip olma, dini yaşama meselesi değildir bu, Merter'in ifadesiyle "dokuz yüz katlı insan"ın kendi nefsinin alt katlarında can çekişe çekişe yaşaması; potansiyel olarak içinde var olan üst katlardan bihaber yaşayıp ölmesidir. Bu "can" (tasavvufî arka planı olduğu için tırnak içinde) çekişme sadece psikiyatrlara taşınmamıza sebep olan ruhsal bunalımların değil; temel olarak hayatı yaşayamama sebebimizdir. Eşyanın hakikatini görememe sebebimizdir. Gündelik hayatın içinde kaybolup giderken içimizi sıkanın ne olduğunu bilmeme sebebimizdir.


"İçimizdeki ontolojik yükselme potansiyelini içgüdüsel olarak daima hissettiğimiz için, "aynı katta" kalmak bir süre sonra bizi sıkar, içimizi daraltır", diyor Merter. Buna rağmen bizler "aynı katta" kalmak için ısrar ve inat ederiz. Ya depresif bir ruh haliyle, yaşadığımız hayatın bizi nasıl da kıskıvrak yakalayıp hapsettiğini düşünür, bundan şikayet ederiz; giderek daha da depresifleşip en basit haliyle özgürlüğümüze kavuşacağımız "emeklilik" günlerinin hayalini kurar, o günler gelince de başka şeylerden şikayet ederiz. Bazılarımız hayat boyu ergenlikten çıkamayan bir ruh hali içinde giderek daha derin bir çukura doğru ineriz. Yahut da güya umut dolu bir bakış açısıyla kafayı sağlıklı beslenme, spor, kişisel gelişim vb. şeylerle bozar; her geçen gün biraz daha takıntılı bir sıhhat(!) abidesine dönüşürüz. Bazılarımız kariyere odaklanır, bazılarımız 'evlensem herşey düzelir'e kafayı takar, anneliği Hz. Havva'dan beri kimsenin aklına gelmemiş bir kaos olarak betimler ve öyle yaşar, işin içinden çıkamayınca da dönemlik depresyonlara sürükleniriz. Sonra bir gün yeniden "aydınlanır"; "bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak", deyu küllerimizden yeniden doğmuş numarasıyla kendimizi kandırırız. Ölüm ve hastalık gibi hallerde düşüncelerimizden kaçmak için sığınacak delik ararız. Ölümün düşüncesinden kaçmak için bile çeşit çeşit ritüellerimiz var.


İnsanın tabiatında bu gaflet var, eyvallah. Tarihin her döneminde bizi varoluşsal durumumuzu idrak etmekten uzaklaştıran, metafizikle bağlantımızı kesen hayat tarzları söz konusu olmuştur. Bugün farklı olan belki bunun kitlesel bir manyaklık halini almış olması... Ya da bu gaflet manyaklığının tektipleşmesi... Pek çok insan tek bir tarzda kopuyor ontolojik hakikatinden; bu sürü psikolojisi de gafletten çıkmayı zorlaştırıyor. Herkes birbirinin sırtını sıvazlıyor, birbirini teselli ediyor; ne yapalım hayat şartları böyle...


Oysa bizi insan yapan şey metafizik bağlantılarımızdır. Bizi insan olarak birbirimize bağlayan da, insan olarak her birimizi özel kılan şey de budur. Nefsin üst katlarına çıkmak demek, sadece manevi olarak yükselmek anlamına gelmez. Metafizik bağlantı, aklî, duygusal, sezgisel, latif duygularımızla birlikte hayatı yaşama biçimimizi de değiştirir, yaptığımız işin mahiyetini değiştirir. Örneğin bir işin ustası olmak anlamına gelir bazen. Zanaat ustalığı, toprakta ustalık, mutfakta ustalık hatta ticarette ustalık... İçten gelen bir huzurla işine odaklanıp "Güzel olan"ın seveceği kadar "güzel"* şekilde o işi yapabilmek anlamına gelir. Sanatsal yaratıcılığı ortaya koymak anlamına gelir.( Sanatın aslî gücü buradan gelir lakin bugün bazı sanatsal ürünlerde tam tersine bu gücü hissedememenin acısı yahut gülünçlüğü görülüyor) İçgüdüsel olarak gelen anneliği damarlarında hissederek sükun içinde yaşamak ve uygulamak anlamına gelir. Özellikle sanat ve ilimde başkalarının anlayamayacağı bir "delilik" anlamına gelir.


Ontolojik olarak ait olduğumuz yeri hissederek yaşamadan kişisel bunalımlarımızdan/evrensel manyaklığımızdan kurtulmamız bana da mümkün görünmüyor. Lakin, evet, biz de haklıyız, artık bu konuda bize yardım elini uzatacak birilerini bulmak çok zor. Ama madem biz "herşeyi bildiğini sanan" narsist modern dümbelekleriz, en azından alt katlarda can çekişme hususunda inat etmekten vazgeçebiliriz. Dağların yüklenmediği sorumluluğu yüklenecek kadar ahmak olsak bile sonuçta ahsen-i takvim üzere yaratılmış varlıklarız. Bundan sonrası da artık bize kalmış...


***
* "Allah güzeldir, güzel olanı sever" hadis-i şerifine atıf vardır.