Not: Bu yazıyı iki üç haftalık kadın blogları takibimin ardından bir hafta önce yazdım. Sonra kadın bloklarından birine gönderdim yayınlanması için. Kendilerine yayınlamayacaksanız bana bildirin, dedim, geri dönmediler. Valla blog onların bloguysa yazı da benim, keyif de benim. Aha da işte buyrun:
Son yıllarda üzerinde uzun uzun
düşündüğüm bir konu var: hayatım boyunca kadın olduğum için çektiğim
sıkıntıların hiçbirisine bir kadın olarak tepki vermemiş olmam. Lise yıllarında
başlayan gerginlikler üniversitede devam etti; iş hayatında ayyuka çıktı,
evlenince bambaşka bir boyuta geçti. Ama ablaları sırf kadın oldukları için
eğitim hayatlarına devam edememiş, eğitimi için babasıyla, evden kaçmayla
sonuçlanacak kadar mücadele etmiş biri olarak babama bile “Sırf kız olduğum
için bu yasakları koyuyorsun” dediğimi hatırlamıyorum. Bunun nedeni o zamanlar,
belki erkeğe egemenlik ve üstünlüğü kendi elleriyle teslim etmiş taşra
aristokrasisi kadınlarının önde gelenlerinden biri olan anneannem yahut onun
kızı olan annem sebebiyle durumu fazlasıyla kabullenmiş olmam ve bu konuda
tartışmayı bırakarak yoluma devam etmeye çalışmamdı, belki de etrafımda
fazlasıyla mücadeleyi (!) kaybetmeye mahkum olduğunu düşündüğüm kadın
olmasıydı, bilmiyorum. Sonuçta girdiğim bir iş mülakatının sonuçları geç
açıklanınca – kazanan tek kişi olmama rağmen- işkillenip sebebini sorduğumda,
açık açık “ Kadın olduğunuz için, acaba erkek adaylar üzerinde biraz daha
dursak mı, diye düşündük” yanıtını
aldığımda bile isyan etmemiş, “ Sınav ve mülakatımın neticesini öğrenmek
istiyorum, adaylar arasında en başarılı kişi ben değilsem işe başlamayacağım”
diyerek kendimce liyakatin önemine vurgu yapmıştım.
Bir şekilde içinde yaşadığım sosyo-kültürel ortamda az çok hayatımı yönlendirebildiğim, istediğim gibi eğitimime devam edebildiğim, istediğim işe girebildiğim ve istediğim kişiyle evlenebildiğim için çok da üzerinde durduğum bir mevzu değildi kadın olmak. Öte yandan kadınlar üzerinden yapılan büyük çaplı tartışmalarda da- başörtüsü gibi, erkeklerin ideolojik olarak hangi tarafta olursa olsun, kendilerince “ideal kadın”ı tanımlama tartışmaları gibi- erkeklerin artık susması gerektiğini düşündüğüm zamanlar olmasına rağmen kendimi hiçbir zaman bir kadın hakları savunucusu olarak tanımlama ihtiyacı hissetmedim.
Ancak evlendikten sonra edindiğim roller, üstlendiğim sorumluluklar ve en önemlisi de annelik, kadın olmayı sorgulamaya başlamama vesile oldu. Bir şekilde beni olduğum gibi kabullenmek zorunda kalmış kendi ailem bile gelin olurken beni “hale yola sokmaya” çalıştı. Zira erkek tarafının bir “gelin” den beklediklerini karşılayabilecek bir kadın değildim, “ol”mam gerekiyordu. Çok şükür, evleneceğim adamın bu konudaki duruşu bu soruna da bir kadın olarak değil, bir insan olarak göğüs germemi sağlayabildi. Yine de zaman geçip de roller ister istemez paylaşılınca; o benim çalıştığım şehre gelmeyip ben istifa etmek zorunda kaldığımda; ben annelik sorumluluğuyla uğraşırken eğitimimi yarıda kesmek, sosyal hayattan el etek çekmek zorunda kalırken o, bana bütün yardımlarına rağmen entelektüel ve sosyal faaliyetlerini devam ettirebildiğinde; annelikle birlikte “gelin” rolü iyice belirginleşip bir yandan benden beklenenler artarken öbür yandan anneliğim tartışılmaya başlandığında elbette “başlarım size de, erkekliğinize de” diyecektim, dedim.
Böylece kendimi ilk defa kadın olmanın mücadelesini veriyormuş gibi hissettim. Şimdiye kadar karşılaştığım her problemi bir insan olarak aşmaya çalışmıştım. Evet, babam eğitim hayatımın önünde bir engeldi ama babamın oğlu olmak kızı olmaktan daha zordu. Evet, üniversite yıllarında herhangi bir hakkın mücadelesini verirken pek kaale alınmamıştık ama erkekleri de kaale almıyorlardı ki! Evet, erkek egemen bir ortamda çeşitli baskılarla iş yapmaya çalışıyordum ama benim konumumdaki erkekler de aynı zihniyetin farklı baskılarıyla uğraşıyorlardı. Ama söz konusu evliliğe, anne-babalığa gelince, benim yaptıklarım yapılması gerekenler, onun yaptıkları ise fedakarlık olmuştu işte. Ben şikayet ettiğim her durumda “şımarık”, o şikayet ettiği her durumda “ bir açıdan haklı” oluyordu. Burada bir durayım: Benim iddiam annelik ve babalık rollerinin eşit olduğu şeklinde değil. Kadın, erkek, anne, baba farklı kavramlar benim zihnimde. Bir babadan evladını yetiştirmek üzere sorumluluk almasını beklemek, o babadan anne olmasını beklemek demek değildir. Bunu kastetmiyorum. Benim kastettiğim gelin, damat, anne, baba bir şekilde cinsiyetlerimize dayanan roller üstlendiğimizde insan olarak hayatımızın bir öneminin kalmaması… Oysa kadın, erkek, anne,baba hepsinin tek bir ortak noktası var: insan olmak! İnsan olduklarını gözden kaçırarak toplumsal, kültürel kodlarımızdan, alışkanlıklarımızdan, normalleştirdiklerimizden, hakim paradigmanın bizde oluşturduğu fikrî eğilimlerden hareketle kadını ve erkeği yargılamak ya da daha ziyade erkeklerin ve kadınların birleşerek kadınları yargılaması bizi felsefî/ isteyenler için dinî bir boşluğa düşürüyor.
Felsefî olarak insanı konumlandırmak dünya görüşlerimize göre farklılık gösterebilir. Ama birbirinden çok farklı dünya görüşlerinin temelinde de aynı problemin var olduğunu düşünüyorum: İnsanı konumlandırmada problem yaşadığımız için kadını konumlandırmada zorluk çekmek ve onun farkını ortaya koyabilmek için yapılan tüm tanımlamalarla aslında onu insan olmaktan uzaklaştırmak! Ben burada kısa ve öz olsun diye kendi dünya görüşümden hareket ederek derdimi anlatmak istiyorum. Dilerseniz buna varoluşçu bir bakış diyin, dilerseniz dinî bir yorum olarak bakın;
İnsan, Heidegger’in ifadesiyle kendini dünyada bulan ancak sadece bu dünyaya ait olmayan, bir yanıyla hep Varlık’a, sonsuzluğa, dünyanın ötesine bağlı ontolojik bir varlıktır. Yani yüzyıllardır tanımlandığı gibi insan sadece düşünen bir varlık olamaz. Yahut basit bir dini çıkarımla Allah'ın emir ve yasaklarına uymakla görevli varlıklar olduğumuz fikri insanı tanımlamada kısır kalacaktır. Dolayısıyla insan dünyadaki bütün varoluş biçimleriyle, düşünme faaliyetiyle, sanat faaliyetiyle, sosyal ilişkileriyle, medeniyet oluşturma faaliyetiyle, ahlakî yükümlülükleriyle kendini varoluşun içinde konumlandırma ve anlamlandırma gayreti içinde olan ve aslında bunlarla tanımlanması gereken bir varlıktır. Erkek de böyledir, kadın da… Kadın ve erkeğin fıtrat olarak birbirlerinden farklı olduğu fikrine karşı değilim. Ancak ontolojik olarak aramızda bir fark yok. İnsan olarak adını ne koyarsak koyalım, imtihanı kazanma, kendini gerçekleştirme, otantik olma, iyi insan olma; bir şekilde bizi hayvandan ayıracak bir varoluş amacına sahibiz. Bizi biz yapan şey de bu amaca doğru yol alabilmekten geçiyor. İnsan olarak bu yolda gaflete düştüğümüz, kendimize yabancılaştığımız, bu amaçların farkında bile olmadığımız, ömrün sonunda hala durumun idrakine varamadığımız oluyor. Ancak bunun kadın ya da erkek olmakla bir ilgisi yok. Bunun sebebi insanın dünyayla olan ilişkisi nedeniyle sonsuzlukla olan ilişkisini koparması.
Tam da bu ilişkinin kopması sebebiyle yaşadığımız dünyada kültürel olarak genetiğimize işlemiş yahut modern hayatın içinde artık iyice alışkanlık haline getirdiğimiz ve hatta güya sorguladığımız şeyleri varoluşsal/fıtrî bir şeymiş gibi algılayabiliyoruz. Böylece dünyevi/ontik duruma çok fazla vurgu yapıyor, kendimizi bunun üzerinden tanımlamaya çalışıyoruz. Ontik düzlemde kadına, erkekten farkını ortaya koymak için yahut erkekten bir eksiği olmadığını ifade etmek için yüklediğimiz manaların onun insan olduğunu unutmamızla alakalı olduğunu düşünüyorum. Sanki hala aslında insan olduğumuza birilerini ikna etmeye çalışır gibiyiz. Hatta bazen insanlığımızı bırakıp “kadın halimizle” neler yapabildiğimizi ifade etmek daha önemli oluyor. Oysa bu durum kadını oldukça bayağı bir konuma düşürüyor, bir nesne gibi hakkında konuşuyoruz: İş dünyasında kadın, bilim kadını, milletvekili kadın, anne, sporcu kadın, ev hanımı kadın, modern kadın, geleneksel kadın, sanatçı kadın, müzisyen kadın, dindar kadın… Bunların ardına geçip en basit varoluşsal durum olarak ahlaken iyi olandan söz edilen yerde de, iyi ve kötü kavramlarını kendi ideolojilerine göre yorumlayıp mesela geleneksel kadınla dindar kadın arasında bir şeye bir tutam ilim, bayağı bir tutam ev hanımlığı falan katıp kendi hayallerindeki “kadın”ı bize dayatmaya çalışan erkeklerle karşılaşıyoruz. Onlara söyleyeceğim bir çift söz ne demek istediğimi daha iyi açıklayacaktır umarım: ahlak derken kastımız tatlı dillilik, güler yüzlülük değil beyler; adalet, cesaret, sorumluluk, dürüstlük gibi kavramlardan bahsediyoruz. Hani insanın beşerlikten çıkıp insan olabilmesi için gerekli olan değerlerden…
Hasılı kadının insan olduğunu unuttuğumuz için;
Örneğin, erkek egemen bir sporda, (dağa tırmanma, kaya tırmanışı, su altı sporları vs.) bir kadın üstün bir başarı yakaladığında kaç metreyi kaç saatte çıktığından ve hangi ödülleri aldığından bahsediyoruz. Onun bu sporu yaparken ne hissettiği, nasıl tecrübeler yaşadığını bilmiyoruz, tek bildiğimiz, “erkeklerin dünyasında kadınların da bir sesi olabileceğini” göstermek istediği…
Ya da 8 çocuklu bir doktor hanımdan bahsederken 8’in üstüne vurgu yapıyoruz. Vay anasını, hem doktorluk hem 8 çocuk, diyoruz. Ama bu doktor hanımın keşfedebileceği, kendini ifade edebileceği, bilgi ve idrakini artırabileceği pek çok mecra varken ve aslında bu mecralarda kendini zaten ortaya koyuyorken neden anneliğin üzerinde bu kadar durduğunu merak etmiyoruz bile. Nedir annelik tecrübesinde onu bu kadar çok çeken şey, diye sormuyoruz.
Bir başka örnek, siyasette yüksek mevkilere gelmiş kadınları alkışlamamız… Oysa aynı mevkideki pek çok erkeğin kişiliksiz birer sahtekar olduğunu düşünüyoruz. Söz konusu kadın olduğunda onun insanlığı adına en önemli şeyler olan liyakati, adaleti, hakkaniyeti kadın olduğu için es geçmede özgürmüşüz gibi davranıyoruz ya da ondan böyle ahlaksızlıklar beklemiyoruz. Sahi neden?
Ya da tam tersine yüksek bir mevkideki kadının problemli bir davranışında kişisel durumunu, hayat şartlarını yahut ahlakî hasletlerini değil, kadın olmasını sorguluyoruz. Kadından idareci olunca böyle oluyor işte, diyoruz.
“İdeal kadın” formları yaratıyoruz mesela, geleneksel, modern kadın tartışmalarına giriyoruz; bazılarımız bu standartlara ulaşmak için uğraşırken, bazılarımız inadına bunlardan uzak kalmaya çalışıyoruz. Kariyer yaparken hayatın anlamını bulabileceğimiz ihtimali es geçilirken, reçel yaparken kendimizle ilgili önemli bir şeyi keşfedebileceğimiz ihtimaline kendimizi kapatıyoruz. İkisini birden yapan kadınların da bir açıklaması olması gerekiyor, ikisinden de keyif alıyor olmaları insanlara yetmiyor, illa şaşırmak istedikleri için keyif alıyor olmaya şaşırıyorlar.
Ve nedense Allah’ın sadece kadınlarla ilgili emir ve yasaklarını konuşuyoruz. Yahut bu emir ve yasakların toplumdaki izdüşümleri yüzünden kadının toplumdaki durumunu tartışıyoruz. Örneğin, kadını insan olmaktan uzaklaştırmaktan daha fenasını yaparak sosyo-kültürel sınıflar arası ayrımlar yapıyoruz. Henüz kendisinden Hamdiye Hanım diye bahsetmeye tenezzül etmediğimiz – demek ki kendisinde Hanım olduğuna dair bir alamet görülemedi- bir Hamdiye Hanım’ın haklarının savunuculuğunu üstleniyoruz. Bir insanın haklarının savunulmasının, onu böyle konuşarak kırmaktan daha önemli olduğunu zannederek…